kategori Arşivleri: Dünya

Sınırımızda yeni bir oyun…

Sınırımızda yeni bir oyun…

Necdet Buluz

 

Artık şu gerçeği bütün yüzü ile görmeliyiz:

Suriye’de giderek güçlenen terör örgütü PKK’nın kolu PYD ve onun silahlı gücü YPG’ ye Amerika kadar Rusya da destek veriyor. Aynı şekilde PKK da bu topraklarda yer ediniyor.

Amerika, terör örgütü PYD ile işbirliğini bütün hızı ile sürdürürken, Rusya Genelkurmay Başkanı da yaptığı açıklamada “Bizim YPG güçleri ile olan işbirliğimiz var ve bunu sürdüreceğiz” diyerek PYD ile olan ilişkilerini saklamıyor. Geçenlerde de yazdık,bu terör örgütü iki sper güç tarafından adeta paylaşılamıyor.

Tabloya baktığımızda iki süper gücün Suriye’de PYD’den vaz geçmeyeceklerini görmekteyiz. Bütün itirazlarımıza ve baskılarımıza rağmen bu iki ülke terör örgütü ile içli dışlı olmayı sürdürüyor.

İşin ilginç yanı, sınırımız boyunca Türkiye için tehdit oluşturan bu güçlerin halen silahlandırılmasıdır. Bu örgütleri bizimle çatıştırma hesapları yapılıyor.

Yeni ve sinsi planlar devreye sokuluyor.

Amerika’nın her alanda tam destek verdiği terör örgütü PYD/YPG Gaziantep’in Kargamış İlçesi’nde sınırın hemen dibine karakol kurarak yeni bir tehdit oluşturma yoluna gitti. Hiç kuşkusuz bu karakolun oluşmasının arkasında Amerika varlığı unutulmamalıdır.

Köprübatı ve Ziyaret hudut karakollarındaki askerlerimizin de termal kamerlarla izledikleri bölgede 24 saat devriye geziyor. Terör örgütünün kurduğu karakol da sürekli kontrol altında tutuluyor.

Peki, buna izin verilecek mi?

Eğer, sınır güvenliğimiz ve Türkiye için bir tehdit oluşturuluyorsa bu karakol mutlak şekilde imha edilmelidir.

Aslında oynanmakta olan oyun hem büyük, hem de Türkiye için tehdit ve tehlike boyutlarındadır. Amerika’nın YPG’nin yanında DEAŞ’ı da Türkiye için kullanmaya başlayacağının ayak seslerini duymaktayız.

Size vereceğimiz aşağıdaki haber, sinsi planları daha net görebilmeniz açısından önemlidir.

Türkiye’nin sınırlarını teröristlerden temizleme planı doğrultusunda gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekâtı, bölgede güven ve huzur ortamı sağladı. Harekât, İdlib operasyonu ile devam etti ve çatışmasızlık bölgeleri genişletildi.

TSK’nın, YPG’nin kontrolündeki Afrin’e operasyon hazırlığı yaptığı dönemde DEAŞ’lı teröristlerin Cerablus’a sızdırılmaya çalışıldığı öğrenildi. Bölgede sızma girişimi sırasında yakalanan DEAŞ’lılarin YPG’nin kontrollü olarak serbest bıraktığı bölgedeki teröristler olduğu tespit edildi. Bölgedeki askeri kaynaklardan alınan bilgilere göre YPG’nin DEAŞ’dan aldığı bölgelerdeki teröristleri Fırat Kalkanı hattına doğru yönlendirdiği belirlendi.

DEAŞ’lı teröristlerin bu bölgede kanlı saldırılar yapmak üzere hazırlandığı istihbaratlarının da alındığı ve güvenlik önlemlerinin üst seviyeye çıkarıldığı belirtildi. Bilgi veren bir güvenlik bürokratı, YPG’nin DEAŞ’la yaptığı anlaşmanın görüntülerle deşifre olması sonrası, DEAŞ’lı teröristlerin TSK’nın kontrolündeki alanlarda saldırılar düzenlemesi için harekete geçirildiğini belirtti.

Bir güvenlik uzmanının şu görüşlerini de önemsiyoruz:

“Hedef, TSK’nın zayıflatılması ve YPG’nin kontrolündeki Afrin’den uzaklaştırmasıdır. Bu planların gerçekleşmesine, TSK ve güvenlik güçlerinin dikkatlerinin dağılmasına izin verilmeyecektir. YPG ve DEAŞ terör örgütlerinin iş birliği içinde olduğu artık biliniyor. Türkiye’nin sınırlarında bir terör yapılanması kurulmasına asla izin verilmeyeceğinin dış güçlerce de bilinmesinde yarar var. Son gelişmelere baktığımızda Suriye’de çatışmasızlığın sürdürülebilmesi, siyasi çözüme yaklaşılmasının teröristlerin paniklemesine neden olduğunu görmekteyiz. Bu durum da hali ile dış güçlerin işini zorlaştırmaktadır.”

Burada şu noktaya da değinelim:

Son günlerde Türkiye’nin Rusya ve İran ile olan işbirliği Amerika’yı rahatsız ediyor. Ancak, bu işbirliğinde de Rusya ve İran’a da güvenilmemelidir. Çok dikkatli olmak ve adımlarımızı da buna göre atmak durumunda olduğumuzu unutmamalıyız.

necdetbuluz@gmail.com

www.facebook.com/necdet.buluz

“Esad ile devam” kararı…

“Esad ile devam” kararı…

Necdet Buluz

Baştan bu yana Suriye’nin geleceği konusunda yazdığımız ve savunduğumuz şu olmuştur:

“Suriye’de savaşın sona ermesi ve yeni düzenleme ancak Amerika ve Rusya’nın anlaşması ile gerçekleşebilir. İki süper güç, bölgede ve Suriye’de etkindir ve belirleyicidir.”

Yine hep vurgulamaya çalıştığımız Esad’ın kalıcı oluşu olmuştur. Bugün gelinen nokta böyle bir gelişmenin olduğunu da gözler önüne seriyor.

Nitekim Suriye’de savaşın sona ermesi, DEAŞ ile mücadelede ortak işbirliği ve “Esad ile devam” konularında Amerika ile Rusya’nın yeni bir anlaşamaya varması ve metni imzalaması bu ön görümüzün doğruluğunu da ortaya koymuştur.

Turmp ile Putin, görüşmelerinde de Suriye Devlet Başkanı Esad’ın iş başında kalması ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasında da Esad’ın rolünün olabileceği konusunda anlaşmaya vardıkları da vurgulanıyor.

Baştan bu yana gerek Amerika, gerekse Rusya Esad konusunda anlaşma içindeydiler. Esad, bugüne kadar istenilmemiş olsaydı, çoktan işi bitirilebilirdi. Bugüne kadar Esad’ın iş başında olmasında iki süper gücün ortak görüşlerinin etkili olduğu da görülüyor.

Esad’ın iş başında kalmasında DEAŞ konusunda v erdiği mücadeleye de dikkat çekiliyor.

Konu ile gelişmelere göz atalım:

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’de terör örgütü DEAŞ’ı yenme konusunda kararlılıklarını teyit ettikleri bildirildi.

Kremlin’den yapılan açıklamada, iki liderin Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) toplantısı kapsamında Vietnam’ın Da Nang şehrinde kısa bir görüşme gerçekleştirdikleri belirtildi.

Putin ile Trump’ın, görüşme sonrasında ortak bir metne imza attıkları kaydedilen açıklamada, iki liderin söz konusu metinle Suriye’de DEAŞ’ı yenme konusunda kararlılıklarını teyit ettikleri vurgulandı.

İki liderin, Suriye kriziyle ilgili Cenevre görüşmelerine tüm tarafların aktif katılması için çağrıda bulunduklarına işaret edilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“İmzalanan ortak metinle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2254 sayılı kararı doğrultusunda, Suriye’nin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne bağlılık teyit edildi. İki lider, Suriye krizi için askeri bir çözümün mümkün bulunmadığı konusunda hemfikirken DEAŞ’la mücadelede tehlikeli olayların engellenmesi için ortak iletişim kanalları kurulması için de anlaşmaya vardı.”

Tarafların ayrıca BM üyesi ülkelere çağrıda bulunarak gelecek dönemde Suriye’ye yönelik insani yardımların artırılmasını istedikleri belirtildi.

Şimdi ne olacak?

Türkiye, bu anlaşma ve kararlar doğrultusunda Esad ile ilişkilerini yeniden gözden geçirme durumundadır. Dış politikalarda eğer hatalar yapılıyor ve bunun sıkıntıları görülüyorsa, bu politikalarda değişiklikler de gerekebiliyor. Bugün Esad ile yeniden ilişkiler bu çerçeve içersinde değerlendirilmelidir.

Sınırımız boyunca terörist gruplar bizim için bir tehdit oluşturuyor. DEAŞ’ın yanı sıra PYD güçlerinin varlığından uzun yıllardır rahatsızız. Bu konuların çözümünde Suriye ile işbirliği içinde hareket ederek sorunların asgari düzeye indirilmesi de mümkündür.

Artık körü körüne siyaset yapma dönemi kapanmalıdır.

Suriye politikalarımızın baştan bu yana yanlış olduğu görülmüştür. Bu konuda çok büyük sıkıntılarımız oldu, bugün de bu sıkıntılar sürüyor.

Ülkemize gelen ve sayıları 3,5 milyonu bulan Suriyeli sığınmacılar konusunda tartışmalar bitmedi. En azından Suriye ile kurulacak işbirliği ile bunların önemli bölümünün ülkelerine dönüşleri de sağlanabilir.

Bunun yanında Suriye olan ticaret başta olmak üzere diğer konularda da işbirliği içine girilip, dostane ilişkilerin yeniden canlandırması sanıyoruz hem bizim, hem de bölge için olumlu sonuçlar verecektir.

Dikkat edilecek olursa daha düne kadar Irak ile ilişkilerimiz de son derece gergindi. Bugün Irak ile müttefiklik içinde bulunuyoruz. Teröristlere karşı da işbirliği yapıyoruz. Koşullar bunu gerektiriyorsa ortada düşmenlık da olmamalıdır.

necdetbuluz@gmail.com

www.facebook.com/necdet.buluz

 

Barzani, Amerika ve İsrail’in sessizliği…

Barzani, Amerika ve İsrail’in

sessizliği…

Necdet Buluz

Peşmergebaşı Barzani, tüm uyarılara kulak tıkayıp, Kuzey Irak’ta referandumu yaptıktan sonra bir de meydan okumuş ve “Herhangi bir grup Kerkük’ün durumunu güç kullanarak değiştirmeye çalışacaksa her bir Kürt’ün bunun için savaşa hazır olduğunu bilsin” demişti.

Ankara’nın uyarılarına bile neredeyse tehditkar tavır ve açıklamalarla yanıt gelmişti.

Ancak Irak Ordusu ile Haşdi Şabi’nin ortaklaşa operasyonunda bir gün içinde tüm elindeki avucundakileri bırakmak zorunda kalmıştı.

Kerkük’ün el değiştirmesinden sonra Kuzey Irak’daki durumun nasıl şekilleneceği konusunda çeşitli senaryolar üretiliyor. Amerika’nın Barzani’yi sattığı bile iddia ediliyor. Barzani’nin, Amerika ve İsrail’in bugünlerde sessiz kalması ise daha çeşitli yorumlara neden oluyor.

Aslına bakılacak olursa Barzani, bütün gücü ve desteği Amerika ve İsrail’den alıyordu. Ne oldu da birden bire bu destekler çekildi? Yoksa bu bir aldatmaca mı?

Kuzey Irak’ta Bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulması çalışmalarını yapan Amerika olmasına ve bunun da İsrail tarafından desteklenmesi rağmen bugünkü suskunluğun altında başka hesapların olabileceğini görür gibiyiz.

Eğer, Amerika bölgede İran’a karşı İsrail’in güvenliği açısından Kuzey Irak’ta Barzani’nin güçlü kalmasını ve kendi devletini kurmasını istiyorsa ve bunu da bugüne kadar desteklediyse bu projesinden vaz geçeceğini sanmıyoruz. Özetle, daha burada henüz her şey bitmiş sayılmaz.

Sonuç olarak bir durum değerlendirmesi yapılacak, suların durulması beklenecek ve daha sonra hamleler yapılacaktır. Bu konuda Türkiye’nin de çok dikkatli olması, yeni politikalarını da bunları hesap ederek yapması gerekecek. Kuzey Irak’taki durumu bugünkü şekli ile görüp havalanmamak gerekiyor. Bu topraklarda çok daha önemli değişikliklerin olabileceğini görmek gerekiyor.

Kuzey Irak, Barzani, Kerkük ve Amerika ile İsrail’in durumu tartışılıyor. Bu tartışmalara bazı uzmanlar ve bölgeyi iyi tanıyan komutanlar da katılıyor.

Hatta Barzani’nin Peşmergeleri ile Talabani’nin Peşmergelerinin yakında bir çatışma içine girebilecekleri bile söyleniyor. Kerkük’ün Irak Ordusu’na bırakılmasında her iki tarafın birbirini suçlaması da bu çatışmaların ayak sesleri olarak görülebilir. Çünkü Barzani ile Talabani’nin tarafları birbirini adeta “düşman “gibi görüyorlar.

Bütün bu gelişmeleri alt alta koyup değerlendirdiğimizde Kuzey Irak ve Kerkük’te yeni bazı olayların ve oynamaların olabileceğini de gözlerden uzak tutmamız gerekiyor.

Emekli Orgeneral Necati Özgen Paşa, yıllardır bölgede görev yaptı. Barzani’yi de Peşmergeleri de çok iyi tanıyor. Özgen Paşa, konu ile ilgili açıklamalarında Kuzey Irak’ta bundan sonra nelerin olabileceği konusuna ışık tutuyor. Barzani, Amerika ve İsrail’in sessizliğinin de yanlış anlaşılmaması gerektiğinin özellikle altını çiziyor. Kendisini dileyelim mi?

“Barzani’yle Talabani’nin partileri, adamları arasında kökten bir anlaşmazlık var. Aslında gizli düşman bunlar, birbirlerini hiç sevmezler. Ben içlerinde yaşadım ve bunları biz barıştırdık. Yani aralarında öyle bütünlük falan söz konusu değil. Zaten Barzani de bunu böyle bir işle düzeltmek istedi ama olmadı. Kaldı ki peşmergeyi o kadar da gözde büyütmesinler, Barzani’nin kuvvetinin eti ne budu ne olacak? Yani ‘Yok eğer gelirlerse bizde yapacağımızı biliriz’ falan bunlar boş laflar. Güçten korkarlar bunlar. ABD ve İsrail’e güvendi. Arkasında bir güç olmadan bu adam bu cesareti gösteremez. Yoksa Türkiye’ye o kadar geldi gitti durup dururken niye rest çeksin? Bir de kendisi devriliyordu, padişahlık elden gidiyordu ve madem arkamda böyle bir kuvvet var kendimi kurtarırım diye düşündü, tabii şu anda da tehlikede. Bu iki konudan dolayı bu işe başını koydu. Amerika, Barzani’yi niye satsın ki? Durum nedir tam bilemiyoruz. Yani İsrail ve ABD’nin tutum ve davranışları daha ortaya çıkmadı. ABD başkanının ‘Karışmıyoruz ama oradaki olanları tasvip etmiyoruz’ sözleri de başkalarının karışmasından duyulan rahatsızlık anlamında. Çünkü bu ABD’nin projesi ve kesinlikle Ortadoğu’da İsrail’in yanında böyle bir devlet isteniyor. Bu adamlar, ABD’liler bu işten vazgeçmezler. Yani şu anda Barzani tarafından konuşacak olursak, henüz her şey daha bitmiş değil. Evet, Barzani hata yaptı ama ABD ile İsrail desteğini çekmiş olamaz. Türkiye şu an için müdahale durumunda olmamalı. Ama eğer Türkmenlere gerek merkezi Irak’tan olsun gerek Barzani ya da Talabani peşmergeleri tarafından olsun bir zarar verilirse TSK derhal oraya müdahale etmek zorunda. Hava kuvvetleri olur, kara kuvvetleri olur, çünkü siyasi müdahale falan geçti artık.”

 

necdetbuluz@gmail.com

www.facebook.com/necdet.buluz

AHUNBAY, “Dünya Mirası Listesi’ndeki Eserler Korunmalı”

AHUNBAY, “Dünya Mirası Listesi’ndeki Eserler Korunmalı”

Edirne Belediyesi, Türk Mühendisler ve Mimar Odaları Birliği Edirne İl Koordinasyon Kurulu, TMMOB Mimarlar Odası Edirne Temsilciliği ve Edirne Kent Konseyi’nin daveti üzerine Edirne’ye gelen Türk bilim dünyasının sayılı isimlerinden biri olan Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın, Edirne’de ‘UNESCO Dünya Mirası Ölçütleri, Türkiye’deki Dünya Mirası Koruma Uygulamaları’ isimli bir konferans verdi.

Reklam

AHUNBAY, “DÜNYA MİRASI LİSTESİ’NDEKİ ESERLER KORUNMALI”

Edirne Belediyesi, Türk Mühendisler ve Mimar Odaları Birliği Edirne İl Koordinasyon Kurulu, TMMOB Mimarlar Odası Edirne Temsilciliği ve Edirne Kent Konseyi’nin daveti üzerine Edirne’ye gelen Türk bilim dünyasının sayılı isimlerinden biri olan Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın, Edirne’de ‘UNESCO Dünya Mirası Ölçütleri, Türkiye’deki Dünya Mirası Koruma Uygulamaları’ isimli bir konferans verdi.

AHUNBAY, “DÜNYA MİRASI LİSTESİ’NDEKİ ESERLER KORUNMALI”

ETSO Konferans Salonu’nda düzenlenen konferansın açılış konuşmasını Edirne Belediye Başkan Vekili Selçuk Çakır yaptı. Konuşması Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ‘Her Şey Biter Edirne Bitmez’ sözüyle başlayan Çakır, “Milletlerarası Anıtlar ve Sitler Konseyi Türkiye Milli Komitesi yönetmeliğine göre; Türkiye’deki anıtların incelenmesini özendirmek, korunmasını sağlamak, halkın ilgisini çekmek ve bu ilgiyi artırmak amaçlarıyla ICOMOS Türkiye Milli Komitesi kurulmuştur. ICOMOS Sempozyumu 16.11.2009 tarihinde yine bu salonda yapılmıştır. Bu sempozyumun konusu Selimiye Camii ve Külliyesi Dünya Mirası Yolu’nda idi. Bu hedefe 2011 yılında ulaşıldı. Darısı Uzunköprü ve II. Beyazıt Külliyesi. Sayın Hocam Edirne olarak verdiğiniz ev ödevlerini yapmaya çalışıyoruz. Selimiye Meydanı Kentsel Tasarım Projesi kurul onayının son aşamasında bulunmaktadır. Alan içerisinde Yemiş Kapanı Hanı var. Sondaj, kurtarma kazıları yapıldı bitti. Sorun var mı denilirse ‘Evet’ var. Görüşleriniz yol göstericiliğiniz için teşekkür ediyor, şimdiden bu bilgileri size arz ediyorum” ifadelerini kullandı.

Edirne’ye ilk olarak 1970 yılında geldiğini ifade eden Prof. Dr. Zeynap Ahunbay, “ Türkiye’de çok değerli dünya mirası eserlerimiz var. Bunlardan biri de Selimiye Camii. Her ülke bir dosya hazırlıyor, bir raporla UNESCO’ya iletiliyor. Her sene başka bir ülkede toplanıyor uzmanlar.   Gönderilen dosyalar tartışılıyor. Türkiye’de şu anda 17 tane alan UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta. Bu eserlerin korunması da çok önemli. Bir yerin dünya mirası seçilmesi için insanın yaratıcı dehasının üst düzeyde bir temsilcisi olmak gerekiyor.  Selimiye Camii’nde görüyoruz. Mimar Sinan, insan dehasının en üst düzeyinde bir yapıyı kazandırmış. Selimiye Osmanlı döneminin yapıtıdır. Osmanlı dönemini yansıtıyor. Şehrin en süt noktasına konulmuş, çarşılarla birlikte planlanmış” diye konuştu.

Dünya Mirası Listesi’nde yer alan dünyadaki ve Türkiye’deki eserler  hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Ahunbay, “Selimiye Camii yüzyıllar içinde bir takım depremlere maruz kalmış. Fakat çok sağlam olduğu için ayakta kalabilmiş. Savaşlar görmüş, kuşatılmış, toplar isabet etmiş. Selimiye Camii’ni yapılırken, gelir getirmesi için bazı ticari binalarda yapılmış. Bunlar 19 ve 20 yüzyılda geçirdiği savaşlar ve depremler nedeniyle harap olmuş. Ben geldiğimde önünde park vardı ve Selimiye Camii maket gibi görünüyordu. Buradaki kentsel kayıp önemli” dedi.

Son restorasyonda çok güzel bezemelerin ortaya çıktığını aktaran Prof. Dr. Ahunbay,” Çok değerli bir varlığımız var. İyi bakmamız gereken bir miras. Çevresinde uygun olmayan tabelalar var. Bunların ayıklanması, Selimiye’nin daha iyi sunumunu sağlayacaktır. Ayağa kaldırılması düşüncesini yeni duyuyorum. Bir arkeolojik kalıntı var orada. Yerini koruması daha doğru olacaktır. Tarih bir takım şeyleri yıkmış. Ama şuanda başka bir durumla karşı karşıyayız.  Bizim sadece Selimiye camini değil, çevredeki yapıları da tüm kenti koruma altına almamız gerekiyor” şeklinde konuştu.

Reklam

  • EDİRNE KÜLTÜR KOKTU

    EDİRNE KÜLTÜR KOKTUEdirne Belediye Başkanlığı tarafından düzenlenen Edirne 5. Kitap Fuarı 9. gününde birbirinden değerli yazarlara ev sahipliği yaptı….

  • ÖĞRENCİLER, KİTABI VE KİTAP FUARINI ANLATTI

    ÖĞRENCİLER, KİTABI VE KİTAP FUARINI ANLATTI

  •  HAFTA SONU 41 YAZAR KİTAP FUARINDA

    HAFTA SONU 41 YAZAR KİTAP FUARINDAEdirne Belediye Başkanlığı tarafından bu yıl 5’incisi düzenlenen ve fuar boyunca 46 seçkin yayınevinin stant açtığı Edirne Kitap…

    • İTFAİYEDEN KEDİ KURTARMA OPERASYONU

      İTFAİYEDEN KEDİ KURTARMA OPERASYONU

      Edirne’de ağaçta mahsur kalan kedi Edirne Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü ekiplerinin başarılı çalışması…

    • GEÇMİŞ OLSUN

      GEÇMİŞ OLSUN

      Edirne şehir merkezine içme suyu sağlamak üzere, Edirne İçme Suyu Kayalıköy Barajı Projesi kapsamında,…

2. Bingöl Tanıtım Günleri Başladı

  1. Bingöl Tanıtım Günleri Başladı

Bingöl Milletvekili Cevdet Yılmaz  “Bingöl’ün en değerli varlığı, Bingöllülerdir”

İstanbul’da “Bingöl Tanıtım Günleri” Başladı

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Bingöl Milletvekili Cevdet Yılmaz, İstanbul’da düzenlenen “Bingöl Tanıtım Günleri”ne katıldı.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Bingöl Milletvekili Cevdet Yılmaz, İstanbul’da düzenlenen “Bingöl Tanıtım Günleri”ne katıldı.

Maltepe Sahili Etkinlik Alanı’nda gerçekleştirilen “Bingöl Tanıtım Günleri”nin açılış töreninde konuşan ve kendisi de Bingöl doğumlu olan Yılmaz, İstanbul’un kendilerinin ikinci vatanları olduğunu söyledi. Bingöl’ü hiç bilmeyen ve hiç gitmeyen kişilere burada kenti tanıtma imkanının sunulduğunu belirten Yılmaz, bu etkinliğin Bingöl’ü ziyaret eden kişi sayısının artırılmasına katkı sağlamasını diledi.

Doğuda yaşayan vatandaşların iş, askerlik veya başka vesilelerle batıyı tanıma imkanı bulduğuna değinen Yılmaz, şöyle konuştu:

“Batıda yaşayan insanlar ise doğuyu medyadaki algı üzerinden biliyorlar. Bu algı çok çarpık ve yanlış bir algı. Terör olaylarından dolayı bütün bölge için olumsuz bir yargı oluşuyor. İşte bu tanıtım günleri vesilesiyle doğuya yapılacak ziyaretler, önyargıların kırılmasında ve kardeşliğin pekiştirilmesinde çok büyük önem taşıyor. Bana Bingöl’ün en değerli varlığı nedir? diye sorarsanız, ne güneşin doğuşu ne yaylalar ne termal kaynaklar ne de kayak tesisleri derim. Bingöl’ün en değerli varlığı, Bingöllülerdir. İnsanımızdır.”

Açılışa katılan Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazi de tanıtım günlerinde amacın sadece şehri tanıtmak olmadığını belirterek, “81 il ile kardeşliğimizi pekiştirmeye geldik.” dedi.

Ballı,Börekli,Kavurmalı,Kadayıflı Yöresel Lezzetler İstanbul’da Bingöl Tanıtım Günlerinde!

‘2. Bingöl Günleri’ programı İstanbul Maltepe Sahil Etkinlik Alanında yapılmaya  başladı.

 Program Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Bingöl milletvekili Dr. Cevdet YILMAZ, Vali Yardımcısı Tunahan ÇİL , Belediye Başkanı Yücel BARAKAZİ ve BİNDAV Başkanı Müslüm AYYILDIZ’ın katılımları ile açılış töreni ile başladı

  • Adaklı
  • Genç
  • Karlıova
  • Kiğı
  • Solhan
  • Yayladere
  • Yedisu

                  BİNGÖL  TANITIM GÜNLERİ PROGRAMI

11  EKİM  2017 ÇARŞAMBA

18.30                           YÖRESEL YEMEK İKRAMI

19.00                           BİNGÖLLÜ ŞAİRLERLE ŞİİR SAATİ

20.00                           ALİŞAN KONSERİ

22.00                           KAPANIŞ

12 EKİM  2017 PERŞEMBE

10:00                           TANITIM STANDLARININ AÇILIŞI

14.00                           HALKOYUNLARI GÖSTERİSİ

16.00                           FIRAT KALKINMA AJANSI SUNUMU

17:00                           ABDULLAH CAF İLE KENDİMİZE GÜLELİM

18.00                           TARIM İL MÜDÜRLÜĞÜ SUNUMU

19:00                           AYHAN BARASİ  KONSERİ

22.00                           KAPANIŞ

13 EKİM  2017 CUMA

10:00                           TANITIM STANDLARININ AÇILIŞI

14.00                           HALKOYUNLARI GÖSTERİSİ

15.00                           TSO SUNUMU

16.00                           FİKRET DELİKANLI KONSERİ

17.00                           İL KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ SUNUMU

                                    Bingöl Tarihi Üzerine Söyleşi-Prof.Dr. Mahfuz Söylemez

18.00                           İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ SUNUMU

19:00                           SERVET KOCAKAYA  KONSERİ

22.00                           KAPANIŞ

14 EKİM 2017 CUMARTESİ

10:00                          TANITIM STANDLARININ AÇILIŞI

12:00-13.30                ADAKLI SAATİ  / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                     Fesih Laçin, Metin Biçimli

13:30-15.00                GENÇ SAATİ  /  AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                     Yılmaz Bingöl , Murat Atan

15.00-16.30                 KARLIOVA SAATİ  / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                     Dengbejler

16.30-18.00                 KİĞI SAATİ / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                     Aziz Koç,  Murat Güntay

19.00                           AVNİ POLAT KONSERİ

22.00                           KAPANIŞ

15 EKİM  2017 PAZAR

10:00                          TANITIM STANDLARININ AÇILIŞI

12.00- 13.30              SOLHAN SAATİ / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                    Yakup Koçak,

13.00-14.00               YAYLA DERE SAATİ / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                    Eray Topçu,Cengiz Özsu

14.00-15.00                YEDİSU SAATİ / AÇILIŞ KONUŞMALARI

                                    Servet Yazıcı,Zirekoğlu Grubu

15.00                           BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ SUNUMU

16.00                           ZAZALAR ÜZERİNE SÖYLEŞİ  (Abdullah Demir)

17:00                           KAPANIŞ TÖRENİ

18:00                           FATİH YAMAN KONSERİ

21.00                           PROGRAMIN ZİYARETÇİLERE KAPATILMASI

22.00                           PROGRAM SONU

Haber-Fotoğraf-Maltepe -İstanbul

Necla BAKAN Dernekturk Genel Yayın Yönetmeni –

 Fehmi DUMAN-Habervole Genel Yayın Yönetmeni

Doğu Anadolu Bölgesi’nde Yukarı Fırat bölümünde yer alan, oldukça zengin kültürel geçmişe sahip olan Bingöl ilimiz topraklarında pek çok uygarlığın izlerine rastlamak mümkündür. MÖ 4000-5000 yıllarına kadar inen zengin tarihsel geçmişiyle Bingöl ve çevresi;  Urartular, Asurlar, Hititler, Persler, Romalılar, Selçuklular ve Osmanlılar gibi birçok devletin hâkimiyet alanı içerisinde yer almasından dolayı tarih kokan bir coğrafyaya sahiptir.

Merkez ilçeden ziyade ilin en eski beldeleri olan Genç ve Kiğı, ilin tarihsel birikimlerini bünyelerinde taşımaktadır. Şehir merkezinde eski şehir kalıntısı ve tarihi eserin olmayışı bunu doğrulamaktadır.İl sınırları içinde bulunan tarihi eserlerin büyük bir kısmı  Genç, Kiğı, Adaklı ve Solhan ilçesinin güney kısımlarında, Yenibaşak dolaylarında mevcuttur.Bu eserlerin bir kısmı İslamiyet öncesi medeniyetlere aitken bir kısmı da İslam medeniyetine aittir.

İlde İslam öncesi dönemden kalan en önemli değerler kale, kümbet, mağara ve kiliselerdir.Günümüze ulaşan bu yapılardan en sağlam olanları Genç’te bulunan Kuba kümbet kalıntıları, Kralkızı Kalesi ve Sebiterias Kalesi ve Kiğı Kalesi’dir.Yine Kiğı ve dolaylarında birkaç kilisenin kalıntıları ve çeşitli mezar taşları mevcuttur.İslam öncesi eserlerin bölgede etkin oldukları bilinen Urartular, Medler, Persler ve Romalılardan kaldıkları belirtilmektedir.

Ekonomi

Bingöl’ün ekonomisi hayvancılık, tarım ve ormancılığa dayanır. Bu sektörlerde çalışanlar nüfusun çoğunluğunu kapsamaktadır. İmalat ve inşaat sanayiinde çalışanlar faal nüfusun %3’nü oluşturmaktadır. Şehirde önemli bir sanayi tesisi bulunmamaktadır.

Şehir ekonomisinde önemli bir yer kaplayan hayvancılık en önemli geçim kaynağıdır. Köylülerin büyük çoğunluğu geçimini bu sektörden karşılamaktadır. Arıcılık ve kümes hayvanı yetiştiriciliği de yapılmaktadır. Canlı hayvan ve süt ürünleri satışından önemli bir gelir elde edilmektedir.

Yeraltı kaynakları açısından yeterli rezerve ve zenginliğe sahip olmayan Bingöl de Geç ilçesinde demir, Karlıova ilçesinde ise linyit yatakları mevcuttur. Yeni Açılan Organize Sanayi ile bir çok fabrika kurulmuş olup ve hava yolu ulaşımının bitmesiyle daha da fazla fabrikalar açılarak Bingöl iline büyük oranda ekonomik güç katılacaktır.

Kültür ve Turizm

İl merkezi, Adaklı, Genç, Karlıova, Kiğı ve Solhan ilçelerimizde birer Halk Kütüphanesi mevcut olup, kütüphanelerde bulunan toplam 84897 kitap bulunmaktadır. Yayladere ve Yedisu ilçelerimizde kütüphane bulunmamaktadır. İl merkezindeki Halk Kütüphanesi yeni hizmete giren Kültür Merkezinde hizmet vermektedir. Bingöl İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Bağlı birimlerinde görev yapan mevcut personel sayısı 29’dur.

            SON ALTI AY İÇİNDE YAPILAN BAŞLICA ÇALIŞMALAR

  Kültür Merkezi tiyatro salonlarında çeşitli etkinlikler, tiyatro oyunları ile müzik dinletileri programları gerçekleştirildi.

İlimiz sınırları dahilinde bulunan ancak bugüne kadar yapılmayan yerlerin kültür varlıklarımızın tespit ve tescil işlemlerinin yapılabilmesi için Müdürlüğümüz ile Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Bölge Müdürlüğü teknik elemanlarınca İlimiz Merkez, İlçelerimiz ve köylerinde yüzey araştırması yapılmaya devam edilmektedir.

 İl ve İlçelerimizde yapılan şenliklere ve festivallere Bakanlığımızca gerekli yardımlar yapılmaktadır.

İl ve İlçelerimizde Belediye alt yapısı ve üst yapış, parklar v.b. gibi çalışmalarda Bakanlığımızca yapılan yardımlar devam edilmektedir.

Müdürlüğümüze define kazısı için kişilerin müracaatları kabul edilip, konu ile ilgili iş ve işlem çalışmaları yapılmaktadır.

İlimizde av turizmi ve kışın kayak sporları da yapılmaktadır. Doğa harikası Güneşin Doğuşu ve yüzen ada görülmeye değer yerlerdendir. Bunun dışında tarihi eser niteliğinde birçok camii, külliye, kümbet bulunmaktadır.

Merkez yol çatı köyünde bulunan yeni kayak evi 31.07.2001 tarihinde hizmete açılmış olup, tesisimiz 60 yatak kapasiteli ve kaloriferlidir.

1966 yılında Merkez yol çatı köyünde hizmete açılan eski kayak evi tamamen atıl durumda olup, onarımı için yaklaşık 1.000.000 (bir milyon) TL ödeneğe ihtiyaç duyulmaktadır.

Merkez yol çatı köyünde 1969 yılında hizmete açılan teleski tesisimize ait sistem 2005 yılında dizel tahrik sistemden elektrikli sisteme dönüştürülmüş olup, tesisimiz 950 metre pist uzunluğuna sahip, 44 askılı, saatte 240 Sporcu taşıma kapasiteli ve hizmete açık durumdadır.

          İl, İlçe, Belde ve köylerimizde; 1 Stat, 6 Spor salonu, 1 Yarı olimpik Açık yüzme havuzu, 4 Sporcu soyunma odaları, 15 Semt spor sahaları ve 7 Adet sentetik çim yüzeyli futbol sahası  3 Adet Gençlik Merkezi ( Düz ağaç Gençlik merkezi Bingöl  Belediyesi  ile ortak olarak kullanılmaktadır.)

Genç, Solhan, Karlıova ve Kiğı İlçe Müdürlüklerimizin bünyesindeki spor salonlarımız tamamen aktif durumda olup, halkımızın hizmetindedir.

 Aşağı çarşı sentetik çim yüzeyli futbol sahası, Yeni Mahalle sentetik çim yüzeyli futbol sahası, Merkez Güveçli  Köyü  Sentetik çim yüzeyli  futbol sahası ve ikili soyunma odası ile  spor kampusumuz içerisinde bulunan sentetik çim yüzeyli sahalarımız ve sporcu soyunma odaları tamamen faal olup, halkımızın hizmetine açıktır.

1500 seyirci kapasitesine sahip, ulusal standartlara uygun yeni spor salonumuz tamamlanmış olup, 2011 yılı Aralık ayı itibariyle geçici kabulü yapılarak hizmete açılmıştır.

Yine 2010 yılında Merkez Dikme Köyü kayak tesislerinin ihalesi yapılmış olup,  26.11.2014  tarihinde Geçici kabulü yapılarak   hizmete açılması için  tefrişat mekanik tesislerin denemesi  test edilmesi  ve tesislerle alakalı eğitimler tamamlandıktan sonra hakkımızın hizmetine açılması  planlanmaktadır.

İl Müdürlüğümüz spor kampusu içerisinde bulunan ve 2012 yılı itibariyle ihalesi yapılan Kapalı Yarı olimpik yüzme havuzunun 08.12.2014 tarihinde Geçici kabulü yapılarak hizmete  açılması  için  test uygulamalar eğitimlerle ilgili  çalışmalardan  sonra halkımızın hizmetine  açılması planlanmaktadır.

İlimizde Toplam kulüp sayısı: 55 olup; bunun 41 spor kulübü, 6 müessese kulübü, 8’i okul spor kulübüdür.

Toplam lisanslı sporcu sayısı: 11.755 olup, bu sporcuların 2.765’i bayan, 8.990’si ise erkek sporculardır.

Gençlik Merkezinde halen 2.353 bayan, 4.049 erkek toplam 6.402  üye mevcudu olup, 900 aktif üyemiz bulunmaktadır. Kültürel, Sosyal Sanatsal ve Sportif faaliyetler kapsamında Masatenisi, Bağlama, Gitar, Resim, Halk Oyunları, Satranç, Tiyatro, İngilizce, Osmanlıca, bilgisayar kursları devam etmektedir. Ayrıca seyyah bizim iller gezisine 360 gencimiz katılmıştır.

2014 yılı içinde seyyah ulu çınarın izinde hareketlilik gezisi deniz ve doğa kamplarına yaklaşık 400  gencimiz katılmıştır.

Çölleşmeye karşı mücadelede Kubiqi Modeli umut olacak

Çölleşmeye karşı mücadelede Kubiqi Modeli umut olacak

Altıncı Kubuqi Uluslararası Çöl Forumu’nda başarılı çölleşme kontrolü uygulamaları masaya yatırıldı.

Kubiqi modeli kapsamında gerçekleştirilen uygulamalar, çölleşme sorunu ile karşı karşıya olan ülkelerde yapılabilecek çölleşme kontrolü çalışmaları açısından örnek olarak gösteriliyor. Çin’de düzenlenen uluslararası konferans, küresel ekolojik kalkınmayı desteklemek amacıyla etkili deneyimlerin paylaşılabileceği bir platform olarak öne çıkıyor.

29 Temmuz-30 Temmuz tarihleri arasında Moğolistan Ordos’taki Kubuqi Çölü’nde gerçekleştirilen Altıncı Kubuqi Uluslararası Çöl Forumu’nda ziyaretçiler, Kubuqi’yi ziyaret ederek gerçekleşen başarılı çölleşme kontrolü uygulamalarına tanıklık etme fırsatı yakaladı.

Altıncı Kubuqi Uluslararası Çöl Forumu kapsamında uluslararası çölleşme sorunu ile mücadelede örnek olan Kubiqi modelini hikayeleştiren BON Cloud, Çin’den seyahat, eğitim, kültür-sanat, işletme ve teknoloji gibi alanlardan hikâyeler içeren yüksek kalite içeriklerin uluslararası yayıncılara ve televizyonculara ulaşmasını sağlıyor.

Çinli içerik tedarik platformu olan BON Cloud, uluslararası olarak yayınlanması gereken bir içeriği veya olayı dünya çapında yayıncılar ve kanal yayıncıları tarafından erişilebilen ham yayın kalitesinde medya içeriği haline getirebiliyor.

Çölleşmeye karşı etkili sistematik planlama

Kubuqi Modeli’nin temel yapı taşlarını hükümetten gelen politika destekleri, endüstriyel yatırımlar, piyasa odaklı çiftçi ve çoban katılımı ve sürdürülebilir ekolojik kalkınma oluşturuyor.

Forumda söz alan Eski Yunan Başbakanı Antonis Samaras, Kubuqi Modelinin sistematik tasarımının benzersiz başarı olduğunu ve çalışmaya değer çoğaltılabilmeye sahip olduğunu belirtti.

Birleşmiş Milletler Çölleşmeye Karşı Mücadele Genel Yönetmeni Pradeep Monga ise Belt ve Road Girişimiyle birlikte birçok ülkenin çölleşme problemi yaşadığını ve iyi bir tasarımın Çin’in çölleşme kontrolüne ait benzersiz bir yol olan Kubuqi Modelini geliştirmesine yardımcı olduğunu söyledi. Tüm seviyedeki yönetim organlarının, şirketlerin ve bireylerin sistematik bir şekilde çevresel sorunu çözmek için birleşmesi takdir edilecek bir davranış olduğunu da vurguladı.

Endonezya Ekonomik ve Endüstriyel Komitesi Başkanı Bachir, fotovoltaik panellerle kuzu yetiştirme uygulamaları nedeniyle Kubuqi’ye destek vererek yerel işletmelerin ekosistem tasarımındaki hayal gücünü takdir ettiğini ve Kubuqi’nin kapsamlı çölleşme kontrol deneyimlerini diğer uluslararası toplulukların yararı için paylaşmak istediğini ifade etti.

Küresel olarak popüler bir model

Kubuqi Modeli, çölleşme kontrolü açısından BM Çevre Programı tarafından ekolojik restorasyon sağlamdaki başarılı “eko-öncül” yaklaşımı nedeniyle takdir ediliyor.

Çölleşmeye karşı mücadele deneyimini desteklemek ve paylaşmak için 2007 yılında oluşturulan Kubuqi Uluslararası Çöl Forumu, tüm seviyedeki yönetim organları, ilgili departmanlar, UNEP ve UNCCD sekreterliğinin desteği sayesinde beş kere düzenlendi. Forum hakkında ayrıntılı bilgi için resmi web sitesine http://en.kubuqiforum.dycw.com adresinden ulaşabiliyor.

Kubuqi Modeli Çin’in çölleşme kontrol çabalarındaki öncül uygulaması olarak öne çıkıyor. Dünya çapında 2.000 politik görevli, uzman ve ekolojik girişimci saha gezileri kapsamında profesyonellerle deneyim paylaşma etkinliklerine katılarak fayda sağladı.

Kubuqi Modeli, birçok toplantıda ve altıncı Kubuqi Uluslararası Çöl Forumunda popüler konulardan biri haline geldi. Katılan yabancı konuklar Kubuqi Modelinin Belt ve Road Girişimi boyunca ülkeler arasında paylaşılması gerektiğine inanıyor.

Japonya Tottori Üniversitesi Arid Arazi Araştırma Merkezinden Prof. Atsushi Tsunekawa, Belt ve Road Girişimindeki ülkelerin ekolojik restorasyonda işbirliği yapmasının acil bir gereklilik olduğunu belirtti. Çevresel ve sürdürülebilir kalkınmadan risk değerlendirmesi yapmaları gerektiğini ve Kubuqi Modelinin başarılı uygulamalarının referans olarak alınması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Mısır’da yer alan Kahire Çöl Araştırma Merkezinin yöneticisi Hassas Shar ise çölleri 40 yıldır inceleyen bir araştırmacı olarak diğer ülkelerde çölleşme kontrolü açısından mükemmel vakalar gördüğünü ifade etti. Kubuqi Modelinin zengin çölleşme kontrolü teknolojileri ve deneyimi içerdiğini belirten Hassas Shar, çöl ekolojik ekonomi, endüstriyel yenilik, finansal yenilik ve fakirliği azaltma denetimlerinin benzer zorluklarla mücadele eden Belt ve Road Girişimi ülkeleri için iyi bir öğrenme kaynağı olduğunu ifade etti.

Kubuqi Modeli çölleşme ile mücadelede umut veriyor

Çöl kontrolü dünya çapında bir sorun ve Kubuqi Çölü büyük ölçekli başarılı kontrol elde eden ilk çöllerden biri.

Kubuqi Modelinin başarısı temel olarak ekoloji ve endüstri, işletme kalkınması ve ekolojik yönetim alanlarının birleştirilmesiyle yeşillendirme çabalarının yerel insanların gelirlerini arttırmasına dayanıyor. Bu çabalar, vahalara doğru yayılım göstererek çölleşme ve fakirlik azaltılarak mutluluğu artırıyor.

Forumda konuşan Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi’nde görevli Prof. Victor Squire, Kubuqi Uluslararası Çöl Forumu’nun tüm alanlardaki insanlarda çölleşmeyi düşünme konusunda farkındalık oluşturduğuna dikkat çekti ve Kubuqi Modeli’nin araziyi kullananları sorun ve çözümün bir parçası haline getirerek tek bir çözüm yerine birden fazla çözüm için düşünmeye yönelttiğini vurguladı

İngiliz biyo-karbon mühendisliği şirketi kurucusu Lauren Fletcher ise çölleşme kontrolünde Kubuqi’nin başarılarının oldukça etkileyici olduğunu ve şirketindeki temsilcilerin foruma katılım açısından heyecanlı hissettiklerini söyledi. Aynı zamanda ağaç eken drone teknolojilerinin geliştirilmesinin çölleşmeyle mücadelede daha etkin olacağının altını çizdi.

ABD Silver Spring Şirketi baş teknoloji yöneticisi Don Rivers da Kubuqi modelinin kapsamlı bir etkisi olduğunu ve insan hayatında büyük ölçekli değişimlere yol açarak enerji kullanımını sürdürülebilir hale getirdiğini belirterek Kubuqi için gösterilen yerel yönetim ve işletme çabalarının kalıcı değişimler getireceğini ifade etti.

Ekolojik restorasyon için Çin çözümü

Uzmanlar, forum katılımcılarının Kubuqi’nin yeşil kalkınma ve sürdürülebilir kalkınma deneyimi kavramlarının küresel anlamda 2 milyar kişiyi içeren çölleşmeye karşıtı mücadele için temel çözümleri görmesine sağlamak açısından verimli geçtiğini ifade ediyor. Katılımcıların çoğu Ordos’ta düzenlenecek olan ve daha benzersiz çözümleri ve fikir birliklerini içerebilecek 13. Taraf Ülkeler Genel Toplantısı kapsamında yer alan Çölle Mücadele BM Toplantısını bekliyor. Belt ve Road Girişimi ülkelerinde ekolojik kalkınma hem Çinli çözümlere hem de tek bir paylaşım platformu olarak Çin’e ihtiyaç duyuyor.

BON Cloud’dan Çin içerikleri 

BON Cloud Çin’in farklı şehirleri ve örgütlerinden, seyahat, CSR, sanat, işletme ve teknoloji gibi konuları içeren hikayeler sağlayan Çinli bir içerik platformudur.

BON Cloud dünya çapındaki tüm yayıncıları ve televizyoncuları Çin’in kar içeriğini yayınlamaya davet ediyor.

Çin şehirleri, şirketleri ve örgütlerinden yüksek kaliteli içerikler için kısa bilgilerinizi girin ve BON Cloud videolarının yerelleştirilmesi ve dağıtımı ile zaman aralığında ve medya kaynaklarındaki değerinizi en üst seviyeye çıkarın.

Çin içerikleri için http://premium.bon-cloud.net adresini ziyaret edebilirsiniz

Dünya; Abhazyalı öğrencilere sahip çıktı

Dünya; Abhazyalı öğrencilere sahip çıktı

UDEF tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Kent Meydanı’nda “Rengimiz Türkiye Hazırız Geleceğe” sloganıyla düzenlenen “Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’ne önce davet edilip, sonra etkinliğin dışında tutulan SAÜ’de okuyan Abhaz Öğrenciler; Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standı açtı. Abhaz Öğrencilere, çeşitli üniversitede okuyan öğrenciler ile SAÜ’de eğitim gören Dünya’nın birçok ülke vatandaşı öğrenciden de destek geldi.

Birlik ve beraberlik mesajları

Sakarya Abhaz Derneği; Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Kent Meydanı’nda “Rengimiz Türkiye Hazırız Geleceğe” sloganıyla düzenlenen “Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’ne Sakarya’da bulunan Abhazyalı öğrencilerin önce davet edildiği ve sonra bu etkinliğin dışında tutulmasıyla ilgili kamuoyuna bilgilendirici basın açıklaması gerçekleştirdi. Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standı açan Abhazyalı Öğrenciler; burada kültür, giyim, oyun, dil, örf ve adetleri ile yemeklerini tanıttı. Abhazyalı öğrencileri, Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’nde saf dışı tutulmasına Dünya’nın birçok ülkesi vatandaşı öğrencilerden ve Sakarya, İstanbul ev Kocaali’de okuyan öğrenci topluluklarından da tepki gelerek, Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standına katılarak, destek geldi. Etkinliğe; Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, Abhaz Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hapat Ahmet Ceylan, Sakarya Abhaz Derneği Başkanı Oral Kobaş, Türk Kadınlar Birliği Sakarya Şube Başkanı Tevhide Yağan, Kocaali Üniversitesi (KOÜKAF) Kafkas Topluluğu, Marmara Üniversitesi (MARKAF) Kafkas Topluluğu, İstanbul Üniversitesi (İÜKAF) Kafkas Topluluğu, Sakarya Üniversitesi’nde okuyan; Etiyopya, Brundi, Cibuti, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan,  Özbekistan, Ağıska Türkleri, Uygur Türkleri öğrencileri katılarak, Abhazyalı öğrencilerinin yanında ve destekçisi olduklarını söyledi. Etkinlikte, Dünya öğrenciler; “Yaşasın özgürlük, yaşasın barış, yasasın Abhazlar ve sonuna kadar yanınızdayız” mesajları verildi.

Konuyla İlgili Basın açıklaması yapan; Sakarya Abhaz Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Oral Kobaş ve Abhaz Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Ercan Başnuh; “Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Sakarya da Yapılan Uluslararası Öğrenci buluşması etkinliğine Sakarya’da bulunan Abhazyalı öğrenciler önce davet edilmiş, sonra bu etkinliğin dışında tutulmuştur. Dünyada pek çok ülkenin ve bölgenin kendi aralarında yaşadığı diplomatik sorunlar olmasına rağmen söz konusu etkinlikten sadece Abhazya’nın dışarıda tutulması Din, dil, ırk, mezhep ve bölge ayrımı yapmadan ülkemizi okumak için tercih eden öğrencilere ev sahipliği yapmak, onları tanımak, birbirleriyle kaynaştırmak, eğitim ve öğretim hayatları boyunca karşılaşabilecekleri maddi ve manevi ihtiyaçların çözümüne ortak olmak ve ülkemizde edindikleri birikimleri farklı coğrafyalara taşıyabilecek vasıflı insanlar olabilmelerine katkı sağlayabilmek amacıyla kurulan bir STK’nın bu tavrı tam anlamıyla bir ayrımcılıktır. Dünyanın en kadim kültürünü temsil eden biz Abhazlar biliyoruz ki, bu durum Gürcistan yönetiminin içi boş gerekçelerle Türkiye Cumhuriyetine yönelttiği dayatmaların bir sonucudur.  Abhaz halkını izole etme çabası, dünyanın vicdanlı halkların gönlünde mutlaka hak ettiği cezayı bulacaktır. Unutulmamalıdır ki, sınırları, bayrağı ve devlet kültürüyle kurulmuş ve tanınmış bir Abhazya vardır. Gürcistan yönetiminin savaş alanında kaybettiğini diplomatik hamlelerle Türkiye de araması boşunadır. Türkiye’de en fazla Abhaz nüfusunun yaşadığı Sakarya’da Abhaz halkının kurumsal sözcüleri olarak, kültür ve medeniyet gibi evrensel değerlerin siyasete mahkûm edilmesini şiddetle kınıyoruz. Barışı, kültürlerin kardeşliğini ve bir arada olma konusundaki ısrarımızı yineleyerek Abhaz kültürü ve Abhazya’nın tanıtımı konusunda Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonun eksik bıraktığı, çekimser davrandığı bu boşluğu doldurma sorumluluğunu bir daha kendilerine devretmemek üzere Sakarya Abhaz Derneği ve onun temsil etmiş olduğu Abhaz halkı olarak biz üstleniyoruz. Dünya; Abhazyalı öğrencilere sahip çıktı

UDEF tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Kent Meydanı’nda “Rengimiz Türkiye Hazırız Geleceğe” sloganıyla düzenlenen “Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’ne önce davet edilip, sonra etkinliğin dışında tutulan SAÜ’de okuyan Abhaz Öğrenciler; Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standı açtı. Abhaz Öğrencilere, çeşitli üniversitede okuyan öğrenciler ile SAÜ’de eğitim gören Dünya’nın birçok ülke vatandaşı öğrenciden de destek geldi.

Birlik ve beraberlik mesajları

Sakarya Abhaz Derneği; Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Kent Meydanı’nda “Rengimiz Türkiye Hazırız Geleceğe” sloganıyla düzenlenen “Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’ne Sakarya’da bulunan Abhazyalı öğrencilerin önce davet edildiği ve sonra bu etkinliğin dışında tutulmasıyla ilgili kamuoyuna bilgilendirici basın açıklaması gerçekleştirdi. Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standı açan Abhazyalı Öğrenciler; burada kültür, giyim, oyun, dil, örf ve adetleri ile yemeklerini tanıttı. Abhazyalı öğrencileri, Uluslararası Öğrenci Buluşması Etkinliği’nde saf dışı tutulmasına Dünya’nın birçok ülkesi vatandaşı öğrencilerden ve Sakarya, İstanbul ev Kocaali’de okuyan öğrenci topluluklarından da tepki gelerek, Sakarya Abhaz Derneği’nde ülkelerini tanıtım standına katılarak, destek geldi. Etkinliğe; Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, Abhaz Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hapat Ahmet Ceylan, Sakarya Abhaz Derneği Başkanı Oral Kobaş, Türk Kadınlar Birliği Sakarya Şube Başkanı Tevhide Yağan, Kocaali Üniversitesi (KOÜKAF) Kafkas Topluluğu, Marmara Üniversitesi (MARKAF) Kafkas Topluluğu, İstanbul Üniversitesi (İÜKAF) Kafkas Topluluğu, Sakarya Üniversitesi’nde okuyan; Etiyopya, Brundi, Cibuti, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan,  Özbekistan, Ağıska Türkleri, Uygur Türkleri öğrencileri katılarak, Abhazyalı öğrencilerinin yanında ve destekçisi olduklarını söyledi. Etkinlikte, Dünya öğrenciler; “Yaşasın özgürlük, yaşasın barış, yasasın Abhazlar ve sonuna kadar yanınızdayız” mesajları verildi.

Konuyla İlgili Basın açıklaması yapan; Sakarya Abhaz Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Oral Kobaş ve Abhaz Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Ercan Başnuh; “Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu tarafından 29-30 Nisan tarihlerinde Sakarya da Yapılan Uluslararası Öğrenci buluşması etkinliğine Sakarya’da bulunan Abhazyalı öğrenciler önce davet edilmiş, sonra bu etkinliğin dışında tutulmuştur. Dünyada pek çok ülkenin ve bölgenin kendi aralarında yaşadığı diplomatik sorunlar olmasına rağmen söz konusu etkinlikten sadece Abhazya’nın dışarıda tutulması Din, dil, ırk, mezhep ve bölge ayrımı yapmadan ülkemizi okumak için tercih eden öğrencilere ev sahipliği yapmak, onları tanımak, birbirleriyle kaynaştırmak, eğitim ve öğretim hayatları boyunca karşılaşabilecekleri maddi ve manevi ihtiyaçların çözümüne ortak olmak ve ülkemizde edindikleri birikimleri farklı coğrafyalara taşıyabilecek vasıflı insanlar olabilmelerine katkı sağlayabilmek amacıyla kurulan bir STK’nın bu tavrı tam anlamıyla bir ayrımcılıktır. Dünyanın en kadim kültürünü temsil eden biz Abhazlar biliyoruz ki, bu durum Gürcistan yönetiminin içi boş gerekçelerle Türkiye Cumhuriyetine yönelttiği dayatmaların bir sonucudur.  Abhaz halkını izole etme çabası, dünyanın vicdanlı halkların gönlünde mutlaka hak ettiği cezayı bulacaktır. Unutulmamalıdır ki, sınırları, bayrağı ve devlet kültürüyle kurulmuş ve tanınmış bir Abhazya vardır. Gürcistan yönetiminin savaş alanında kaybettiğini diplomatik hamlelerle Türkiye de araması boşunadır. Türkiye’de en fazla Abhaz nüfusunun yaşadığı Sakarya’da Abhaz halkının kurumsal sözcüleri olarak, kültür ve medeniyet gibi evrensel değerlerin siyasete mahkûm edilmesini şiddetle kınıyoruz. Barışı, kültürlerin kardeşliğini ve bir arada olma konusundaki ısrarımızı yineleyerek Abhaz kültürü ve Abhazya’nın tanıtımı konusunda Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonun eksik bıraktığı, çekimser davrandığı bu boşluğu doldurma sorumluluğunu bir daha kendilerine devretmemek üzere Sakarya Abhaz Derneği ve onun temsil etmiş olduğu Abhaz halkı olarak biz üstleniyoruz.

Recep ALP Kudüs’ü Karış Karış geziyor

Recep ALP Kudüs’ü  Karış Karış geziyor

Ortadoğu’da bulunan, Dünya’nın en eski şehirlerinden biridir. Filistin ve İsrail Kudüs’ün kendi başkenti olduğunu iddia etmektedir. Akdeniz ve Ölü Deniz’in kuzey sınırı arasında yer almaktadır. Doğu Kudüs’le birlikte düşünüldüğünde, alan ve nüfus olarak, İsrail’in büyük şehridir . 800.000 üzerinde nüfusa ve 125.1 km² alana sahiptir. Kudüs, üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsaldır. Uzun tarihi boyunca, Kudüs, iki defa yok edildi, 23 defa işgal edildi, 52 defa saldırıya uğradı ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı . Şehrin en eski bölümüne, İsa’dan önce 4. milenyumda ilk yerleşim gerçekleşti . 1538’de I. Süleyman hükümranlığı altında, şehri çevreleyen duvarlar inşa edildi

Sakarya Vergi Dairesi Başkanlığı’da Vergi Dairesi Başkanı Recep ALP Kudüs’te

 NERELERİ GEZDİ

Hazreti Musa nın kabri ve Kulliyesi. …

Halhul kasabasında peygamber Hz. Yusuf un kabri. …

Miraç Kandilini; Kubbetü’s Sahra, Mescid ı Aksa da idrak etmek nasip oldu. Peygamber efendimizin, diğer Paygamber lerle namaz kıldığı mağara, gök yüzüne yükseldiği Muallak taşı, biniği Burak ı bağladığı mescit

Dördüncü kutsal yerlerden olan, Filistin/El-Halil de, Harem-i İbrahimi deyiz. Paygamber Hz. İbrahim ve ailesinin (Hz.Ishak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf) kabirleri nin bulunduğu mekanlardan görüntüler.

Lut gölü; 18 km genişliğinde 300 km uzunluğun da, deniz seviyesinden 400 m aşağıdadır.

Peygamber Hz. Davut un mezarının bulunduğu yer.

Kudüs ü Şerif te; kadın kıyafetleri! ….

Hristiyanlık için, önemli üç olay; Paygamber Hz. İsa nın çarmıha gerilişi, yıkanması, göğe yükselmesi.

Kıyamet Kilisesi; Hz. İsa nın çarmıha gerildiği, yıkan dığı yer vb. İç görüntüler.

Halife Hz. Ömer in; Kudüs ziyaretinde, Namaz kıldığı yere yapılan camii ve batı girişindeki surlar.

Tel Aviv den; Filistin e yapılan duvar, …….

İsrail Yafa (Tel Aviv) da; Osmanlı Valilik binası ve topları, Bahriye Camii ve Sinegog, Ulu Cami vb.

Kudüs ü Şerif te; Kutbetü’s Sahra, aynı bölgede yeraltın da ki Mervan Mescid i

Kudüs ü Şerif te, Hristiyan bir ekiple de birarada olduk.

Zeytindağı ndan, Kudüs ün ve Kubbetü’s Sahra nın görünüşü, Selman El Farisi 

türbesi, Hz. İsa nın göğe yükseldiği yer, Hz. Meryem in mezarının olduğu kilise, Rabia’tül Adeviyye türbesi.

Lut gölü; 18 km genişliğinde 300 km uzunluğun da, deniz seviyesinden 400 m aşağıdadır.

Cuma Namazını, Mescidi Aksa da kılmak nasip oldu.

Kudüs ü Şerif te; Mescid- Aksa ve Kutbetü’s Sahra da, Sabah Namazı. Dostlarımızın, cuma ları kutluyorum.

 

EL-KUDS, dünyanın en eski ve en kutsal sayılan kentlerinden biri.

Üç büyük tektanrılı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam açısından büyük bir önem taşıyan Kudüs, Birleşmiş Milletlerim Filistin’i paylaştırma planında uluslararası statüde kent olarak tasarlanmıştı. Kenti 1917’de ele geçiren İngilizler çekilince (1948) Kudüs, İsrail ile Ürdün arasında bölüşüldü. 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra ise Eski Kent ve Doğu Kudüs’ün öbür bölümleri Ürdün’de, Batı Kudüs de İsrail’ de kalmak üzere paylaşıldı. İsrail Kudüs’ü başkent ilan etti. Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail, Doğu Kudüs’ü de işgal ederek kentin tümünü ele geçirdi ve onu “sonsuz ve bölünmez” başkenti yaptı. 1980’de çıkarılan özel bir yasayla Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu yeniden vurgulandı Bu girişim uluslararası düzeyde kabul görmediğinden, kentin statüsü anlaşmazlık konusu olmaya devam etmektedir. Kudüs, İsrail’in ortalarında, Lût Gölünün yaklaşık 24 km batısında, Akdeniz’den yaklaşık 50 km içeride, denizle Şeria Irmağı arasındaki akaçlama havzasında yer alır. Yüzölçümü 109 km2’dir. İklimi yan astropikaldir. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar serin ve yağışlı geçer.

Kentin yapısı ve görünümü.

Kudüs kentinin özelliklerinden biri, çok çeşitli halkları ve kültürleri banndırmasıdır. Eski Kent’te Yahudi, Hıristiyan, Ermeni ve Müslüman mahalleleri vardır. Yahudi mahallesi 1947- 48 yılındaki çarpışmalarda yıkıma uğramış, bu tarihten sonra bütünüyle yeniden inşa edilmiştir. Mahalle modern bir görünüm kazanmakla birlikte, eski Ortadoğu atmosferini bir ölçüde korumuştur. Öte yandan Eski Kent dışındaki eski Yahudi semtleri, Ortadoğu kadar Doğu Avrupa’daki Yahudi yerleşmelerinin de atmosferini büyük ölçüde yansıtmaktadır. Benzer biçimde, Hıristiyan kurumlarının pek çoğu, kendi yurtlarındaki yaygın mimarlık anlayışını olduğu gibi korumuştur. Çeşitli üsluplardaki sinagoglar, kiliseler, camiler ve başka yapılar kentin mimari mozaiğini oluşturur.
Ama bu izlenimler büyük ölçüde Eski Kent ile sınırlıdır. Surların dışında geniş caddeleri, yüksek yapılan, büyük mağaza- lan, iş merkezleri, okulları, lokanta ve kahvehaneleriyle modern bir kent yayılır.

1967’de belirlenmiş olan belediye sınırlan, kentin kuzeyindeki Kudüs Havalimanından, neredeyse güneydeki Beytlehem’e, doğudaki Hazofim (Scopus) Dağının sırtlarıyla Zeytin Dağından batıdaki Herzl Dağına, En Kerem’e ve Kudüs İbrani Üniversitesi Hadassa Tıp Merkezi’nin bulunduğu yere kadar uzanır. Beş bin yıldır insanların oturduğu sanılan Eski Kent, her kenarı yaklaşık 1 km uzunluğunda surlarla çevrili bir dörtgen oluşturur. Müslümanların Haremü’ş-Şerif diye andıkları, üstünde Birinci ve İkinci Tapınak’ın yer aldığı Tapınak Dağı (İbranice Harna-Bayt) Eski Kent’in güneydoğu köşesindedir. Surların içinde kalan ve eski cadde dokusunun Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Ermeni mahallelerine ayırdığı Eski Kent, camileri, ortaçağdan kalma kemerli ve üç bölümlü kapalıçarşısı ve bir labirenti andıran sokaklarıyla tipik bir Ortadoğu yerleşmesidir.

Surların dışında kalan ve 1860’lardan bu yana inşa edilmiş olan semtler daha çok Kudüs’e ulaşan anayol boyunca uzanır. Kudüs mimarlığının belirgin özelliği, eskiyle yeninin ve çok çeşitli üsluplardaki dinsel ve sivil yapıların bir arada olmasıdır. Kentin en göze çarpan yapısı, I. Süleyman’ın (Kanuni) 1538-40 arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntılarının üstüne yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Eski surların geçmişi yer yer Bizans, Herodes hatta Hasmon dönemlerine değin iner.

İkinci Tapınak’ın batı duvarının bir bölümü olan Ağlama Duvarı, Tapmak Tepesi’nden çıkarılmalarından beri Yahudilerce en kutsal yerlerden biri sayılagelmiştir. Tepenin üstünde de çok önemli iki yapı vardır: Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa. Surların batı bölümündeki Yafa Kapısı ve hemen arkasındaki içkale, Hasmon ve He- rodes dönemlerinden kalma yıkıntıların üstüne yapılmış, bugünkü görünümünü 16. yüzyılda almıştır. Kentteki kiliselerin çoğu temel olarak Bizans ve Haçlı dönemleri mimarlığını yansıtır. Kutsal Kabir Kilisesi her iki dönemin mimarlık üsluplarından öğeleri birleştirir. Ama cephesi ve planı romanesk özellikler taşır. Üslupların karışmasına en iyi örnek, temelleri Bizans döneminden kalma Azize Hanna Kilisesi’dir.

Kapalıçarşının orta bölümü Haçlılar zamanından kalmadır. 13-15. yüzyıllar arasındaki Memlûk dönemi yapıları daha çok Davud Caddesi ile Ağlama Duvarı yakınındadır. Mukamaslan ve iki renkli taş kemerleri bu yapıların belirgin özelliğidir. 16. yüzyıl başlarından sonraki Osmanlı yapıları Memlûk üslubunu sürdürür.

Eski Kent’in doğusundaki ve kuzeyindeki kaya mezarları, İO 1. binyılın ilk yansından (Firavunun Kızının Mezan) ve İkinci Tapınak döneminden (Kral Mezarları, Abşalom’un Mezarı, Zekarya’nın Mezarı) kalma mimarlık örnekleridir. Modem Kudüs’ün merkezindeki Haç Manastırı 5. yüzyılda yapılmıştır.

1930’dan sonra mimarlıkta köklü bir değişim yaşandı ve kentte düz damlı, cepheleri doğal taş kaplama betonarme yapılar yaygınlaştı. Önde gelen modern mimarlık örnekleri arasında üniversitenin biri kent dışında Hazofim Dağındaki, öbürü kent merkezindeki kampusları, Knesset (Parlamento), İsrail Müzesi, Kudüs Tiyatrosu ve Hebrew Union College sayılabilir.

Yönetsel ve toplumsal koşullar.

İsrail devlet başkanlığı ve Knesset Kudüs’te yer alır. 1947’de Birleşmiş Milletler kente uluslararası bir statü verilmesini önermiş, ama İsrail ve Ürdün buna karşı çıkmışlardı. Birçok devlet Küdüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımamakla birlikte, 1980’e değin yabancı misyonlann çoğu kentte bulunuyordu. Bu tarihte çıkarılan bir yasayla Kudüs’ün başkent olması resmî bir nitelik kazanınca, kentteki diplomatik temsilciliklerin büyük çoğunluğu bu karan tanımama politikasının bir göstergesi olarak Tel Avıv’e taşındı.

Bakanlıklar Kiryat Ben-Gurion’da toplanmıştır; Knesset ve İsrail Merkez Bankası da buradadır. Savunma Bakanlığı ise hâlâ Tel Aviv’dedir. Yüksek Mahkeme ve Hahambaşıhk’ın yanı sıra Dünya Siyonist Örgütü ve Yahudi Ajansı gibi kuruluşların merkezleri de Kudüs’tedir.
Otuz bir üyeli Belediye Konseyi nispi temsile dayalı seçimle işbaşına gelir. Belediye başkanı 1975’ten bu yana halk tarafından seçilmektedir. İsrail yurttaşı olmasalar bile kentte yerleşik herkes oy kullanabilir. Yerel yönetimin çeşitli kademelerde çalışan görevlilerinin yüzde 20’den fazlası Araptır. Resmî yazışmalar hem İbranice, hem Arapça yapılır.

Ekonomi.

Kudüs’te temel istihdam alam devlet ve kamu kurumlandır. Kent aynca bankacılık, maliye ve sigortacılık merkezidir. Ağır sanayi çok gelişmemiştir. Önemli hafif sanayi kollan arasında elmas kesimi ve cilalanması, basın ve yayın, ev aletleri, mobilya, kimyasal maddeler Ve ilaç üretimi, dokumacılık ve el sanatlan vardır. Çok sayıda turist ve hacının gelmesi kentin iş alanlanm genişletmiş ve canlandırmıştır.

Kültürel yaşam.

Kudüs, üç büyük dinin de kutsal saydığı tek kent olduğundan, halkı da belki en iyi biçimde dinsel eğilimlerine göre tanımlanabilir. Kentte Yahudiler çoğunluktadır. Müslümanlar en homojen, Hıristiyan- larsa en heterojen topluluğu oluşturur. Kentteki kutsal yerlerden ve dinsel topluluklardan Din İşleri Bakanlığı sorumludur. Kutsal yerlerin yönetimi, korunması ve bakımı her dinin yetkililerince yerine getirilir.

Kudüs İbrani Üniversitesi ülkenin en önemli yükseköğretim kurumudur. Başka eğitim kurumlan arasında Bezalel Resim Akademisi, Rubin Ulusal Müzik Akademisi ve Hebrew Union College sayılabilir. Bölgede yürütülen geniş arkeoloji çahşmalanyla Yakındoğu’ya ilişkin pek çok malzeme elde edilmiştir. İsrail Müzesi’nde ve çeşitli galerilerde resim sergileri düzenlenir. Ulusal Kitaplık ve Üniversite Kitaplığı’rida çok sayıda kitabın yanı sıra sanat hâzineleri ve yazma koleksiyonlan vardır.

Tarih.

Kudüs’teki en eski yerleşime ait buluntular Kalkolitik Çağ sonlanyla İlk Tunç Çağından (İÖ y. 3500) kalmıştır. Bunlar kentin güneydoğusundaki bir tepede ortaya çıkanlmıştır. Kazılarda Tapmak Tepesi’nin güneyinde bir yerleşim yeri ve Gihon kaynağının hemen yukarısında büyük bir kasabamn surları bulunmuştur. Kentin adımn en eski biçimi Urusalim’dir. Bunun Batı Sami kökenli olduğu ve “Tanrın’nın Kurduğu (Yer)” anlamına geldiği sanılmaktadır. Kentin ve ilk Mısırlı hükümdarlarının adlan İÖ y. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve İÖ 14. yüzyıldan kalma Amama Mektuplan’nda geçmektedir. Kitabı Mukaddes’e göre Salem (Yeruşalim) kralı Kenanlı Melkisedek ile Hz. İbrahim burada karşılaşmışlardır.

Yebusiler denen kanşık bir halkın yaşadığı Kudüs’ü İÖ 1000 dolaylannda Hz. Davud ele geçirdi ve Yahudi Kralhğı’nm başkenti yaptı. Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman kenti genişletti ye Birinci Tapınak’ı inşa ettirdi. Böylece Kudüs hem krallık sarayının bulunduğu yer, hem de tektannlı dinin kutsal merkezi oldu. ..İÖ 922’de Mısır firavunu İ. Şeşonk, İÖ 850’de Filistîlerle Araplar, İÖ 786’da da İsrailli Yoaş kenti yağmaladılar. Hizkiya kenti surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yeraltından bir kanal açtırdı. İÖ 701’de Asurlu Sinahheriba kenti haraca bağladı. İÖ 614’te Kudüs kralı Babil’e sürgün edildi ve kent yağmalandı. İÖ 586’da Nabukadnezar, Tapınak’ı ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil’e sürdü. Sürgünü II. Kyros (Büyük) İÖ 538’de sona erdirdi. Kudüs’e dönen Yahudiler İÖ 515’te ikinci Tapınak’ı inşa ettiler. İÖ yaklaşık 444’te Nehemya’mn kent surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs’ün konumu güçlendi.

İskender’in İssos’ta kazandığı zaferden (İÖ 333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender’in ölümü üzerine Kudüs, Ptolemaios I. Soter’in payına düştü. İÖ 198’de ise I. Selevkos Nikator’un soyundan gelen hanedanın eline geçti. Bu dönemde pagan Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhoş IV. Epiphanes’in Tapmak’a saldırması (İÖ 168) dinlerine sıkı sıkıya bağlı Kudüslülerin İÖ 167’de ayaklanmasına yol açtı. Ayaklanma sonucunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.

Roma egemenliği.

İÖ 63’te Pompeius, Kudüs’ü ele geçirdi. Yahudi kavmiyetçiliğiyle Roma arasındaki çatışma, Büyük Herodes’in izlediği ustaca politikalarla engellendi. İÖ 40’ta Roma Senatosu, kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes’i Yahuda kralı yaptı. Herodes’in 36 yıllık hükümdarlığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Dinin ve zorunlu haccın merkezi, hükümdarın ve Sanhedrin’in (Yahudi yaşlılar kurulu) bulunduğu yer olarak, Helenistik dünyanın büyük bir metropolüne dönüştü. Romahlar, Herodes’in oğlu Arkhelaos’u krallıktan indirdiler ve kendi valilerini atadılar. Kudüs’ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus, Hz. İsa’yı ölüme mahkûm eden karan çnaylamasıyla tanınır.

İS 66’da Yahudiler Roma’ya karşı ayaklandılar. 70’te Romalılar kente girip Tapınak’ la birlikte neredeyse her yeri yıktılar. 130’da kent bir ölçüde yeniden iskân edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma’ya karşı gene ayaklandılar. Hadrianus burada Roma tarzında bir kent oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla değin ulaşmıştır.

Constantinus (Büyük) 313’te Hıristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus’un annesi Azize Helena’nın 326’da Kudüs’e giderek Gerçek Haç’ı bulması, ünlü tapmakların inşa edilmesine yol açtı ve böylece kentin Hıristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir dönem başladı. Bu dönem 614’teki Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla kapandı.

638’de Hz. Ömer Kudüs’ü aldı. 691’de Abdülmelik bin Mervan, Kubbetü’s-Sahra’ yı inşa ettirdi. Bu dönemde kent eski önemini kazanamadıysa da, Emeviler ve Abbasiler Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı ılımlı bir siyaset izlediler. 969’da Kudüs Fatımilerin eline geçti. 1010’da Halife Hâkim, Hıristiyan tapınaklarının yıkılmasını emretti. 1099’da kenti Haçhlar ele geçirdiler ve bir krallık kurdular. Yahudilerle Müslümanlara kenti yasaklayan Kudüs Krallığı’na 1187’de Salaheddin Eyyubi son verdi. 13. yüzyıl ortalarında Yahudiler yeniden kente gelerek kendi mahallelerini kurmaya başladılar. 1517’de I. Selim’in (Yavuz) Kudüs’ü fethetmesiyle 400 yıllık OsmanlI egemenliği başladı. I. Süleyman (Kanuni) döneminde kent büyük bir gelişme gösterdi; yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı.

Mısır valisi Mehmed Ah Paşa’nın (Kavalah) oğlu İbrahim Paşa 1831’de Kudüs’ü ele geçirdi ve bir dizi reform gerçekleştirdi. OsmanlIlar kenti 1840’ta geri aldılar, ama bu reformları sürdürdüler. 1887’de Kudüs belediyesi oluşturuldu. Bu arada Avrupa devletleri kentte konsolosluklar açtılar. Doğu Avrupa ülkelerinden göçlerle gelen Yahudiler nedeniyle kentin demografik yapısı değişti. 19. yüzyıl ortalarından sonra nüfusun çoğunluğu Yahudiierden oluşmaya başladı.

Tarih

Kudüs’ün fırtınalı bir tarihi vardır. Bir zaman­lar Mısırlıların yönetimi altında kalan kenti, İÖ 1000 dolaylarında ele geçiren Hz. Davud, Kudüs’ü Yahuda Krallığı’nın başkenti yaptı. Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman İÖ 957’de burada Kudüs Tapınağı’nı kurdu. Daha son­raki yüzyıllarda Kudüs birçok kez saldırıya uğrayarak yakılıp yıkıldı. İÖ 63’te Roma İmparatorluğu’nun koruması altına giren kentte büyük çapta bayındırlık girişimleri başlatıldı. Ne var ki, İS 66’da Romalılara karşı bir ayaklanma başlayınca kentin büyük bir bölümü Roma ordusunca yıkıldı. Yahudilerin İS 132’de ikinci kez ayaklanışı üzerine Kudüs’ü yerle bir eden Romalılar, Yahudilerin girmesinin yasak olduğu yeni bir kent kurdular. 614’te Sasaniler’in saldırısına uğ­rayan ve yeniden yıkılan Kudüs, Hz. Ömer’ in halifeliği sırasında Arapların eline geçti ve uzun bir süre Arap yönetiminde kaldı. 10. yüzyılda Fatımiler Kudüs’ü ele geçirdi. 130 yıllık Fatımi egemenliğinden sonra 1099’da kenti yağmalayan Haçlılar, Kudüs Krallığı’nı kurdu. 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirdi. 13. yüzyıl ortalarında Yahudiler yeniden kente gelip yerleşmeye başladı.

1516’da Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü almasıyla kent Osmanlı egemenliğine girdi. Kanuni Sultan Süleyman eski kentin surları­nın büyük bölümünü yeniledi. 1918’de İngiliz birliklerinin işgal ettiği Kudüs, İngiliz manda yönetimine bırakılan Filistin’in başkenti oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Mil­letler Kudüs’ü uluslararası bir kent durumuna getirmeyi önerdi. Bu karara İsrail ve bölgede­ki Arap devletleri karşı çıktı. 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşundan sonra İsrail, kentin batı bölümünü topraklarına kattı. Surlarla çevrili eski kent ve tarihsel Yahudi yapılarının bulunduğu doğu bölümü Arapların elindeydi. 1950’de İsrail Kudüs’ün batısının ülkenin başkenti ve yasama organı knesset’mmerkezi olduğunu ilan etti. 1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nda, kentin 1948’den beri Ürdün’ün elinde olan doğu bölümü de İsrail’in eline geçti. İsrail bütün kenti başkent ilan etti. Ne var ki, başta Arap devletleri olmak üzere dünyada pek çok devlet bunu tanımadı.

Eski Kent

Sarp tepeler ve vadilerle çevrili yüksek bir düzlük üzerinde kurulu olan eski kent, kaba­ca her kenarı 1 km uzunluğunda bir kare biçimindedir. Dört yanını çevreleyen surların büyük bölümünü 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman eski surların üzerine yaptırmıştır. Eski kentte Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahalleleri ile çok sayıda tarihsel yapı bulunur. Güneydoğu köşesinde Tapınak Dağı adı verilen yüksekçe bir düzlük vardır. Müslümanların Hare mü Şerif adını verdiği Tapınak Dağı’ndaki en önemli yapıt Hz. İbrahim’in kurban kestiğine inanılan Sahra (Hacer-i Muallak) adlı taşın üzerini örtecek biçimde yapılmış olan Kubbetü Sahra’dır. Tapmak Dağı’nın 25 metre batısında Kudüs Tapınağı’nın batı du­varlarının kalıntıları görülür. Ağlama Duvarı adı verilen bu kalıntılar, Yahudilerin dua etmek için geldikleri, kutsal bir yerdir. Hz. Muhammed’in miraç gecesi göğe çıktığına inanılan Mescid-i Aksa da Tapınak Dağı’nın güneyinde bulunur.

Eski kentteki Hıristiyan kutsal yapıları arasında en önemli olanı Kutsal Kabir Kilise-si’dir. Kuzeybatıda bulunan bu kilise, Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra gömüldüğü­ne inanılan yerde yapılmıştır. Hıristiyan dini­ni kabul eden ilk Roma imparatoru olan I. Constantinus’un 330 yıllarında yaptırdığı bu yapı, daha sonraları birkaç kez onarıldı. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önceki son saatle­rini geçirdiği Zeytin Dağı eski kentin doğu surları dışındadır. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa Zeytin Dağı’nın eteklerindeki Getse­mani Bahçesi’nde tutuklanmış ve yargılanma­ya götürülmüştü. Getsemani Bahçesi’nde baş­layıp Kutsal Kabir Kilisesi’ne uzanan yolun, Hz. İsa’nın çarmıhını sırtında taşıyarak geçtiği yol olduğuna inanılır.

Modern Kudüs

  1. yüzyıl ortalarına kadar Kudüs kenti tümüy­le surların içinde yer alıyordu. O yıllarda eski kentin batısında Tel-Aviv-Yafa’ya giden yol boyunca Yahudi göçmenlerin kurduğu yeni mahalleler gelişmeye başladı. Böylece Kudüs’ün batı bölümü yeni yapıların ve çeşitli işyerlerinin yer aldığı modern bir kent duru­muna geldi. Kudüs’te elmas kesimi, basın yayın, mobilya, kimyasal madde ve dokuma sanayileri ön plandadır. Ayrıca turist ve hacı adaylarının çokluğu kentte turizmin gelişme­sine yol açmıştır. Kudüs İbrani Üniversitesinde başka ülkelerden de gelen pek çok Yahudi öğrenci öğrenim görür.

Şeria Bölgesi

Şeria Irmağı’nın batı yakasın­daki yamaçlarda, Kudüs’ün 8 km güneyinde eski Beytlehem kenti yer alır. Beytlehem, kireç badanalı kerpıc ya da taş evleriyle, Doğu Akdeniz ülkelerinin belirgin yapı özel­liklerini taşımaktadır.

Kentin çevresinde tahıl, incir, zeytin ve üzüm yetiştirilir; yamaçlarda koyun ve keçi beslenir.Hıristiyanlar, Kutsal Kitap’ta (Tevrat-İncil) adı geçen bu kentin Hz. İsa’nın ve Davud peygamberin doğum yeri olduğuna inan­maktadır Beytlehem, Hz. İsa’nın doğum yeri olması nedeniyle, Nasıra (Nazareth) ve Kudüs gibi, Katolik, Protestan ve Rum Ortodokslar’ca hac kenti olarak kabul edilmiştir. Roma’nın ilk Hıristiyan İmparatoru I. Constantinus’un annesi, Hz. İsa’nın doğduğu sanılan kent yakınlarındaki mağaranın üzerine bir kilise yaptırmıştır.

Kudüs Krallığı’nı kuran ilk Haçlı Seferi’nin önderi I. Baudouin 1100’de bu kilisede taç giydi. Kent, 1187’de Kudüs Krallığı’nın düş­mesinden sonra Araplar’ın ve Türkler’in yö­netimine geçtiyse de, Hıristiyan dünyası için önemini her zaman korudu. Beytlehem, I. Dünya Savaşı sırasında Türkler’den geri alı­nınca, Filistin topraklarıyla birlikte İngilte­re’nin koruması altına verildi, ama 1948′ de yeniden Ürdün topraklarına katıldı.
1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nın sonunda.İs rail, Ürdün’ün Batı Şeria bölgesi ile birlikte Beytlehem kentini de ele geçirdi.

Türk boylarının ortak kültürü: Kurut…

Türk boylarının ortak

kültürü: Kurut…

Necdet Buluz

Türkler, geçmişte göçebe hayatı yaşadıklarından, uzun süre dayanması için yiyeceklerini genellikle kurutup, onları kullanmışlardır. Bu nedenle etten, ekmeğe, ekmekten yoğurta kadar birçok yiyeceğin kurutularak tüketildiğini görmekteyiz. Uzun süre dayanması açısından Türkler arasında bu kültür günümüze kadar da gelmiştir.

Geçenlerde Türk dünyası uzmanlarından Shurubu Kayhan, “Türk boylarında ortak kültür: kurut” başlığı altında sosyal medyada bir yazı paylaştı. Biz de bu yazıyı biraz genişleterek (yoğurt kurusu tarifi ile) sizlerle paylaşmak istedik

Kurut göçebe Türk halklarına ait bir yiyecektir. Orta Asya’dan Altaylara kadar uzanan topraklarda kurut, özellikle göç ve savaş zamanlarında, avcılık sırasında halkın yanlarında taşıyarak yedikleri, doyurucu, tok tutan ve sağlıklı yiyeceklerindendi.


Türk halklarının geleneksel yiyeceği olan kurut, farklı yapılış tarzı ile de bir birlerinden ayırt edilir. Kurut suyu süzülmüş süzme yoğurttan yapılır. Süzme iyice ele yapışmayacak kıvama gelene kadar yoğrulur. Daha sonra küçük parçalara ayrılarak yuvarlak şekil verilir. Yuvarlanmış topçukları çiğ üzerinde veya ağaç örgülü sepetlerde açık havada kuruturlar. Kurutulmuş kurutları bir bez torbaya koyup asarak saklarlar. 


Kurutun diğer bir türü ise saatlerce kaynatılarak pişirilen sütten yapılır ve adına haşlanmış kurut denilir. Kurutun bu türü genelde çorba veya sulu yemeklere katmak için hazırlanır.


Kurutun en yaygın geleneksel türü koyun, keçi ve inek sütünden yapılır. Kazakistan’da kısrak sütü ile yapılan kurut da yaygındır. Yoğurdu gölge bir ağacın dibinde bir bez torbaya doldurup suyunun tamamen damlayarak düşüp katılaşmasına kadar asarak bekletirler. Bu işlem günler sürer. Elde edilen süzmeye yuvarlak şekil vererek kuruturlar. Kurutun tuzla yapılış nedeni ise çabuk bozulmasını önlemek içindir. Güneş ve rüzgârla kuruyan kurutu uzun süre açık havada bırakırlar. Bunun nedeni ise ne kadar sert ve kuru olursa o kadar saklama süresi uzar. Uzun süreli göçlerde bunun önemi büyüktür. Kurutun muhafaza ediliş şekli her tür şartlara uygundur. Yazın en sıcak günlerinden, kışın en soğuk şartlarına kadar dayanıklıdır.


Yuvarlak şekli hem göze, hem de damağa hitap eder. Şekli ve yapımı açısından her halkta ayrı farklılık göstermektedir. Kimi halklara göre büyüklüğü en fazla kaysı kadarken bazı halklarda daha büyüktür. Başkurt Türkleri’nde ise büyüklüğü şeftali kadardır.
Kuruta bazı bölgelerde, bazı halklar kendi damak zevklerine göre şeker, bal, yarma da ilave ederek çeşitlilik yaratırlar. Kurutun diğer bir özelliği de mide bulantısı ve kusma gibi rahatsızlıklara iyi gelmesidir.
Nesilden nesile aktarılarak asırlardır süre gelen bu yemek geleneği günümüzde de devam etmektedir. Şimdilerde de kurut tıpkı eskide olduğu gibi uzun yolculuklarda ve kış için hazırlanan erzakların içinde en başta gelen yiyeceklerdendir.

KURUT (YOĞURT KURUSU)

Malzemeler: Yağlı süt 10 kg, yağsız süt 10 kg, l kâse yo­ğurt mayası

HAZIRLANMASI:10 kg yağlı süt ile 10 kg yağsız süt karıştırılıp kaynatıldıktan sonra beklemeye bırakılır. Ilık hale gelince mayalanır. Ertesi gün hazır olan yoğurt bez bir torbaya dökülür. Suyu süzüle­ne kadar birkaç gün torbada bekletilir. Bü­yükçe bir kaba alınarak biraz tuz eklenir. Katı kıvama gelmiş olan yoğurt, ceviz büyüklü­ğünde şekil verilerek tepsilere dizilir. Üzerleri ince bir bezle kapatılır ve güneşte kurumaya bırakılır. Kurut, kış aylarında suyla eritilerek yoğurt yerine kullandır.

kurut Kırgızlarda yoğurtu kaynatarak yapılıyor yani çökelek kurutu yapılıyor,

Gümüşhane’den şöyle bir tarif var:

Kurut’u ; yoğurdu süzdürüp katılaşmaya yüz tuttuğunda işkembenin futbol topu gibi olan kısmını işkembeden ayırır ve yoğurdu onun içine basar ağzını da sıkı sıkı bağlarlar. Daha sonra içi süzme yoğurt dolu işkembeyi iyice tuzlayıp rüzgalı bir dala asar orada kurumaya bırakılır. Yiyeceğiniz zaman sıcak suda ıslatır peynir gibi kesip yenir veya yayıkta çalkama yapıp ayran gibi içilir.
Özbekçe bir kurut tarifi var, aşağıda da Türkçesini okuyabilirsiniz:

Siyirdi sovib, sutini pishirasizda, sovigandan keyin unga ozgina qotiq solib, uyutib qo’yasiz. Bir kunda haligi sut qotiq bo’pqoladi. Qotiqni lattadan qilingan xoltaga(ayronxolta) solib qo’yasiz. Suvi sirig’ib og’ip ketadida chakki bo’pqoladi. Qurut qilish uchun anashu chakkiga tuz qo’ship, keyin jonggoxtay jonggoxtay qip dumalaq qilasizda sevatka sop quritip qo’yasiz. (Alashaqshaq jepketmasligi uchun sevatti ustini jovip qo’yasiz) 3-4 kunda qotip qoladi. Keyin chuqur sevatchaga sopqo’yasiz. Toshtay qotib qoladi.

Sığırı sağıp, sütünü pişiriliyorsunuz, sağdıktan sonra ona azıcak yoğurt koyup, uyutuyorsunuz, bir günde süt yoğurt olup çıkıyor. Yoğurtu bezden yapılmış ayran torbasına koyup asıyorsunuz, suyu damlayıp akıp gidiyor ve katılaşıyor (süzme yoğurt haline geliyor),
Kurut yapmak için bu süzme yoğurda tuz katıp, sonra ceviz gibi ceviz gibi yuvarlaklar yapıyoruz ve kerevete/kiremitliğe koyup kurutuyorsunuz.(börtü böcek gelmesin diye üstünü örtüp koyuy
oruz) 3-4 günde katıp kalıyor, sonra bir kaba koyuyoruz, taş gibi katıp kalıyor.

necdetbuluz@gmail.com

www.facebook.com/necdet.buluz

Peki Küreselleşme Kimin İçin?

Peki Küreselleşme Kimin İçin?

Ulaşım, iletişim ve kaçınılmaz küreselleşme…

Küreselleşme, teknolojik ulaşım ve haberleşme alanlarında meydana gelen değişmeler sonucu bütün dünyanın ekonomik, politik ve kültürel anlamda bütünleşmesini ifade ediyor. Ulaşım bütünleşmeyle ilgili ilk önemli aşamaydı…

M.Ö.3000 yıllarında Rusya’nın güneyinde tekerleğin kullanılması ardından M.Ö.2500 yıllarında at’ın binek hayvanı olarak insanlığın istifadesine sunulması giderek zorba ve talan ekonomisinde kullanılması ulaşımla ilgili buluşların başlangıcıydı. Dünyanın global bir köy haline gelmesi atla başlıyor.

Bilim devrimi yani buhar gücünün bulunması, katı ve sıvı yakıtların ulaşımda kullanılmaya başlanması ile yeni teknolojik gelişmelerin ortaya çıkması ise ulaşımda dönüm noktası olmuştur. Telefon, telgraf ve telsiz bulunmasıyla iletişimin teknik boyutları daha da geliştirilmiştir.

Çeşitli düşünürler iletişim kavramı üzerine görüş ileri sürmüşlerdi. 19.yy sonunda insanların yönetimini de kapsayan gelişmelerle ilgili ilk kuramsal açıklamalar liberal görüşün savunucusu Adam Smith’e dayanmaktadır. Smith “Bırakınız Yapsınlar”ın Cosmopolis’inde bolluk ve büyüme için işbölümü ve iletişim olanaklarının gelişmesini varsayıyordu.

1789 Fransız Burjuva Devrimi ulusal bütünleşme adına bu gelişmeyi daha da özgürleştirmişti. 18.yy liberalizmin, 19. yy ise iletişimin temel teknik sistemleriyle serbest değişim ilkesinin yaratıldığı insan topluluklarında bütünleştiriciliği etken sayan görüşün başlıca kavramlarının doğuşuna tanık olmuştur: İşbölümü, ağ, gelişme, yığınların yönetimi…

Saint Simon iletişimde anahtar bir kelime olan ağı toplumsal-fizyolojik açıdan organizmal bir düşünce olarak ortaya atıp insan ve iş yönetimine geçişte toplumsal örgütleniş biçimlerinin ipuçlarını veriyordu. Ağ örgüsü ya da dokusu endüstriyel işletimde sistem olarak tanımlanır.

kure2

Herbert Spencer, organik bir sistem olarak tanımlanan iletişimle ilgili bu yaklaşımı geliştirip işlevini açıklığa kavuşturdu. İşlevler belirlenip, parçaların birbirine bağımlılığı organizma toplumunun somut örneği. İletişim sisteminin iki bileşeni dağıtıcılık ile düzenleyicilikti. İlki dolaşımı sağlarken ikincisi de egemen merkezin çevresiyle olan karmaşık ilişkilerinin yönetimini sağlamaktadır. İkincisi merkezin kendi etkisini yayabileceği medyasıdır. Yöntemler ise bildiriler, sondalamalar, basın, posta, telgraf, basın ajansları vs.

İletişimle ilgili üçüncü kavram gelişmedir. Saint Simon’un öğrencisi Auguste Comte Spencer’in görüşlerine yaklaşır. Fizyolojik gelişme yasaları ve işbölümüyle ilgilenmiştir. Tarihi teolojik yani düşsel, metafizik yani soyut ve pozitif yani bilimsel 3 döneme ayırdı. Sonuncusu bilim çağıydı. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra medyalara stratejik bir rol veren gelişme anlayışıyla canlandı. Siyasal coğrafya ve jeopolitik temeller ise 1897’de Alman Friedrich Ratzel tarafından atıldı. Gücün mekansal boyutuna ilişkin bu düşüncede mekan yaşamsal mekana dönüşür. Ağlar ve devreler ülkeye can verir. “Devlet toprağa demirlenmiş bir örgüttür” der Ratzel. Ülkedeki organizmal ilişkilerle ilgileniyordu. Değişim, etkileşim, devingenlik vs. yaşamsal enerjinin dışavurumudur.

kure

Saint Simon’ın görüşleri planlı ve kısmen bilimsel örgütlenmiş bir toplumdan burjuva toplum yapısına ilişkin kuramlara evrildi. Comte’un bilgi yoluyla toplumun dönüşümüne inanan öğretisiyle Spencer’in herşeyin kendiliğinden gelişeceğine inanan ve toplumu biyolojik organizmaya benzeten organik toplum kuramı ile çözümlenemezdi.

Ekonomik, politik, askeri, teknolojik güç odakları, yeni dünya düzenini ve küresel ilişkileri düzenleyen otorite dünyayı yöneten egemen güçtür diyordu Antonio Negri.

Egemenliğin biçimi değişti, birçok unsuru barındırıyor şimdi. Bunun araçları da ulusal ve ulus üstü kuruluşların organlarıdır. Emperyal egemenlik yani otorite ABD önderliğinde gayri resmi biçimde paylaşılmıştır aslında. Thomas Jefferson gibi federalist yazarlar ABD ideolojisinin babalarıdır. Antik dönem özellikle Roma İmparatorluğu’nun emperyal modelinden esinlendiler. Onlara göre iktidar ağ içinde etkili bir biçimde dağılmalıydı. Bütün dünyaya hükmedecek şekilde sınırlar kaldırılmalıydı. Mekansal sınrılarla birlikte zamansal sınırlarda öyle; tarih, kimlik, geçmiş vs. askıya alınıp mevcut durumlar sonsuz kılınmalıydı. Hatta yönetim doğrudan insanlar üzerinde etkili kılınmalıydı.

kure3

Foucault’a göre bu durum otoriter toplumdan kontrol toplumuna geçişti. Üretim biçimleri, dağıtım, adetler, gelenekler vs. bu mekanizmanın komut ve aygıtlarıyla düzenleniyordu.

İletişim sistemleri ve enformasyon ağları yoluyla iktidar beyinleri ve bedenleri de kontrol altına alıyordu. Bu yeni egemenlik kurma aracını Foucault, “Biyo-İktidar” olarak kavramlaştırmıştı.

Kapalı ekonomiden Pazar ekonomisine geçiş 12.yy’dan sonra başlamıştı. İnsanlığı birleştiren binlerce yıllık din ve tanrı olgusunun yerini pazar ekonomisinde para almıştı. Para, bankalar, faiz vs. dinsel açıdan bir çelişki gibi görünüyordu ancak para ile tanrı imgeleri arasında bir denge oluşturularak egemenlik tepkiyi azaltarak sürdürülebilirdi. 14.yy’da yoksulluğa isyan edenler tarafından bu imajın sarsılması gerçeğe dönüştü. Günümüzde kitle iletişim araçları yeni ideolojik silahıdır iktidarların.

Kitlesel iletişim toplumları etkileyen yeni olgudur. 20.yy başından itibaren gelişen kitle iletişim araçları insanların ilgi alanlarını biçimlendirdi. Siyasi sistemleri etkileyen önemli bir güç haline geldi.

W.Lippman “Kamuoyu” isimli kitabında “kafalarımızın içindeki resimler” kuramıyla kitle iletişim araçlarının üstün gücü ve etkisine dikkat çekti. Harold D.Laswell’in “Dünya Savaşında Propaganda Teknikleri” ve A.J.Mackenzie’nin “Propaganda Boom” adlı kitaplarında ise özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Birinci Dünya Savaşındaki propaganda çalışmalarına yer verilmişti.

İletişimle ilgili çalışmalar özellikle askeri ve politik kaygılarla başlamıştır. Bu alandaki çalışmalara öncülük yapan kurumun ABD’nin “Ordu Enformasyon ve Eğitim Bölümü Araştırma Birimi” olması dikkat çekicidir.

Geniş halk yığınlarını denetim altında tutma, biçimlendirme, yönlendirmede kitle iletişim aygıtları yararlanılan etkili bir güç olmuştur.

1929’daki dünyanın içine düştüğü ekonomik krize karşı ABD “New Deal” adlı bir program geliştirmişti. Borsa, bankacılık ve ticaret sektörlerini vuran kriz için uygulanan programın halka benimsetilmesinde iletişim alanında yapılan çalışmalar ve kitle iletişim araçları kullanılmıştır.

ABD’nin dünyaya empoze ettiği yeni sosyal devlet anlayışının geliştirilmesi şeklinde ekonomik anlayış aslında kapitalizmin uluslar arası düzeyde rekabet edebilmesini amaçlıyordu. ABD bu gelişmeyle sosyalizm karşısında kapitalist sistemi test etmek ve kapitalizmin iç işleyişinden kaynaklanan sorunların ertelenebileceğini göstermek istemiştir.

Böylece ilk kez ABD öncülüğünde kitle toplumu, kitle kültürü, tüketim ve refah toplumu kavramları 1945 sonrasında kapitalist ekonomiyle birlikte ABD’nin tanımlanmasında başvurulan yaygın ve çekici kavramlar haline getirilmişlerdir. Batı’nın öncülüğünü de 1930’lardaki bu toplumsal sistem sayesinde ele geçirmiştir yani ABD. Batı’nın iletişim alanındaki kuramsal çalışmalarının bu öncülükteki rolünün de etkisi olmuştur. Kimdi bunlar, sayalım; Phillippe Gaillard, Jean Luc Pouthier, Paul Verschave, Joseph Pulitzer vs.

İletişim, toplumsal yaşamın başından bugününe kadar her alanda ve koşulda görülen bir toplumsal eylem olmuştur. İnsanın doğa ile ilişkilerinden doğan sınırlarını aşıyor en sonunda toplumlararası boyuta taşıyordu. Atla başlayan globalleşme böylece akıl almaz boyutlara ulaşıyordu. Küreselleşme ise teknolojik gelişme ve bilgi toplumunu doruğa ulaştırdı. Ülke ve uluslar arası alanda serbest piyasa ve serbest ticaret yaygınlaşmış, dünya ticareti artmıştır. Ancak gelişmeler istihdamı ise olumsuz etkilemiştir.

Teknolojik ağlar sadece üretimi değil, iletişimle birlikte sosyal yapıları da etkiledi. Doğal sınırlar ortadan kalkıyor, dil, aile, ülke gibi aidiyetle ilgili öğeler önemini kaybediyordu. Eski Roma, Batı’nın bugünkü kimliğini kazanmasında pay sahibidir. Çünkü Roma uygarlığı batı toplumları için bir dünya imparatorluğunu ifade etmekteydi. Bugün ABD için kullanılan yeni imparatorluk tanımlamasında olduğu gibi. Çünkü Roma askeri ve politik üstünlüğünü üretimde söz sahibi olması sayesinde kurmuştu. Örgütlenme biçimiyle, toplumsal ilişkilerdeki rolüyle, kurduğu iletişim biçimiyle tıpkı bugün ABD’nin yaptığı gibi egemenliğini kurumsallaştırmıştır. Yves Renouard “Haberleşmenin Gelişimi” adlı eserinde Roma’da bu amaçla “Cursus Publicus” isimli çağının en ileri iletişim sisteminin varolduğunu belirtmişti. Muazzam bir yol ağı üzerinde kurulu bir sistemle adeta “bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü doğrulanırcasına askeri ve idari amaçla geliştirilen yollar çöllerin içlerine kadar uzanıyordu. Roma’nın geliştirmiş olduğu haberleşme sistemi bundan ibaret değildi. Julius Sezar döneminde “Acta Senatus”a ait tutanaklar halkın görebileceği yerlere asılıyordu.

İtalyan Komünist Partisi kurucusu marksist kuramcı Antonio Gramschi tarafından kullanılmıştır ilk kez “hegemonya” kavramı. Bir devletin diğer devletler üzerindeki gücünü, otoritesini, aynı zamanda devletler arası ilişkilerde ekonomik, politik , toplumsal, kültürel, ideolojik bakımından bütünlüğü ifade ediyor.

Yani hegemonya “emperyalizm” kavramıyla içiçe geçmiş kavram. Büyük egemen güçleri ifade ediyor. Örneğin 15.yy. da Portekiz ve 16. yy. da İspanya sömürgeci politikası nedeniyle dünyanın “hegemon güç”leri idiler. 17.yy.da Fransa, 18-19. yy da İngiltere, 20. yy da ABD hegemon güç haline gelmiştir. Emperyalist batının dünyada egemenlik kurmasıyla toprak işgallerinin nedeni belliydi. En önemlisi de ekonomik nedenliydi. Tekelci sermaye için yatırım, pazar, hammadde, nüfus alanları yaratmak amaçlanıyordu. Emperyalizmin marksist bakış açısıyla ilk ciddi yorumu 1916’da Lenin tarafından yapıldı, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı kitabında. Lenin, emperyalizmi kapitalizmin tekelci aşaması olarak görüyordu. Marksistlerle beraber bazı klasik ve liberal ekonomist düşünürler de emperyalizmin nedenleri üzerine görüşlerini dile getirdiler, David Ricardo, Adam Smith, John A.Hobson bunlardan birkaçıydı. Örneğin Hobson “Emperyalizmin Ekonomik Anakökü”nde yervermiştir.

Makhiavelli, Bacon ve Hitler’in yorumları egemenlik kurma isteği üzerinedir. Stratejik ve güvenlik amaçlı yayılma, bölgelerle başka ülkelerdeki yönetimleri elegeçirme isteği de başka bir nedendi. Azgelişmiş ülkelere yapılan yardımların arkasında emperyalist amaçlar yattığı kabul edilmektedir.

Emperyalizmin önemli aşamalarından birisi Amerika kıtasının keşfedilmesiyken ikinci aşama endüstri devrimiyle gerçekleşiyordu. 16.yüzyılda Avrupa’da başlayan makina devrimi yerini 18.yy’da tarımsal üretimin makine ve fabrikalara evrilmesiyle teknolojik devrime bırakıyordu. Çok uluslu şirketlerin tekeline geçen bilimsel ve teknik buluşlar ve gelişme “teknolojik” devrimin zeminini hazırlamıştır. Hem toplumsal ilişkileri hem de yapıyı etkileyen büyük değişimler getirmiştir. Bugünün neo-emperyalizm’ine giden sürecinin temelleri işte bu dönemde atıldı. Asıl sömürü toprak işgallerinin olduğu 15.yy’da değil kitle iletişim araçlarının ülkeleri, kültürleri, dili, aileyi hatta giderek özgürlükleri ortadan kaldırdığı 19.yy’da başlamıştır. Genişleme politikalarının önemli adımı iletişim teknolojilerinin ve buluşlarının ortaya atıldığı son 200 sayılır.

1945’te hukuk ve kurumlarıyla oluşan “yeni dünya düzeni” aslında devletler arasında yapılmış bir anlaşmaydı. Bütün ilişkiler hegemon güçlerin kontrolü altında kurumsallaştırılmıştır. Bu hegemon güçlerin çıkarları için kullandığı sözde meşru bir araç olmuştur.

Emperyalizmin bir aşaması olan küreselleşme kavramı, Ellen Meiksins Wood’un sözleriyle “günümüzde solun boynuna dadanmış en ağır ideolojik albatros”. Sınıf ve devlet iktidarına ilişkin öne sürülen liberal ekonomik, sosyal, kültürel bütünleşme ve tektiplilik. Hatta daha da ileri gidip bir alternatifsizlik, ideolojik bir bozgunculuk yaratıyor.

Emperyalizmin gelişmesi birinci dünya savaşı sonrası keynesyenlik, dünya kapitalizminin gelişimi ve 3.dünya ülkelerinin doğuşu gibi bazı değişmelerin sonucu ortaya çıkıyordu. Marx, küreselleşmeye giden süreçte kapitalist üretim biçiminin temelini, dünya sermayesi tarafından atılmasına bağlıyordu. Küreselleşmeyi emperyalist yapan ise pazar kavgasıydı. Bunun sonucunda üç emperyalist blok ortaya çıkmıştı: Avrupa Birliği, Japonya ve ABD.

Aslında önceleri azgelişmiş ülkeler lehine gerçekleştirilen dünya ticaretinde haksızlığa ve rekabete neden olan döngü çok basitti; Petrol ülkeleri paralarını yüksek faizle batı bankalarına yatırıyor, batılılar da borç olarak azgelişmişlere veriyorlardı. Bunun sonucunda dünya ticareti ihracat maliyetleri nedeniyle azgelişmişler aleyhine işliyordu. Yani ulusal sermayeye kıyasla küresel sermaye sahipleri daha fazla kazanıyorlardı.

1989’da The National İnterest dergisinde “Tarihin Sonu mu?” adlı bir makale yazan futurist yazar uyama küreselleşmenin göstergelerinden biri olan Sovyetler Birliği’nin dağılmasının kapitalizmin nihai zaferi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD’nin hedefi yeni güç odaklarının ortaya çıkmasına engel olmaktır. Küreselleşme 3 denge üzerine kurulmuştu: Klasik ABD öncülüğünde uluslar arası denge, çok uluslu şirketler ve ulus-devletler arası denge, süper zenginler ile diğer ikisi arasındaki denge.

“Süper Piyasalar” denilen özellikle borsa oyunları ile uluslar arası pazarın kontrol edilmesi amaçlanıyordu.

Emperyalizm nedir? Sefalet, hastalık, zulüm, ölüm… Anlamı bu. Sömürgeciler toprakları işgal ediyordu, emperyalistler ise mali sermayeyi savaşla birlikte sokuyor. Aynı şey olmadıkları ortada. Yeni dünya düzeni, küreselleşme ve en sonunda emperyalizm ulusal boyutta sonuç olarak ciddi bir tehdide dönüştü. Milliyetler sorunu, yurtseverlik, ulusal çıkarların korunması, vatanın savunulması gibi burjuva ideolojik argümanlara yönelen yaklaşımlara dikkat çekti.

Buna karşılık, oysa, küreselleşme karşıtları dünyanın yüzde 20’lik azınlığı karşısında büyük bir kesimi temsil ediyor. Çevreciler, feministler, anarko sosyalistler, yeşiller, faşizm karşıtları eşcinseller, vicdani redçiler, pasifistler, savaş karşıtları, ırkçılık karşıtları, otonomlar, sendikalistler vs. insanlığa kaçınılmaz bir süreç olarak empoze edilmeye çalışılan küreselleşmeye karşı.

Öte yandan kapitalist enternasyonalciler ise ulus-devletlerin parçalanmasını gizliden gizliye savunurlarken sadece karlarını düşünmekte. Yerelleştirme ve özelleştirme politikalarının altında bu neden yatıyor çünkü. Her ulus-devlet dünya ticaretinden ve yatırımlardan, teknolojilerinden daha çok pay alma yarışında birer rakip olabileceklerdi.

Bu yüzden devletler küçültülmeli hatta eritilmeli idi. İMF, Dünya Bankası gibi küresel kuruluşlar vasıtasıyla güçleri zayıflatılmaktadır aslında. Ki ulusal sınırlar kolayca aşılabilsin. İletişim ve ulaşım alanındaki teknolojik ilerlemenin doğurduğu küreselleşme piyasalar arasındaki ulusal sınırları kaldırdı. Yatırım, istihdam, üretim, gelir ve pazarlama ile ilgili kararlar hatta yönetim süreçleri çok uluslu şirketlerin ellerine geçmiştir. Küreselleşmeye karşı günümüzün yeni toplumsal hareketlerinin karakteri kadın, çevre, demokratik talepler vs. biçiminde ortaya çıkıyor.

Gelecek üzerine yazanlar dünyanın “medeniyetler çatışmasına” doğru gittiğini ileri sürüyorlar. İnsanlık dünyanın bütünleşmesine karşı değil, çıkar gruplarının oluşmasına karşıdır. Bu gruplar bütün dünyaya egemen olmanın derdindeler ve Anglo-Amerikan modeli dediğimiz yeni anlayışı savunanlar Avrupa sosyal modeline karşı da ucuz işgücü, az gelir, minimum sosyal haklar istiyor. Çok uluslu şirketler ve holdinglere her türlü olanaklar sunulurken, bunlar da devletleri kontrolleri altlarına almaktalar.

George Bush ve soğuk savaş döneminden kalanların bütün kaygısı iktidarlarını antagonizmalar yaratarak sağlama almak. ABD diasporaları, AB, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkeleri kendi hegemonyası için tehdit görüyor. Tıpkı Eski Romalıların başkalarına yaptıkları gibi. Roma da demokrasi perdesi altında kendi dışındaki barbarların birleşmesine engel olmayı hedeflemiyor muydu? Bush evangelizminin altında yatan gerçek ekonomik çıkarları din düşmanlığı ile süsleyerek dünyanın tepkisini dindirmeyi denemekten başka bir şey değil. Belli ki Afganistan modeli Irak’ta da denenmiş oldu. Şimdi dünyayı yönetmek için uygun global politik strateji devletleri düşman görerek en büyük parçalanmayı sağlamak. ABD’nin İran ile Irak arasındaki savaşta gizlice İran’a silah pazarlaması da bu amacın görünen yüzüydü. 1990’ların başında tecrit ve çifte çevreleme şeklindeki Ortadoğu politikasının kendi çıkarlarına dönük olduğunu göstermiştir. Demokratik, reformcu ve devrimci muhalif kitlelere karşı ABD kukla hükümetlerle, askeri diktatörlükleri açık ya da gizli desteklemiştir.

Küresel siyaset üzerindeki etkisi sadece bugüne dayanmayan ABD her dönem kendine yeni hedefler, yeni haydutlar yaratmıştır. 1925’te Monroe doktriniyle “Amerika amerikalılarındır” ilkesini ortaya atıp sonra bu savı 1948’de yardım altında Avrupa kıtasına taşıdılar. Bu paketlerin yerini sonraları Amerikan karargahları ile garnizonlar ve müdahaleler almıştır. Neo-Emperyalizm’in mührü değişik doktrinler halinde zaman zaman bütün kıtalara vurulmuştur. Hem de başkanlarının ya da üst düzey görevlilerinin adlarıyla anılır: Marshall, Truman, Eisenhower, Nixon, Ford, Carter, Clinton doktrinleri ABD’ye çıkarları için ilan ettikleri hassas ve kritik bölgelere müdahale hakkı tanımaktadır. Bu açıdan 4 Temmuz 1492 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin özgürlüklere dokunan eşitlik sağlamayan devlet varlık nedenini yitirir, böyle bir devlete karşı mücadele meşruiyet kazanır demesi de ilgi çekicidir. 1980’lerin başında ABD Pakistan aracılığıyla Afganistan’da sonra dan bomba yağdırdığı mücahitleri Sovyetler ve komünist Afgan hükümetine karşı silahlandırmıştır. Batılı yahudi düşmanlığı ise dün anti-semitizm iken yerini önce bütün dünyada komünizme bugün ikiyüzlüce müslüman düşmanlığına bırakmıştır ama bugün Irak’ta asıl sergilenen nedenin neo-emperyalistlerin Ortadoğu ile ilgili çıkarlarının olduğu açıkça görünmektedir. İsrail’in ABD destekli fiziki olarak da ördüğü duvarın Berlin duvarından ne farkı vardır, ABD ve İngiliz çıkarlarının korunmasından öte?… İşgal edilen topraklarda İsraillilerle Araplara farklı farklı yasalar uygulanmaktadır. İkinci dünya savaşından sonra Dünya Bankası ve İMF gibi kurumlar aracılığıyla özellikle ABD ve İngiliz ekonomilerini korumak için hazırlanan planlar günümüzde küresel güç odaklarınca soykırıma varan yöntemlerle korunuyor.

Söz konusu güç odaklarının en büyük silahı askeri müdahalelere başvurmadığı yerlerde borsa, bankacılık sistemleri vs. demiştik. Küreselleşme bütün dünyada azgelişmiş ülkeler için özelleştirme, sosyal harcamalarda azalma ve çevre kirliliği demek. Bunların yerine büyümede yavaşlama, döviz ihracı, hisse senedi alım satımı gibi gelişme sağlamayan dolaylı yatırımlarda artış demek. Kriz demek.
Her yönüyle elektronik iletişimle bağlantılı olarak ortaya çıkan mali küreselleşmenin salt parasal alandan daha geniş ekonomik ve kültürel alanlara yayılması yönetim ve pazarlamacı kuramcılar tarafından tezgahlandı. “evrensel tekbiçimlenme” yani ihtiyaçların ortaklaşmasına, rekabete, pazarların tüketim için strajik olarak planlanmasına ve iletişim aygıtlarının bunlar için kullanılmasına 1983’te vurgu yapan ABD’li Theodor Lewitt bir ilktir.

Kanadalı coğrafyacı ve politik iktisatçı Harold Adam İnnis’in şu sözleri unutulmamalıdır: “İletişim teknolojisi siyasal ve ekonomik süreçlerin temelidir”. Dünya artık kaçınılmaz bir şekilde açık ekonomide bankacılık, döviz alışverişi , tröst ve borsa gibi araçlarla emperyalizm ve tekelci büyük burjuvazinin hegemonyasına girmiştir.

Peki küreselleşme kimin için?

Dün iki kutuplu olan bugün ABD’nin tek süper güç olarak kaldığı dünyada 2 bin yıllık gelişmenin son 20 yıla sığdığı değişimler yaşandı. Ancak dünyanın en zengini ile yoksulu arasındaki fark gittikçe büyüdü. Küreselleşme bütün dünyaya eşit zenginlik getirmedi. En zengin ülkeler ülkeler üretimin yüzde 86’sını, en fakirler yüzde 1’ini üretiyor şimdi. Yani ilk yüzde 20 ile son yüzde 20’si. General Motors’un, Exxon Mobil’in vs. yıllık ciroları Danimarka’nın, Avusturya’nın bütçelerinden büyüktür. 3 kişi toplam 48 ülkenin gayri safi milli hasılalarından daha fazla servete sahip. Dünyanın en zenginleri ise topu topu sadece 20 kişidir. Chossudovsky’nin deyişiyle yeni dünya düzeniyle küreselleşme, küresel soygunun bir “maske”siydi. Tıpkı eski dünyanın mitleri gibi.

Öte yandan denetimsiz teknolojilerle doğa hızla tahrip ediliyor. Azgelişmişlerle hegemon güçlerin kaynakların kullanılmasına ilişkin olanak, amaç ve çıkarları başka başka. Dünya’ya en fazla zehiri salanlar kullananlar da yine dünyayı yöneten aynı güçler. Rio’da, Seattle’da Porto Allegre’deki büyük tepkiye rağmen doğanın katledilmesi asit yağmurları, ozondaki delinme, iklim değişikliği, küresel ısınma, orman yangınları, deniz kirliliği vs. son hızla sürüyor. 2 milyar insan açlıkla karşı karşıya. 2,5 milyar insan sağlık hizmetlerinden yoksun.

Baudrillard, Lyotard ve uyama gibi geleceğe ilişkin yazanlar karamsar tablolar çiziyor. Bugün toplum ve doğa adına bütün değerler hızla aşınmakta. Günümüzde Jean Jacques Rousseau’nun bireyin toplumsal uyumunu içeren yasal önermeleri değil ama egemen güçlerin bireyci kuruluşlarının Dünya Ticaret Örgütü’nün, OECD’nin vs. prensip ve dayatmaları geçerli oluyor. Para merkezli bu kuruluşlar bu yüzden doğayı, insanlığı daha aymazca yok edebiliyor. Küreselleşme yanlıları bunu istiyor.

TAMER UYSAL

 https://tameruysal.wordpress.com

TAMER UYSAL KİMDİR?

1965’de Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini Bursa’da yaptı.

Çocukluğu Demiryolu altındaki mahallelerde geçti. Çınar Lisesi’ni bitirdi. 1988 yılında Ege Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu şimdiki adıyla İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Uludağ Üniversitesi’nde geçen memuriyet yılları içinde Nilüfer Ticaret Lisesi’nde öğretmen stajyerlik yaptı,genç beyinlerle tanıştı. Ancak yasalar öğretmenlik yapmasına engeller koydu.  Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde Basın ve Halkla İlişkiler biriminde görev yaptı. Belediyedeki görevinden 2015’te baskılar ve siyasi uyuşmazlık gibi nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Ayrıca Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü mezunudur. Türkiye çapında bazı dergilerde yayımlanmış, yazı ve şiirleriyle yayımlanmamış şiirleri vardır. Bursa’daki bazı yerel radyolarda (radyo mix, radyo press …) 1995-2000 arası kültür-sanat ağırlıklı programlar yapan Uysal, Ticaret gazetesinde çeşitli konularda zaman zaman konuk yazar olarak yazılar kaleme aldı.

Türkiye çapında yazı ve şiirleri; Aykırı Sanat, İmgelem, Yoğunluk, Amigra, Güney Kültür Sanat, Lacivert Sanat, Şehir Kültür Sanat, Öner Sanat, Olay vs. gibi basılı dergi ve gazetelerde yayımlandı. Bunun yanında birçok e-dergiye de metin vermekte.