kategori Arşivleri: Güncel

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Sakarya'da

Toprağımız Vatanımız Duygularımız bir ekmeğimiz aynı buğdaydan suyumuzu aynı pınardan. Farklılıklar ile birlik olmak en büyük erdemdir.

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Sakarya Medya Derneğinde

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Sakarya Medyası Derneğini Ziyaret ederek Sakarya Medyası Derneği Başkanı ve Sakarya Medyası Genel Yayın Yönetmeni Mehmet SAĞLAM ,Sakarya Medyası Derneği Başkan Yardımcısı Habervole Genel Yayın Yönetmeni Fehmi DUMAN ‘ın sorularını cesurca cevapladı

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Sakarya’da Liberal Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı  Haluk Avcı ‘yı makamında ziyaret edip Partilere Hazine yardımını konuştu.

   

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Sakarya Medya Derneği Başkanı ve BTP İl Başkanı hem Siyasetçi hem Gazeteci hem Esnaf   Mehmet Sağlam ile Sakarya siyasetini konuştu.

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz  Sakarya Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Yenihaber gazetesi Yayın Yönetmeni  Sezai Matur ile hoş sohbet eşliğinde Sakarya’yı konuştu.

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz  Sakarya Sürücü Eğitimcileri Derneği Başkanı ve Aktif Sürücü kursu kurucu Müdiresi Belgin Demirok ‘u makamında ziyaret etti

Yeni Dünya Partisi Genel Başkanı Emanullah Gündüz Birkaç gün Sakarya’da olacağız. Mardin’in kavurucu sıcağından sonra serinlik yeşillik iyi olacak.

Ardahan Valisi Mehmet Emin Bilmez tahıl hasadı yaptı

Ardahan  Valisi Mehmet Emin Bilmez, Ardahan ovasında tahıl hasadı yapan çiftçilerin bir gününe eşlik etti.

Hasat yapan çiftçileri tarlada ziyaret eden Vali Bilmez, Ardahan da havaların aşırı sıcak gittiği şu günlerde çiftçilerle birlikte tarlaya indi. Çiftçilerle birlikte tarla topladı, patos attı. Tarlada çiftçilerle birlikte çalışan Vali Bilmez, çiftçilerin sofrasına da eşlik etti. Çiftçiler, Vali Bilmez’e, yer sofrasında soğuk karpuz ikramında bulundu.

Çiftçilerle yaptığı sohbette, her zaman halkla birlikte olacağını ve tüm Ardahan halkının hizmetinde olacağını vurgulayan Vali Bilmez, Ardahan’ın sorunlarını ve çözüm önerilerini yerinde görerek hizmet etme arzusunda olduğunu belirtti.

Çiftçilerle yaptığı sohbetin ardın Vali Bilmez şöyle konuştu: “Bölgemizde hasat dönemi olduğu için çiftçilerimizi ziyaret edelim istedik. Bölgemizde diğer illere göre yaz mevsimi biraz kısa hal böyle olunca da çiftçilerimiz ekin zamanı yoğun bir tempoyla çalışıyorlar. Bizde serhat şehrimiz güzel Arhan’ımızda sıcak bir yaz gününde çiftçilerimizin bir gününe eşlik edelim istedik. Onlarla beraber tarla topladık, patos vurduk ve çiftçilerimizle birlikte yer sofrasında kısa bir mola verdik.”

Tarlada çiftçilerle birlikte ekin kaldırıp, patos atan Vali Bilmez, bir günlüğüne bile olsa il ekonomisinin temelini oluşturan çiftçilerle birlikte olmaktan memnuniyet duyduğunu ifade etti ve bol hasatlar temennisinde bulundu.

Mehmet Emin BİLMEZ
Vali

        01.02.1966 tarihinde Bingöl ili, Solhan ilçesi, Mutluca köyünde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, orta öğrenimini Bingöl İmam Hatip Lisesinde tamamladı. Üniversiteyi Ankara Hukuk Fakültesinde okudu. 1989 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara Barosu bünyesinde avukatlık stajını yaptı.

        24.12.1990 tarihinde Elazığ kaymakam adaylığına atandı. 1 yılı İngiltere’de olmak üzere 3,5 yıl süren kaymakamlık stajından sonra, sırasıyla kaymakam olarak Rize-İkizdere, Elazığ-Ağın, Van-Muradiye ve Konya-Sarayönü ilçelerinde çalıştı. 2005 yılında Ankara ve Edirne’de 8 aylık kısa dönem askerlik yaptı. 01.09.2009 tarihinde İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü bünyesinde daire başkanı olarak atandı. İnceleme ve Soruşturma Daire Başkanı olarak üç yıl çalıştıktan sonra 15.04.2011 tarihinde aynı kurumda Genel Müdür Yardımcılığına atandı. 10.09.2016 – 21.06.2017 tarihleri arasında Mahalli İdareler Genel Müdürü Vekilliği yaptı.

        13.06.2017 tarihli ve 2017/10458 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Ardahan Valisi olarak atandı.

        Evli ve 3 çocuk babasıdır.

BAŞLANGIÇTAN İLK İSLÂM FETHİNE (646) KADAR     

Yukarı Kura boylarının, yazılı belgelerde anılarak “‘Tarih Çağı’na girmesi, “İlk Türklerden sayılan ve Sümerlilerle soydaş olan “yuvarlak başlı (Brakisefal), bitişken-dilli Hunilerin” torunlarının Van Gölü çevresinde güçlü bir devlet kurmaları zamanında görülmektedir. Sümerlilerin icat ettiği çivi yazısını kullanan, Van Gölü çevresindeki bu devletin ülkesine, Güney komşuları Asurlular, M.Ö.1280 yılından beri “Yukarı El-Ulke” anlamında “Ur-Artu” diyorlardı. Urartular ise baş tanrılarına göre kendilerini “Khaldi” diye anıyorlardı. Eski Van (Tuşpa) şehrini merkez edinen Urartulardan Kral II. Sardur (M.Ö. 753-735), Çıldır Gölü Güneybatısındaki Taşköprü Köyü kayalığına kazdırdığı buraların fethi­ni anlatan yazıtında, Çıldır-Ardahan ve çevresini, “Ukhiemani” beyliğinden aldığını anlatır. Başka bir yazıtında da Çoruh Irmağı boyunda (Bayburt’tan Batum’a kadar, Artvin ve Ardanuç dahil) “Kulhi” ad­lı güçlü bir kavmi yendiğinden bahseder. II. Sardur’un yazıtlarında yer alan her iki kavim de, Aryani (Ortaasya) kökenli kavimlerdir. II. Sardur’un oğlu Kral I. Rusa/Ursa (753-713) zamanında, Kafkaslar ve Karadeniz’in Kuzeyinde M.Ö.2000 yılından beri yaşayan ve sonraki Hazar ve Bulgar Türklerinin mensubu bulunduğu “Kıpçak-lar’m ataları olan “Kimmerlerin” ülkesi, aynı soydan gelen “Sakalar’in akınına uğramıştı. Saka (İskit) Türkleri M.Ö. 720 yılında Kimmerlerin Doğu kolunu Kafkas sıradağlarının Güneyine sürdüler. Sarı saçlı, kumral, gök gözlü Kuman/Kıpçak tipinde olan Kimmerlerin İskit Türkleri’nin önünde Kura, Çoruh, Araş ve Yukarı Fırat ırmakları boyuna yayılarak yerleşmeleriyle Ardahan’ı da içerisine alan böl­gede, Türklük hayatı başlamış oldu (M.Ö.720). İlk olarak Yunanca yazılıp M.S. V. yüzyılda Gürcü diline çevrilen “‘ Kartlis-Çkhovreba” adlı tarihin baş­larında Kimmerlerin gelip Ardahan’ı da içerisine alan Kafkasların Güneyine hakim oluşlarını anlatır. Makedonyalı İskender’in ordusuna karşı koyan “Yaman savaşçılar” dediği Kimmerlerin Ardahan yöre­sindeki “KamaraDağı’ civarında verdikleri mücadeleyi yücelterek anlatır.
M.S. 680 yılında İskit Türkleri, hükümdarları Bartatua öncülüğünde, çok kalabalık göçler hâlinde Kafkas geçitlerini aşarak, itaat etmeyen Kimmerleri Kızılırmak boylarına sürdüler.İskitlerin hükümdarı kışlık başkent yaptığı, Kura’a sağdan karışan Terter çayı boyundaki Partav ve­ya Barda şehrine adını vermişti. Sakalar’ın bütün Kura, Araş ve Çoruh bölgesine olan hakimiyetleri Heredot Tarihinde, Türklerin hakimiyeti diye gösterilmektedir. 
   
 

 ARDAHAN SANCAĞI BÖLGESİNİN 1080 FETHİNDEN SONRAKİ KISA TAKVİMİ  

1124 yılında Kıpçaklar Erzurum’daki Saltuklu Emirliğine bağlı Çavakhet’ten (Ardahan ve Artvin kesimi dahil) İspir’e kadar hudut sayılan yerleri alıp buralara yerleştirildiler. Böylece 1118 ve müte­akip yıllarda gelip yerleşenlere eski Kıpçak, 1195 ve sonrasında gelenlere ise yeni Kıpçak denmeğe başlandı. Bu çağda Ardahan-Ahıska Kıpçaklarının beyi “Beka” (Türkçe Böke/Ejder), Posof taki Cak-su Kalesinde oturuyordu. 1225 yılında Harezmşah hükümdarı Çelaleddin Mengüberti, komşu Müslüman ülkelere akınlar yaparak çok zararlar veren Apkaz-Gürcistan ordularını Haziran 1225’te Revan’ın güneyinde Gerni’de yenmiş ve Ardahan ile Kars’ı almıştı. 1239’da Moğol Cengiz İmparatorluğunun İran Genel Valisi Baycu Noyan, Ardahan’ı da içine alan bütün Araş ve Kura boylarını fethedip buraları Cengiz İmparatorluğu’na tabi kıldı. 1243 Kösedağ sa­vaşında yararlılığı görülen Caklı Sargis’e Ardahan ve Ahıska hakimliği verildi.   

     ¦¦ 1267 İlhanlı hükümdarı Abaka Han, kardeşi ile girdiği taht mücadelesinde çok yararlılık gösteren Caklı Sargis’e Ardahan ve Ahıska valiliğini verdi. Buralara Atabek Ülkesi denmeye başlandı. Atabek-lik ülkesinde yazı dili Kartvelce, konuşma dili ise Türkçe olarak devam etti. Bugün de Ahıska, Posof ve Şavşat ağzı dediğimiz; ban/ben, san/sen, babay/baba, anay/ana vs. gibi yüzlerce Kıpçak ağzı söz­leri öteden beri buralarda kullanılmakta ve başka bir dil bilinmemektedir. 

1334’te T. Beka’nın torunu I. Korkore Atabek unvanını alarak İlhanlılar ve Celayırlılardan sonra Karakoyunlular’a tabi oldu. Böylece Ardahan ve çevresinde Karakoyunlular dönemi başlamış oldu.1386’da Kars’ı uzun ve zorlu bir kuşatmadan sonra alabilen ve aldıktan sonra yağma ettiren Timur, ordusuyla Tiflis’e giderken Ardahan’da bulunan Kıpçaklı Atabekler de ona tabi oldu. 1405’te Timurmur’un ölümünden sonra Atabekler ülkesi yine Karakoyunlular’a tabi oldu. O zaman Ardahan ve çev­resi Nahçıvan Valiliğine bağlı olduğundan buraların haracı oraya ödeniyordu. 1463’te Karakoyunlular, kendilerini sıkıştıran Apkaz Kralına karşı Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’dan yardım istediler. Uzun Hasan, Temür Bek idaresindeki bir orduyu yardıma gönderdi. Ka­rakoyunlular, Akkoyunlular’ın yardımıyla düşmanlarını mağlûp ettiler ve Ardahan dahil idarelerin-deki yerler Akkoyunlular’a tabi oldu. 1472 yazında Akkoyunlular’a itaatten çıkan Atabek-Bahadur ile Kartli Kralı ülkesine sefer eden Uzun Hasan, Ahıska ve Tiflis’i alıp, iki ülkeyi de Tiflis’e tayin ettiği kendi valisine bağladı. İşte bu sıra­da Ardahan Türkmenleri denilen ve çoğu yaylakçı ve kışlakçı olup, giyimleri, kuşamları ve dokumaları ile, Oğuz töre ve geleneğini yaşatan, Hanak-Damal/Meşe Ardahan’daki Türkmenler, Uzun Hasan tara­fından Maraş-Altı’ndaki yerlerinden getirtilerek, hudut korucusu olarak buralara yerleştirildiler. 1477 Yılındaki Akkoyunlu seferi tesiriyle, Yukarı Kura ve Çoruk boylarındaki Kıpçaklı Atabekler ül­kesi, Caklılar sülalesi elinde beş beyliğe bölündü. 

1)   Merkezi Ahıska olup; Azgur, Altunkale/Adigön/Koblıyan, Poskhov ve üç Ardahan’ı da içine alan anakol Samshe 

2)   Merkezi Çıldır Akçakalası olup; Ahılkelek’i de içerisine alan Çavakhet, 

 3)   Merkezi Imerhev olup yukarı Acara’yı da içine alan Şavşet-Maçakhalet, 

4) Merkezi Ardanuç olan ve Artvin, Borçka ve Gönye’yi (Batum) içerisine alan Kalarçet,

 5)Merkezi Oltu olan ve Şenkaya, Bardız ve Narman’ı ihtiva eden Tao. 

1479’da bu beş Atabeklikten üçüncüsü Fatih döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Trabzon sancağına bağlanan bu Atabekliğin halkı da gönüllü Müslüman olmaya başladı. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine giderken Çıldır’dan İspir’e kadar olan yerlere hükmeden Caklı Mirza Çabuk Bey sefer gidişi ve dönüşü esnasında Osmanlı ordusuna önemli ölçü­de iaşe yardımında bulundu.1551’de Erzurum Beylerbeyi Sarı İskender Paşa ordusuyla Şah Tahsmab’a bağlı Atabek II. Kayhus-rev’in ülkesine yürüdü. 13 Mayıs’ta Ardanuç fethedildi. Ana koldan ilerleyen Paşa, Göle, Hanak, Ar­dahan ve Hoçuvan kesimlerini alarak, Osmanlı hududunu Çıldır ile Poskhov’da Kısır ve Ilgar dağla­rına dayadı. Atabekler hükümetinin son yurdu III. Sultan Murad çağında Safevi-Osmanlı savaşları sonucunda Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Diyarbekir’den getirilen Osmanlı Devleti’ne sadık Kürt aşiretleri Göle ve Hoçuvan’a yerleştirildi. Bu aşiretlerin kökeni de anonim Oğuz kaynakları Şerefname ve îskender-name’ye göre Oğuzlara dayanmaktadır. 8  Ağustos 1578’de yüz bin kişilik ordu ile Ardahan’dan çıkan Serdar Lala Mustafa Paşa, İran’ın Çıl­dır hududundaki Begrehatun düzünde konakladı. Bu sırada İranlıların hakimiyetine yüz çeviren ve iki oğlu ile Altım Kal’a hakimesi olarak Adigön’de bulunan, Atabek II. Khushurev’in ölümüyle dul kalan Dedis İmed Hatun’un elçisi ve itaatnamesi Serdar’a ulaştı. Serdar’ın emriyle o gün şafakla Poskhov’a giren Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman, Vale kalasını da savaşsız fethetti. 9  Ağustos 1578 sabahı hududu geçip Şeytan Kalesi’ni topla alan Osmanlı Ordusu ilerlerken, gece­ den pusuya yatmış kalabalık İran ordusuyla Çıldır Gölünün Kuzeyindeki düzlükte kanlı bir savaşa gir­di. Muharebeyi Osmanlı ordusu kazandı. Çıldır Meydan Muharebesi, 1514 Çaldıran Savaşından beri İran’la yapılan ikinci muharebeydi. Aynı gün Abdurrahman Beyin Ardahan Sancağı hdaki askerleri Ahıska, Tümük, Hırtıs ve Ahılkclck kalelerini işgal etti; bu arada Çıldır Akçakale’si de alındı. Lala Mustafa Paşa, itaat edip Müslüman olan İmed Hatun’un Müslüman olan oğluna Mustafa adını verdi. Anadilleri temiz Türkçe olan Atabekler Ülkesi halkı da Müslüman oldu. Bundan sonra kurulup geli­şen Ahıska ve Ardahan medreselerinden birçok şair, bilgin, paşa yetişti. Çıldır Eyaleti 1647’de Evliya Çelebi’nin tanık olarak belirttiği gibi, Anadolu’nun İran hududunda erler yatağı olarak serhadlık et­ ti. Bu durum 1828 deki Rus istilâsına kadar sürdü. Ayrıca bölgenin Ardahan Sancağı ke­siminin, “Bun-Türkler” (Otokton-Yerli Türkler) tarafından idare edildiğini yazmaktadır.Bartatua’nın oğlu (bazı kaynaklara göre torunu) ilk Türk Cihangiri Afrasyab unvanlı Alp-Er Tun-ga olup Karpat dağlarından Doğuda Çin’e kadar Doğu Avrupa ile Asya’ya hakim olmuştu. Çinlilerin “Su”, Hintlilerin “Sakya”, Heredot Tarihinde “Basilik”, Ermeni ve Süryani kaynaklarının dedikleri Sa-ka-İskit Türklerinin Ardahan Sancağı kesimine yerleşen Urugları şunlardır: 

1. Merkezi Lorı/Loru Kalesi olan Borçalı kesimi, 

2.     Bir güçlü oymaktan adını aldığı anlaşılan “Artahanlar” (Bugün halk arasında ve Osmanlı resmi belgelerinde belirtilen: Küçük Ardahan/Göle, Büyük veya Kara Ardahan ve Meşe Ardahan/Hanak Kesimi),
3.     Çıldır Gölü ve Ahılkelek ile Ahıska kesimini içine alan ve “ÇWlar anlamına gelen eski Türkçe bir ad ile anılan oymak. (Çin-Çavat kelimesi Kâtip Çelebi’nin Cihannüma isimli eserinde de geçmekte olup bugün bile yörenin yerli halkını belirtmek için kullanılan bir kelimedir. Anlamı Çin Türkistan’ından gelme demektir).
 
 

 OSMANLI DÖNEMİ   

 Ardahan ve çevresi kesin olarak 1573 tarihinden itibaren Osmanlı topraklarına tamamen katılmış­tır. 1552 tarihli Terakki Defterinde, Ardahan’ı ilk defa Sancak olarak görüyoruz. 1554 tarihinde ise Ardahan Sancak Beyi olarak Mehmed Beyin adı zikredilmektedir. Bu durumda Ardahan Sancağının ilk sancak beyi olarak Mehmed Beyi kabul etmek durumundayız. Hicri 963, Miladî 1 Aralık 1555’te Meh­med Bey Hınıs Sancağına tayin edilmiştir; ne var ki yerine Ardahan’a kimin atandığı belli değildir. 1558 tarihli Terakki Defterlerine göre 1558 yılında Ardahan’a Ardanuç Sancakbeyi Kara Mehmed Bey’in tayin olunduğunu tespit ediyoruz. Bu kayıtlardan ve daha sonra yapılan atamalardan anlaşıla­cağı gibi Ardahan Sancağı, Ocaklık Sancaklık olamayıp, normal sancaklar statüsündeydi. Ardahan’ın Sancak olmasını müteakip tahrir edildiği anlaşılıyor. Nitekim Başbakanlık Arşivindeki 313 numaralı tapu defterinde, Ardahan Sancağının Erzurum zaimlerinden Ömer tarafından Tecdid-i Kitabet edildiğini ve bu sancağın dirliklerinin 1557’den itibaren Defter-i Cedidi-i Hakani’ye (Yeni defter) kaydedildiğini ve sahiplerinin ellerine tezkere (İşletme ve İşleme Ruhsatnamesi/bir nevi ta­pu) verildiğini tespit ediyoruz. Sancağın dirliklerinin tespit edildiği bu defterde ayrı birer Sancak olan Kamhıs ve Peneskired’in de Ardahan’a bağlandığını görüyoruz. Ardahan Sancağında 1574 yılında ikinci bir tahririn (arazi düzenlenmesi) yapıldığım görüyoruz. 1575 tarihinden itibaren Ardahan Sancağının, Ardahan-ı Büzürg yani Büyük Ardahan adını aldı­ğını görmekteyiz. Ardahan Kalesinin 1559’dan itibaren inşa edilmeye başlandığını ve kalenin tam ola­rak 1578 yılında bugünkü şekline kavuştuğunu görmekteyiz. Ardahan Kalesinin Batıdaki büyük kapı­sında bulunan 65×71 cm’lik sert kızıl taş üzerine kabartma nesih yazı ile üç satırlık kitabe de Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının son zamanlarında konulmuştur. Kitabede şu ifade edilmektedir  

 “BUNİYE Bİ-EMRİ ES SULTAN’ÜL AZAM MEVLA MÜLUKÜ’L ARAP, VE’R-RUM VE’L ACEM, SAHİ-BÜ’L-BERR VE’L-BAHR ESSULTAN SÜLEYMAN İBN-İ SELİM HAN HALLADALLAHU MÜLKEHÜ Fİ ŞEHRİ ŞEVVAL 963.” 

(Arap, Anadolu ve Acem Meliklerinin bağlı bulunduğu karalar ve denizlerin sahibi Selim Han oğ­lu Büyük Sultan Süleyman’ın emri ile yapıldı. Allah onun ülkesini ebedi kılsın. Ağustos 1566) Ardahan Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman devrinde mükemmel bir şekilde hizmete sokulmuş, ka­pısına da yukarıda belirtilen Arapça Kitabe konmuştu. Devrin önemli devlet adamlarından Ayaş Pa­şa, kale içinde Ulu Camii/Cami-i Kebir inşa ettirmişti. Zamanla haraplaşmaya başlayan caminin tami­ri için 1699 yılında Ardahan kadısına şu hüküm yazılmıştır. 

 K^4zdahan J\uu)LSLtıa hüküm ki, an kaû ası ahaûisi gaâüb, kade-‘ı mezbuze dahiûinde 3e mütatr  ¦^/tuas fDaşanuı bina eu(Le3ityi Clami-i J\jzbizin üç zita miktat-ı nitri tamizde kalbiz bina oâmaifiıp, muzuz-1 eififam ita keszet’i emtaz-3an müntehim oâup mezetnete muhtaç otmakta, Lızatfhı şezz 2en üzezine vazıâub şezziâe kcşjbâundukça, ancak 50 kuzuş iia tatniz otunuz, 2euu tahmin iâe şezziâe keföfi ue hüccet otunup, vakfen müsaadesi otmakta, şezz ite Uımiz oâunmak için uatcâmısüz. Aiisan  1699 

Hükümden anlaşıldığına göre Ulu Camii ayrıca Ayaş Paşa’nm ayırdığı vakıflara sahipti.   

  1702-1703’DE ÇILDIR EYALETİ 

 Osmanlı Devlet adamlarından Halil Paşa 1702’de Erzurum Beylerbeyliğine atandı. Bu dönem Os­manlı devlet adamlarından Defterdar Sarı Mehmet Paşanın da layihasında belirttiği gibi Büyük ve Kü­çük Ardahan’ın da içerisinde bulunduğu civardaki tüm sancaklar Çıldır Eyaleti içerisinde toplanarak Halil Paşaya bağlandı. 1694 ile 1732 tarihleri arasında Çıldır Eyaletine bağlı Sancak sayısı 14’tür. Defterdar Sarı Mehmed Paşanın “Zübde-i Vekaiyat” isimli eserinde yazdığına göre bu 14 sancak içerisinde Ardahan şu kısımlar­dan oluşmaktaydı: 1-Nahiye-i Hoçuvan der Liva-ı Ardahan-ı Küçük 2-Nahiye-i Şimal der Liva-ı Poshov 3-Nahiye-i Mise der Liva-ı Ardahan-ı Büzürg 4-Nahiye-i Güney der Liva-ı Poskhov 5-Karye-i Hamaş der Liva-ı Ardahan-ı Büzürg 6-Nahiye-i Germücük der Liva-ı Ardahan-ı Küçük 7-Karye-i Çardak der Liva-ı Ardahan-ı Küçük Bu örnekler ile XVIII. yüzyıl başlarında Ardahan ve çevresi hakkında özellikle yerleşim yerleri açı­sından fikir edinebilmemiz mümkün olabilmektedir. 1694 ile 1732 yılları arasında bu yerlerde isim­leri geçen kişilerden bazıları şöyledir: Süleyman, Mehmed, Ahmed, Mustafa Veled-i Mehmed, İsmail, Osman Mirza, Abdal, Mehmed, Mah-mud, Resul, Hızır, Abdülbaki Veled-i Derviş, Ali Mirza, İdris, Abdurrahman, İdris Veled-i Süleyman. Bu defterde, diğerlerinde görüldüğü gibi Ocaklık, Yurtluk ve çiftlik olarak verilen araziler de mev­cuttur. Gelir ise 22.000 akçe ile sınırlı kalmaktadır. 

 ARDAHAN VE ÇILDIR (1722-1732)   

XVIII. yüzyıl başlarında Ardahan, “Ardahan-ı Büzürg” yani Büyük Ardahan olarak belgelerde geç­mekte ve Çıldır dahilinde gösterilmektedir. Sancak Beyi Yahya’nın ölümü üzerinde bu sancak idare­sinde kısa dönemli bir problem çıktı. Yahya’nın babası Süleyman idareden vazgeçmesine rağmen da­ha sonra bir ariza gönderdi. Altı ay müddetle Ardahan’ın idaresini elinde tuttu. İstanbul onun bu ha­reketinden memnun olmadı ve Erzurum Beylerbeyliğine bir Emirname gönderilerek duruma müda­hale edilmesi istendi. Bunun üzerine Yahya’nın oğlu Hafız İbrahim Babasının haklarına sahip olarak Sancak Beyliğine getirildi.
1791 yılında Çıldır Beylerbeyi Süleyman Paşa’nm aniden ölümü üzerine yerine îshak Paşa getiril­di. Çıldır Beylerbeyliğine İshak Paşa’nın getirilmesi Ardahan da dahil olmak üzere Çıldır’a bağlı bu­lunan Sancaklar ve buralar ahalisinin hiç hoşuna gitmedi. İshak Paşanın tepki çekmesine neden olan en önemli olay askeri birliklerin içerisinde Hıristiyanları da kullanmak istemesidir. Tepkilerden bu­nalan İshak Paşa Ardahan Kalesine geldi ama kendisini istemeyen ahali tarafından şehre sokulmadı. Diğer Sancaklarda Ardahan örneğinde olduğu gibi birlikte hareket ederek İstanbul’a şikayet üzerine şikayet göndermeye başladılar. Neticede İshak Paşa görevden alınarak yerine Şerif Paşa atandı. Adı geçen bu İshak Paşa bugün Doğubayezid’de bulunan İshak Paşa sarayını yaptıran ve ona adını veren kişidir.  
 

 XVIII. YÜZYILDA ARDAHAN/ÇILDIR EYALETİ 

 Osmanlı yazarlarından Hezarfen Hüseyin Efendi’nin verdiği bilgilere göre Ardahan bir ara Kars Eyaletinde, sonrada Çıldır’daki taksimat içerisinde yer almaktadır. Onun yazdığına göre Kars Eyaletine bağlı Livalar şunlardır: Liva-ı Kars Liva-ı Zaruşat Liva-ı Keçivan Liva-ı Hoçuvan Liva-ı Ardahan-ı küçük (Göle) dir.                                  

   * Hezarfen Hüseyin Efendi Eyalet-i Çıldır ve Ardahan hakkında şu bilgileri yazmaktadır. “Liva-yı Ardahan-ı Büzürg; Hass mir-i liva, ber vech-i yurdluk ve ocaklık, dörtyüzaltmışiki bin akçadır. Ze­amet dokuz, tımar yüzseksenaltı.” Evliya Çelebi de Erzurum ‘da gümrük görevlisiyken Ardahan ve dolaylarını görmüş ve gezi, notlarında yöreye ait bilgiler vermiştir. Kara Ardahan, Göle ve Kazan hakkında şunları kaydetmektedir. “Kara Ardahan Kalesi Se­lim Hanı evvel fethidir. Çıldır Ey aleti ‘nde Sancak Beyi tahtıdır. Beyinin hassı 200.000 akçedir: Sancağında 8 tımar, 87’zeamet vardır. Alabeyisi, çeribaşısı, dizdarı ve 200 kalfa neferatı vardır. Beyin atlılar ile 1000 kadar askeri olur. 150 akçalık paye ile şerif kazadır. Nakibul Eşrafı yoktur. Müflisi Ahtska ‘dadır. Kalesi yalçın bir kaya üzerinde kare şeklinde Şeddadi bir kaledir. Bir taraftan havalesi yoktur. Yet mişiki kulesi, üç kapısı vardır. Ardahan çevresinde olan kaleler; Vale, Gümek, Acaris, Kinzo, Kazan Kalesi. Bu kalelerin hepsi Lala Paşa fethidir. Mektepleri, çarşıları ve hanları vardır. Su ve havası soğuktur. Bağ ve bahçe­leri görünmez. Meyve ve sebzesi Tortum ve Acara’dan gelmektedir. Ardahan ahalisi mümin sünnet ehli ve garip dostu insanlardır. Ekserisi tarımla uğraşmaktadır. Dağlarında güzel meyvesi olur. Bu kale Erzurum ‘un kuzeyin­de beş konaklık yerdedir. Ardahan, Kars ‘a da bir konaktır.” Evliya Çelebî Ardahan’dan sonra Küçük Ardahan’ın merkezi Göle’ye dair de şunları anlatmakta­dır. “Buradan yine batıya taşlık yerlerden geçerek, Göle kalesine geldik. Ahıska toprağında Gürcistan Beylerinden Levend Han binasıdır. Tahrir, Selim Han üzre Çıldır Eyaletinde sancak beyi tahtıdır. Beyinin hass-ı Hümayu­nu, kanun üzre 300.000 akçadır. Alaybeyi, Çeribaşısı kale dizdarı ve askerleri vardır. Kale Selim Han fethi olup, yalçın bir kaya üzerindedir. 150 akçalık kazadır. Camii ve hanı, hamamı vardır.” Ardahan, Kars, Ahıska ve Çıldır gibi merkezler yine bu asrın sonunda merkezden atamalar yoluy­la idare edilmiştir. Bazen ocaklık ve yurtluk sahibi ve ahalinin “Atabey” diye isimlendirdiği kimseler de yönetimde yer almışlardır. Bunlar XVIII. yüzyılda bir ekol teşkil etmişler ve sosyal hayata damgaları­nı vurmuşlardır.

  İKİNCİ RUS İSTİLÂSI (1855-1856)  Osmanlılar muhtemel bir Rus tehlikesine karşı devrin en geçilmez savunma hatlarını Ardahan-Kars ve Erzurum hattında inşa etmeye başladılar. Çarlık ordusunun karargâhı ise 1829 sözleşmesi ile Rusya’ya bırakılan Ahıska’da bulunuyordu. Ardahan’daki Osmanlı Komutanı Ali Paşa idi. Karade­niz’deki Rus-Osmanlı mücadelesi Ardahan’ın bulunduğu bölgede yeni bir Osmanlı-Rus savaşının çık­masına neden oldu. Sinop’ta Osmanlı Donanması Ruslarca yakılınca devlet Rusya’ya savaş ilân etti. Özellikle bu sırada Avrupa basını bölgedeki Rus-Osmanlı çekişmesiyle yakından ilgileniyor, Ardahan ve etrafındaki durumu Rus kaynaklarına dayanarak okuyucularına ulaştırıyorlardı. Ardahan’daki Os­manlı kuvvetleri tam bir teyakkuz halindeydiler. 24 Mayıs 1855’te Genaral Muravyev, sınır noktası Arpaçay’ı geçti. Çok kanlı çatışmalara sahne ola­cak Kars Kalesi kuşatıldı. Rusların bir kolu da Erzurum istikametine yöneldi. Hemen hemen bütün Doğudaki harp hali Ardahan için endişe verici idi. Nitekim Kars’tan gönderilen ve Ahıska’dan gelen kuvvetlerle birleşen Ruslar Ardahan’ı ele geçirdiler. Osmanlı kuvvetleri zorunlu olarak Göle’ye ora­dan da Oltu’ya çekildiler. Ardahan yıllar sonra bir Ramazan ayının sonlarında Rus çarlık ordularının kahredici pençesine düştü (11 Haziran 1855). Osmanlı kaynaklarında bu dönemde Ardahan’ın el de­ğiştirmesine ilişkin şu bilgiler verilmektedir: “Ardahan Garnizonu, ana kuvvetlerle irtibatın kesildiğini görünce, kaleyi terk etti. Ardahanlılar kendi başla­rına kaldıklarını görünce 11 Haziran’da fazla kan dökülmesini engellemek için teslim olmaya karar verdiler. Ge­neral Kovalevskiy bunu kabul etti. Kalenin eski bedenleri tahrip edildi. Askerî düzene ait ne varsa yıkıldı. Böyle­ce Ardahan Rusların eline geçmiş oldu.” Osmanlı-Rus savaşında, Ardahanlılardan Hacı Hüseyin Paşa ve kardeşi Hasan Bey’in gösterdiği kahramanlıklar bölge ahalisi tarafından takdirle karşılanmıştır. Birkaç gün sonra İstanbul’daki Takvim-i Vekayii gazetesi Ardahan’ın düşüşünü “çok acı bir haber” şeklinde okuyucularına duyurdu. Serasker Zarif Paşa da hatıralarında, Ardahan’ın düşüşünü, “istanbul, kapısız kaldı” şeklinde dile ge­tirmektedir. Osmanlı orduları, Çarlık orduları karşısında bir önceki savaşta olduğu gibi yine bütün cephelerde yenilince, devlet acilen barış istedi ve taraflar Paris’te barış masasına oturdular.   

PARİS BARIŞ ANTLAŞMASI (30 Mart 1856)  İşgal altındaki Ardahan’ın kaderi, bir yıl suma Paris Antlaşmasıyla belirlendi. İngiltere’nin zorla­masıyla Rusya, Kars ve öteki Osmanlı arazisini boşaltacaktı. 30 Mart 1856’da yürürlüğe giren antlaş­mayla Ruslar, Kars ve Ardahan’ı boşalttılar. Ardahan, bu tarihten sonra tekrar Osmanlı idaresine geçti. 1877-1878 (93 Harbi) Savaşlarına ka­dar sükunet havasına kavuşmuş oldu.

ÜÇÜNCÜ RUS İSTİLASI (1877-1878) XIX. yüzyılın son yarısında korunma yapılarından kaleler önemini kaybetmeye başladı. Artık yer­leşim merkezleri ve önemli merkezler tabya denilen yapılarla korunmaya başlandı. Osmanlı Devleti’nde de boğazlar ve sınırlarda bu tür yapılara ihtiyaç duyuldu. Batum, Erzurum, Kars ve Ardahan’da Tabya denilen tahkimli yapılar kuruldu. Ardahan’daki tabyaların sayısı Kars ve Erzurum’dakinden azdı. En stratejik noktalara para ve in­san gücü seferber edilerek büyük tabyalar yapıldı. Ardahan civarına yapılan tabyaların hepsi Ardahan Kalesinin Güney, Doğu ve Kuzey istikametinde olup, şehre ve Kura düzlüğüne hakim idi. înşa edilen bu tabyaların isimleri şöyle idi: Ramazan, Emiroğlu, Senger, Kaz, Kaya tabyaları. Rus komutanı Devel, 27 Nisan 1877’de Çıldır’ın merkezi Zurzuna’yı ele geçirdi. Oradan Arda­han’a doğru ilerledi. Bu esnada Posof da bir başka Rus kolu tarafından ele geçirilmişti. Genel hücum, 16 Mayıs 1877’de başlatıldı. Osmanlı ordusunun mukavemeti yetersiz kalınca Ruslar, Ardahan’a doğ­ru ilerlemeye başladılar. Gölebert Tepesini de geçen Rus ordusu Ardahan Kalesi’ni yakından muha­saraya aldı. Ardahan komutanı Hüseyin Sabri Paşa, Gölebert Tepesinin kaybedilmesinden sonra, 16 Mayıs’ı 17 Mayıs’a bağlayan gece, beklenmedik bir kararla Ardahan’ı boşalttı. Kalede kalan Mehmet Bey, Ruslara direnme kararında yok. Fakat Ermeniler, yine hıyanetlerini göstererek kumandanın, as­kerlerin çoğu ile şehri boşalttığını Ruslara haber verdiler. Az sayıdaki Türk askerinin direnişi fayda vermedi. Ruslar Ardahan’a girdiler (17 Mayıs 1877). Ardahan’ın yönetimi Albay Komarov’a bırakıldı. Böylece Ardahan’da 40 yıl sürecek olan esaret ve hasret dönemi başlamış oluyordu. Ardahan’ın düşmesinin sorumlusu olarak gösterilen Hüseyin Sabri Paşa, Divan-ı Harp’te yargılan­dı ve suçlu görülerek sürgüne gönderildi. 
 

İŞGALDEN SONRA BARIŞ (Mart, Haziran, Temmuz 1878) 

 93 Harbi sonucunda Kars ve Erzurum Rus pençesine düştü, Ardahan’da istila edildi. 3 Mart 1878’de İstanbul’un banliyösü durumundaki Yeşilköy’de Ayestefanos’ta Osmanlı ve Rus tarafları bir araya gelerek Yeşilköy antlaşmasını imzaladılar. Buna göre Kars, Ardahan, Batum ve Eleşkirt savaş taz­minatı olarak Rusya’ya bırakılıyordu. Böylece kara günler ve vatan hasreti başlamış oluyordu. Gerçekten de binlerce yıllık Türk diyarı Serhat Ardahan’ın düşüşü bütün Türk kamuoyunda bü­yük infial uyandırmıştı. Ardahan’ı topraklarına katan Ruslar, şehri bir vali aracılığıyla yönetmeye başladılar. Bu tarihten sonra kurtuluşa kadar Ardahan tarihinde kayda geçen hadiseler ve iz bırakan olaylar, birtakım kurak­lık ve kıtlık olaylarıdır. Örneğin 1895 yılında Meşe Ardahan tarafında vuku bulan bir dolu hadisesi halkı önemli ölçüde maddî ve manevî zarara uğratmıştır. Hanak’lı Halk Şairi Ahmet Mazlumî, bu ola­yı destan şeklinde dile getirmiştir. 1907     yılında yurt çapında meydana gelen bir kuraklık Ardahan’da da hissedilmiş, yemsizlikten bü­
tün hayvanlar telef olmuş, “1907 Saman Destanı” böyle bir zamanda söylenmiştir. 
1908     yılında meydana gelen bir hayvan hastalığı salgını çok sayıda hayvanın telef olmasına sebep
olmuş, zaten ekonomik açıdan fakir olan bölge halkı için hayatı daha da zorlaştırmıştır. 
1878 Ardahan’ın Rusların eline geçmesinden sonra haritalar düzenlendi ve Kars-Aidahan, Çar’ın topraklan arasında gösterilmeye başlandı. 1912 yılında Osmanlı ve Rus temsilcileri bir araya gelerek kesin sınırları bir daha tespit ettiler. 1912 sınırlarından sonra karakol noktaları bir daha belirlendi. Artık Kars ve Ardahan gibi yerlerden Erzurum’a gidilmesi için pasaport alınması gerekiyordu. 1068 güzünde iç karışıklıkları yatıştıran Sultan Alparslan, II. Batı Seferine çıkarken, barışı bozup Bizans’ın kışkırtmasıyla akınlara başlayan Apkaz-Kartli Kralı IV. Bagrat’ın ülkesine yöneldi. Tiflis’i Ca-feroğulları Emirliği’nden alıp, orada kışladıktan sonra 1069’da karlar erirken ordusuyla Ardahan’a geldi. Buradan kuzeyde Meşe Ardahan/Vardosan (Yamaçyolu) çevresine gelince (bugün halkın Ca-muşkıran Fırtınası dediği) “(ibrelin beşi” 18 nisan günü çıkan kar fırtınasında çok zorluk çekildi. Sel­çuklu kaynakları bu bölgeyi şöyle tanıtıyor. Kenan oğlu Nemrud’un sakin olduğu ve oradan kule ya­parak göklere çıkmak istediği memleket (Yani Uğuz efsanesinde de adı geçen Hanak kesimi) alına­rak harap edildi. Onun Doğu yanındaki memleketi de (Büyük Ardahan) alarak, burada bir mescit yaptıran Sultan, 1069’da (Mayıs ortasına yakın) IV. Bagrat’ın barış isteğini kabul edip onu tekrar ha­raca bağladıktan sonra, Gence üzerinden İran’a döndü. 1075 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İstanbul’un yanı başındaki İznik şehrini alarak Türkiye-Selçukluları Devletini kurdu. Kısa bir zaman sonra ihtilâller ile bunalan Bizans’ın içişlerine karışacak ve onlardan haraç alacak güce erişti. Bu sırada Araş ve Ardahan’ı da içine alan Kura boyları da yeni Türkmen göçleriyle doluyordu. Aynı dönemde, güçlenen Apkaz-Kartli Kralı II. Giorgi, Kars ile Meşe Ardahan’ı geri almıştı. 1080 yılında Sultan Melikşah, Danişmendli Emir Ahmet Başbuğluğu’nda bir orduyu buraya göndererek, bir yıldır işgal edilen Kars ve Meşe Ardahan’ı geri aldı.Apkaz-Kartli kaynağı “Kartlis-Çkhovrebd’da, Ardahan Sancağının bütününün fethedildiği Kol Zafe-ri’ni müteakip, bu yerlere Türkmen göçlerinin gelip yerleşmeleri şöyle anlatılıyor: “Bu sırada Anadoluya Turki-Koçevniki göçebeler ve sürülerimle yerleşmeye giden iki büyük emir, yollarını de­ğiştirip çekirge gibi ülkemize yayılıp, işgal ettiler. Savşet, Acara, Samshe (Ardahan, Posof, Ahıska, Ahılkelek ve Çıldır çevresi) hep Türkler’le doldu. Dağlara, mağaralara kaçan Hıristiyan ahali, giderek azaldı; kilise ve manastırlar sahipsiz kaldı.”
 

 XIX. YÜZYIL BAŞLARINDA ARDAHAN VE ÇILDIR OLAYLARI 18 Aralık 1800 yılında Çar Paul’ün manifestosu ile Gürcistan resmen Rusya’ya katılmıştı. Böylece Ruslar, İran ve Türkiye yani Osmanlılar ile komşu oldu. 1807’de Ruslar kalabalık bir orduyla sınırı geçip Ahıska’ya doğru ilerlemeye başladılar. 1807 ve 1810 yılları arasında Ruslar Osmanlılara karşı birtakım başarılar kazandılar. 1810    yılında Osmanlılar karşı bir hareketle Gürcistan üzerine yürüdüler. Bu haberi alan Rusların
İtalyan asıllı generali Palucci, Ahılkelek üzerine yürüdü ve buradaki Türk Kuvvetlerini bozguna uğ­
rattı. 
1811    yılında bölgede Ruslar’a karşı Osmanlı-İran ittifakının gerçekleşmesi Rusların daha fazla iler-
leyememelerine neden oldu. 
16 Mayıs 1812’de imzalanan Bükreş antlaşmasıyla Osmanlı Devleti 1807’den itibaren Kafkaslarda kaybettiği topraklarına yeniden kavuştu. 1816 yılında İsyan eden Acara’lı Ahmet meselesi devleti epeyce uğraştırdı. Ardahan ve Çıldır’da bulunan askeri kuvvetler, Acara’lı Ahmed’in tedibi için epeyce uğraştılar.
 

   I. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASINDA ARDAHAN 

 I. Dünya Savaşına Osmanlı Devletinin katılmasından sonra Harbiye Nazırı Enver Paşa Kafkaslara doğru büyük bir harekat başlattı. Amaç, Kafkaslarda kaybedilen toprakların alınması idi. Sarıkamış harekâtının başladığı günlerde Alman subayı Stange’nin kontrolündeki milis güçler Artvin, Ardahan ve Tiflis’i ele geçirmek için ileri harekâta geçtiler. 25 Aralık 1914’te Artvin üzerinden Yalnızçam ge­çidini geçen Türk ordusu, 29 Aralık günü Ardahan’a girdi. Ardahan’ın kendileri açısından öneminin farkında olan Ruslar, 3 Ocak günü hücuma geçti. Arda­han’da bulunan Türk milis kuvvetleri, daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca şehri boşaltmak zo­runda kaldılar. Böylece Ardahan’ın hürriyet sevinci bir hafta sürmüş oldu. Durumu daha iyi anlayan Ruslar, Ardahan’daki kuvvetlerini üç kat arttırdılar.Osmanlı ordusunun Sarıkamış’tan harekete geçtiği haberi Ardahan’da yeni bir sevinç dalgasının ortaya çıkmasına neden oldu. Harekât Allahuekber dağlarının Sarıkamış cihetinden başlamıştı. Dağ­ların kuzey yönü ise Ardahan ve Göle yaylasına bakıyordu. Harekâtın başarılı olması durumunda Ar­dahan kurtarılacaktı. 14 Ocak 1915 gecesi, Osmanlı ordusu harekâta başladı. Tarihe, “Sarıkamış Faci­ası” olarak geçen bu harekât esnasında, Osmanlı Ordusunun büyük bir bölümü soğuk ve açlıktan şehit oldu. Harekât başarısızlıkla sonuçlanınca, harekâtın ikinci ayağını oluşturan Göle-Merdinik ve Ardahan hattı iptal edildi. Enver Paşa, harekâtı durdurarak İstanbul’a döndü. Ardahan’ın bir haftalığına Türklerin eline geçişi, bütün Türkiye’de çok büyük sevinç yaratmıştır. İstanbul gazeteleri, olayı hemen okurlarına duyurmuş İstanbul ve İzmir’den Ardahan’a kutlama telg­rafları yağmıştır. Ayrıca Güneyden Antep, Maraş, Urfa ve Mardin’den de Ardahan’a kutlama mesajla­rı gönderilmiştir. Ardahan’a I. Dünya Savaşı sırasındaki kıtlık ve felâket günlerinde kardeş ellerden yardımlar yapıl­mıştır. “Baku Müslüman Cemiyet-i Hayriyesı’ Ardahan ve ilçelerinde birer şube açmış, çok sayıda yetime el atmıştır. Yine Azerbaycan’da yardım amacıyla faaliyet gösteren “Kardaş Kömeği” de Ardahanlı fakir ve hastalara çok büyük yardımlar yapmışlardır. Bu dönemin Ardahan açısından dikkat çekici en önemli özelliği bölgeyle ilgisi olmayan Ermenile­rin Rus işgali sırasında bölgeye yerleşme ve etnik temizlik yapma faaliyetleridir. Ruslar, sürekli olarak Ermenilerin Ardahan ve Kars taraflarına yerleşmelerini teşvik ettiler. 1855’te yürürlüğe giren Rus Ara­zi Nizamnamesi hayata geçirildi. Toprak mülkiyeti kaldırıldı, arazi devletin malı oldu. Bu uygulama­dan amaçlanan, burada Türk ve Müslüman nüfusun hukukî dayanaklarını koparmaktı. Her türlü di­nî eğitim engellendi. Türk nüfus zorunlu olarak çalışmaya zorlandı. Amele sıfatıyla çalıştırılan Arda-hanlıların ücretleri ya ödenilmedi ya da hukuka aykırı gerekçelerle önemli ölçüde azaltıldı. Ardahan Türkleri’nin bu kara günlerde tek dostu Bakülü Kömekciler idi.    

 BREST-LİTOVSK ANTLAŞMASI VE ARDAHAN’DA YENİ DÖNEM   

1917’de Rusya’da Bolşevikler ihtilâl yaptılar. Çarlık rejimi yıkıldı. Yeni hükümet kayıtsız ve şartsız sa­vaştan çekildiğini ilân etti. Rusya Hükümeti 3 Mart 1918’de Osmanlı Devletiyle barış yaptı. Müzakereler sırasında, Berlin Büyükelçisi İbrahim Hakkı Paşa, çok mükemmel bir konuşma yaparak, Elviye-i Selâse yani Kars, Ardahan ve Batum meselesini gündeme getirdi. Hakkı Paşa Kars-Ardahan ve Batum’un Türk yurdu olduğunu vurgulamış, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında bir kısmının savaş tazminatı olarak Çar­lık Rusyası’na terk edilmek zorunda kalındığını söylemiştir. Rusya delegasyonundan Sokolnikov, öneri­ye karşı çıkmışsa da bölge halkının kendi geleceklerini belirleme fikrine ses çıkarmamışlardır.
Sovyet heyeti üyesi L. M. Karahan, Brest-Litovsk’tan 4 Mart 1918’de çektiği telgrafında, Kars-Arda­han ve Batum’un Türkiye’ye bırakıldığını yazıyordu. Yalnız Elviye-i Selâse’den çekilme plânının uy­gulanması gerekiyordu. Trabzon Konferansı bu konudaki çalışmaları devam ettirdi.
I. Dünya Savaşı esnasında Rusların kontrolünde bölgede etnik temizliğe girişen Ermeniler, Ana­dolu’daki ilk büyük kıyımlarını Ardahan ve çevresinde yaptılar. Çıldır, Göle, Hanak ve Ardahan köy­lerinde giriştikleri katliamlarda 150 Türk köyünü yağma ve talanla yerle bir ettiler. Çoğu kadın ve ço­cuk yaklaşık 20.000 Türkü katlettiler. Aşağıda kısa bir bölümü aktarılan ağıtlar 1915 Ardahan kırgını­nı anlatmaktadır: 
Brest-Litovsk antlaşması ile Ardahan’ın düşman işgalinden kurtuluşu istanbul’da büyük sevinçle karşılandı. Brest-Litovsk barışıyla ortaya çıkan Ardahan ve Kars’ın kurtuluş sevinci fazla uzun sürmedi. Birin­ci Dünya Savaşı’nda Osmanlı împaratorluğu’nun müttefikleri yenilip savaş dışı kalınca, Osmanlı Dev­leti de çok ağır hükümler taşıyan Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Müta­rekesine göre Osmanlı Devleti, Elviye-i Selase’yi boşaltmak zorundaydı. Büyük devletlerin gizli mak­sadı bölgede kendi himayelerinde bir Ermenistan devleti kurmaktı. I. Dünya Savaşı sonrası popüler olan Wilson Prensipleri’ne göre her millet yaşadığı yerde Self-Determinasyon hakkına sahipti. Yani nüfus olarak çoğunlukta oldukları yerlerde kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptiler. Büyük devlet­lerin himayesinde olan Ermeniler, bölgede aleyhlerine olan nüfus dengesini lehlerine çevirebilmek amacıyla katliamlara, yani bir etnik temizlik harekâtına giriştiler. Ayrıca Gürcülerin de Ardahan üze­rinde talepleri vardı. Ermeniler, Kars dahil bütün Güney Kafkasya’nın tarihî olarak Ermenistan hu­dutları içerisinde olduğunu iddia ediyorlardı. Gürcüler 20 Nisan 1919’da Ardahan’ı işgal ettiler. Göle’ye kadar ilerleyen Gürcüler bu sırada Ar­dahan’da konuşlanmış bulunan Millî Kuvvetler tarafından püskürtüldüler. Aynı anda harekete geçen eli kanlı Ermeni çeteleri, yörede binlerce silahsız ve savunmasız Türkü katlettiler.  
 

KARS MİLLİ İSLÂM ŞURASI VE CENUBÎ GARBİ KAFKAS HÜKÜMETİ

  “Şura” kelimesi Osmanlı Dünyasına yeniliklerden sonra girmiş bir kelimedir. Konuşmak ve karar vermek için toplanma anlamına gelmektedir. Mütareke sonrası Osmanlı Devleti’nin bölgede varlığı sona erdiğinden, büyük devletlerin himayesinde, bölgeyi Ermenistan’a dahil etme çabaları başladı. Bölgede ezici bir çoğunluğa sahip olan Türk-Müslüman halk, Wilson ilkeleri doğrultusunda oluşacak fiilî bir durumu engellemek amacıyla Kars, Batum, Ardahan, Oltu ve Doğubayezid’i içerisine alacak olan bağımsız bir Türk Devleti kurma çabalarının içerisine girdiler, işte Kars Millî islâm Şurası, Oltu islâm Şurası ile I. ve II. Ardahan Kongreleri, bu sürecin çok önemli parçalarıdır. Mütareke sonrası Kars’taki aydınlar bir araya gelerek Kars Milli İslâm Şurası’m teşkil ettiler. 5 Kasım 1918 ile 19 Nisan 1919 tarihleri arasında çalışmalarını sürdüren bu yerel hükümet, kısa da olsa millî varlığımızın orta­ya konması açısından önemlidir, ingilizlerin destekleyeceği bir Ermeni devletini oluşturacak gelişme­lerin önüne geçmek isteyen Kars ve Ardahanlı aydınlarca 5 Kasım 1918’de “Kars Millî İslâm Şurası Mer-kez-i Umumisi” teşekkül ettirildi. Daha sonra çalışmalarını hızlandıran şura 18 Ocak 1919’da “Cenub-i Garbi Kafim Hükümeti Muvakkata-i Milliyesf adını aldı. 19 Nisan’da ingilizler tarafından bu hüküme­te son verilerek kurucuları ve ileri gelenleri Malta’ya sürgüne yollandı.  Kars’ta olduğu gibi Ardahan’da da Milli Kuruluşlar göze çarpmaktadır. “Ardahan Milli İslam Şura­sı” bir avuç vatansever aydının gayretleriyle kurulmuş ve Kars ile aynı paralelde hareket etmiştir. Kars’ın faaliyetlerine ingilizlerce son verilmesi üzerine Gürcüler de
harekete geçerek, Ardahan Milli İslam Şurası’nı 26 Nisan 1919’da askeri yöntemlerle dağıttılar.

 
ARDAHAN KONGRELERİ 

Kongre kelimesi, batı kökenlidir. “Toplantı” anlamına gelmektedir. 1918 Mondros Mütareke-si’nden sonra istanbul ve vatanın birçok yerinde “hukuku” korumak amacıyla sık sık millî toplantılar yapılmıştır. 5 Kasım 1918’de Kars’ta îslâm Şurası meydana getirilmiş ve 14 Kasım 1918’de bir kongre toplanmıştı. Bunu Ahıska, Ahılkelek ve Ardahan kongreleri izledi. Ahıska ve Ahılkelek’in Gürcüler-ce işgalinden sonra Millî Kongre, Japonya’ya başvurarak tanınmak istedi. Batum’un İngilizlerce işga­linden sonra I. Ardahan Kongresi çalışmaları başladı. Böylece Türkiye’deki kongreler edebiyatında, Ardahan, öncelikli yerini almış oldu. Ardahan kongreleri daha sonra yapılacak olan Erzurum ve özel­likle Sivas Kongresi’ne önemli bir örnek teşkil etmiştir. Kurtuluşa, bağımsızlığa ve Cumhuriyete gi­den yolun temelini atmıştır. I. Ardahan Kongresi. 3-5 Ocak 1919’da toplanmıştır. Başkanlığını III. Tümen Komutanı Halit (Karsıalan) Bey yapmıştır. Halit Bey, Enver Paşa komutasındaki I. Kafkas Ordusu’nda bulunmuş de­ğerli bir komutandı. Kongredeki diğer üyeler ise şunlardı: Cafer (Erçıkan) Bey, Dr. Hakkı Cenap, Dr. Fuat Sabit, Dr. Abidin (Ağacıkolu), Filibeli Hilmi, Arif Bey, Rasim (Acar), Cafer Bey (Bu zat aslen Er­zurumlu olup eski Teşkilât-ı Mahsusa mensuplarındandı ve Ebulhindili Cafer diye tanınırdı. Özellik­le Ermenilerin korkulu rüyası idi.) Dr. Fuat Sabit, İttihatçıların Erzurum’daki kilit isimlerindendi. Arif Bey Orduda Baytarlıkta bulun­muş bir yarbaydı. Ardahan Kaymakamı Rasim (Acar) Bey, ise yörede köklü bir aile olan Hamşioğul-larına mensuptu. Kongre, Rasim Bey’in konağında toplandı. Bu konak, bugün Ardahan İl Sağlık Müdürlüğü olarak hizmet vermektedir. Kongreye katılan üyeler tecrübeli kimselerdi. Ardahan ve çevresinde meydana gelecek oldu bitti-lere karşı kesinlikle direnme kararında olan kimselerdi. I. Ardahan Kongresi 3-5 Aralık 1919 günleri arasında devam etti ve Kongrede şu önemli karalar alındı: 1. Mondros’ta dikte ettirilen kararlara uyulmamalıdır. 2.    Eldeki silâhlar teslim edilmeyecektir. Hatta yeni bir mücadele için her çare denenerek yeniden
silahlanmaya gidilecektir. 
3.    Ahıska ve Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan, Batum) düşman işgalinden yeni kurtulmuştur. Buralar
hiçbir şekilde terk edilmemelidir. Anavatan için Boğazlar son derece elzemdir. Limanlar ve demiryol­
ları düşman kontrolüne bırakılmamalıdır. Zafere ulaşıncaya kadar yılgınlık gösterilmemelidir. Her­kesin uyum içerisinde çalışması gerekmektedir
 Ardahan bir süre sonra I. Kongrede alınan karar gereği II. Kongreye ev sahipliği yapmaya hazır­lanmaya başladı. 7-9 Ocak 1919’da daha geniş bir katılımla II. Ardahan Kongresi toplandı. İlk Kong­reye katılanların yanında Ahıska, Çıldır, Oltu, Kars, Ahılkelek, Kağızman ile Şüregel’den gelen davet­li delegeler, bu tarih öncesinde hazır bulundular. Kongrenin reisi yine Halit Beydir. II. Ardahan Kongresi’ne katılan birçok önemli davetlinin başında Şura Hükümeti Cumhurbaşkanı Cihangirzade İbrahim Bey gelmektedir.  II. Ardahan Kongresi çalışmaları, ilkine göre daha kapsamlı idi. İngiliz ve Ermeni tehdidinin baş­lamak üzere olduğu bir sırada Doğuda başka bir deyişle Elviye-i Selase’de çıkan en cesur ses olma özelliğine sahiptir. Bu Kongrede alınan karalar ise şunlardır: 1. Güneybatı Geçici Millî Kafkas Hükümeti kurulmalıdır. Bunun için Millî Şura temsilcilerinin se­
çip göndereceği delegelerle Kars’ta Büyük Kongre toplanması sağlanmalıdır. 
2.     İngilizler, Mütareke hükümleri içerisine alınmıştır. Ordudaki silâhlar halka dağıtılmalıdır. Gür­
cü ve Ermeniler asla memleket içerisine sokulmamalıdır. Trabzon’da İstikbal ve İkbal, Batum’da Sa-
day-ı Millet ve Erzurum’da Albayrak gibi milli yayınlar çıkarılmalıdır. 
3.     Eldeki silahlar kesinlikle teslim edilmeyecek, III. Tümen 1914 sınırları gerisine çekilecek, Gü­
neybatı Kafkasya Hükümeti’ne her türlü önderlik Halit Bey tarafından yapılacaktır. 
4.Vakit kaybetmeden Milli Şura Hükümeti ile temas ile temas kurulmalıdır.Bu bölgelerden gelecek temsilciler ile II. Ardahan Kongresi toplanmalıdır. I. ve II. Ardahan Kongreleri, Doğu Anadolu Kongreler grubu içerisinde yer almaktadır. Burada ve sonra Kars’taki toplantı son derece önemlidir. Bir müddet sonra da Erzurum’da önce vilâyet ve son­ra da Mustafa Kemal Paşa’nın katıldığı büyük kongre toplanacaktır. Böylece, Ardahan’da başlatılan Hukuk savaşı bütün doğuyu içine alacaktır. Gürcüler yukarıda da belirtildiği gibi Ardahan istikametinde ilerleyerek 20 Nisan 1919’da Arda­han’ı işgal ettiler. Kongre sonrasında oluşan Şurayı da dağıttılar. Ayrıca Gürcüler Ardahan civarında­ki Seyduran ve Dikan köyleriyle, Göle’deki Arpaşen köyünü tahrip ettiler. Ardahan ve havalisinde 1000 kadar insanı katlettiler. Bu olaylar olduğu sırada İngilizler Kars’a girerek 13 Nisan 1919’da Millî Şura Hükümeti’ne son verdiler. İngilizlerin delaletiyle Gürcü ordusu Kura ırmağının sol tarafını işgal ederken, şehrin sağ yakada kalan kesimi de Ermenilere verildi. Yöre halkı Ermeni ve Gürcülerin arasında kalmıştı.

   ARDAHAN’IN MUTASARRIFLIK YAPILMASI (1921)

 Ardahan anavatana katıldıktan sonra, 7 Temmuz 1921 tarih ve 133 sayılı kanunla, vilâyet ile kaza arasında bir yönetim olan Mutasarrıflık haline getirildi. Eylül 1924’te Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Paşa yanında eşi Latife Hanım olduğu halde Karade­niz gezisine çıkmıştı. Bu sırada merkez üssü Erzurum olan deprem felâketi nedeniyle gezisini kese­rek Erzurum’a geldi. 7 Ekim 1924 günü Kars’a gelen Mustafa Kemal Paşa, olağanüstü bir coşkuylakarşılandı. Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa gezi programına Ardahan’ı da almıştı. Fakat tam bu sırada çıkan Musul-Kerkük hadiseleri Gazi’nin Programını tamamlamasına engel oldu. O sebeple Mustafa Kemal Paşa, Başvekil İsmet Paşa’ya şu telgrafı göndermişti:   

 _ ” Başvekil İsmet Paşa Hazretlerine Kars Vilâyeti kazaları ve Ardahan Vilâyeti, davet ve arz-ı tazimat için Kars’a hususi heyetler göndermişlerdi. Bütün serhat vilayetlerimizi görmeye, vaktin müsait olmadığına pek müteessirim. 06.10.1924 Salı, M.Kemal” Çok fazla istemesine rağmen mühim yurt sorunları nedeniyle Gazi Paşanın Ardahan ziyareti böy­lece gerçekleşememiş oldu.  

KURTULUŞ VE ŞANLI BAYRAĞIMIZA KAVUŞMA (23 ŞUBAT 1921) 

Ardahan, uzun zamandan beri beklediği kurtuluş ve şanlı bayrağı­mıza kavuşma hülyasını 23 Şubat 1321 günü gerçekleştirdi. Gürcü bir­liklerinin şehri boşaltmasının ardın­dan, öğleden sonra Yüzbaşı Osman Bey’in komutasındaki Türk birlikleri şehre girdi. Halkın içten karşılaması, Allah’a yapılan şükürler, kesilen kurbanlar çok güzel bir havayı aksettiriyordu. Ardahan’a Türk Bayrağı çekildi. TBMM, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Pa­şa’ya bir teşekkür telgrafı çekti. Fevzi Paşa da Kazım Karabekir Paşa’ya çektiği telgrafta “Ardahan ve Artvin ‘i kurtaran Şark Ordumuzun kahraman komutanlarım ve askerlerini tebrik ederim” diyordu.24 Şubat 1921’de Ardahan Livası adına Hamşioğlu Celal ve İsa, ileri gelenlerden Mehmet Ali ve Karaman imzalarını taşıyan bir telgraf Kâzım Paşa’ya teşekkür olarak gönderildi. Aynı mealde bir telg­raf da TBMM’ne gönderildi.

Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 24-26 Ekim tarihleri arasında Ardahan’ı ziyaret et­miş, beraberindeki heyete Ermeni ve Rusların burada yaptıkları kıyımları anlatmıştır.   

ARDAHAN’IN KAZA HALİNE GETİRİLİŞİ  1926’ya kadar vilâyet statüsünde bulunan Ardahan 30 Mayıs 1926 tarih ve 877 sayılı kanun ile ka­za haline dönüştürüldü. Bu karar 26 Haziran 1926 tarih ve 404 numaralı Resmî Ceride’de ilan edil­miştir. 877 numaralı kanun “Teşkilat-ı Mülkiye” kanunu adını taşımaktadır. Bu kanunun Ardahan’ı il­gilendiren 1 numaralı cetveli şöyledir. “İsimleri belirtilen 1 numaralı cetvelde yazılı olan Üsküdar, Beyoğlu, Ardahan, Çatalca, Gelibolu, Genç, Er­gani, Siverek, Kozan, Muş ve Dersim kazaya çevrilmiştir.” ARDAHAN’IN İL OLMASI (1992) Ardahan, yarım yüzyıldan fazla, tam 66 yıl Kars iline bağlı bir ilçe olarak yer aldı. 27 Mayıs 1992 ta­rih ve 3806 sayılı kanun ile tekrar 1921’deki gibi bir İl haline getirildi. Ardahan’ın Bakanlar Kurulu Kararıyla il yapıldığı 3806 sayılı kanunun 1. Maddesi şöyledir: Madde 1- Kars iline bağlı Ardahan ilçe merkezi olmak ve ekli (13) sayılı listede adları yazılı ilçe, bucak, kasaba ve köyler bağlanmak suretiyle Ardahan adı ile “İL” kurulmuştur

  TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NDE 1926’YA KADAR ARDAHAN MİLLETVEKİLLERİ  

Ardahan 1921’de Mutasarrıflık haline getirildiği için Kars gibi TBMM’de Milletvekilleri ile temsil hakkına sahip oldu. iki yasama dönemi için şu Milletvekillerini seçmiş ve TBMM’ne göndermiştir: I. Dönemde Ardahan’ı temsil edenler, Hilmi Bey ve Os­man Server Bey’dir. Hilmi Bey 1885 yılında Şavşat’ta doğdu. Filibeli Mustafa Efendi’nin oğludur. Harbiye’den mezun oldu. İttihat ve Terakki’de aktif bir rol üstlendi. I. Yasama döneminin ikinci milletvekili Osman Server Bey, tarihî Atabekler ailesindendir. 1886 Ahıska doğumludur. Yüksek tahsil için Avru­pa’ya gitti. Almanya’da ziraat, maden ve kadastro mühendisliği, Petersburg’da hukuk tahsili gördü. Millî islam Şurası ve Güneybatı Kafkas Hükümetlerinin kuruluşlarında aktif roller aldı. 1921 seçimlerinde Ar­dahan’ı temsilen Ankara’ya gitme hakkı kazandı. 1923’den sonra mühendis olarak özel kurumlarda bu­lundu. Atabek soyadını aldı. 1962 yılında İzmir’de geçirdiği bir trafik kazasında vefat etti. 1923’deki II. Dönemde Ardahan üç Milletvekili ile Meclis’te temsil edildi. Milletvekillerinin hepsi asker kökenli idiler. Bu milletvekilleri Halit, Talat ve Tahsin Beylerdir. Halit Paşa Kars ve Ardahan’ı kurtaran ordunun komutanı olan Halit Paşa’dır. Daha sonra Karsı-alan soyadını almıştır. 1925’te TBMM’de vuruldu ve vefat etti. Talat Bey 1922 yılında Ardahan Mutasarnflığı’na tayin edilmiş ve ertesi yıl Ardahan’dan Milletve­kili seçilmiştir. Sönmez soyadını alan Talat Bey 1950’de vefat etmiştir. Tahsin Bey, I. Dünya savaşında Rus istilâsına kadar Erzurum Valiliği’nde bulundu. 1923 seçimle­rinde Ardahan’dan Meclis’e girdi. Atatürk tarafından kendisine Üzer soyadı verilmiştir. Ardahan, tekrar ilçe haline getirilince milletvekili olarak Meclis’te temsil edilmesi sona erdi.

 İLK RUS İSTİLASI (1828-1829)  1829’da Ardahan, Kars, Ahıska ve Erzurum dolaylarında ön plâna çıkan bir komutan vardır. Bu ko­mutan, Salih Paşa’dır. Rus generali Paskeviç, Kaçar hanedanını mağlûp edip Revan’ı (Erivan) aldık­tan sonra buralara Ermeni göçü başladı. Bugünkü Büyük Ermenistan hayalinin kökleri Revan’m düş­mesinden sonra Ruslarca başlatılan iskân politikasına dayanmaktadır. Batıya doğru ilerleyen Paskeviç Ahıska’yı kuşattı. Kahramanca direnen Ahıska halkı, gıda ve iaşesinin bitmesi neticesinde Ruslar’a teslim oldu. 17 Ağustos 1828’de Ahıska’ya giren Ruslar, şehri yerle bir ettiler ve halka akla gelmedik zulümler yaptılar. Kars’ı ele geçiren Ruslar bu sefer Ardahan’ı da ele geçirmenin plânlarını yapmaya başladılar. Zira Ardahan, Erzurum’a giden yol üzerinde idi. Ordu Komutanının emri ile Ardahan üzerine yürüyen Genaral Muravyev, 22 Ağustos 1828’de şehri aldı. Böylece Ardahan ilk işgal acısıyla tanışmış oluyor­du. Ardahan’ın düşmesinde, muhtemelen Ahıska’nın düştüğü feci durum önemli rol oynamıştı. Rus dehşetinden korkan Aıdahanlılar canlarını kurtarabilmek için yurtlarını terk etmek zorunda kalmış­lar, Oltu-Narman üzerinden Erzurum’a bir sel gibi akmışlardı.1829’da Ardahan ve çevresinde savaşlar yeniden başladı. Acaralılar Nisan 1829’da Suskap/Aşık Zü-lâli Köyü yakınında Ruslar’a yenildiler. Salih Paşa bunun üzerine Hakkı Paşa’yı Posof a yolladı. Arda­han üzerinden Posof istikametinde giden Türk kuvvetleri, yine Suskap civarında Ruslar’a yenildiler. Yalmzçam civarında bulunan 8.000 kişilik Osmanlı kuvveti de Ruslar karşısında tutunamayarak dağıl­mıştı. Ruslar artık Ahıska ile Yalnızçam arasındaki güvenliği tam olarak sağlamışlardı. Erzurum önün­deki Ardahan-Posof savunma hattını kıran Ruslar 25 haziran 1829’da Erzurum’u ele geçirdiler. Ruslar 1829 sonbaharına doğru Ardahan ve Erzurum dahil olmak üzere bütün önemli merkezleri ele geçirmişlerdi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti acilen barış istedi.

EDİRNE ANTLAŞMASI (14 Eylül 1829)  Edirne Antlaşması, bölgedeki savaşa fiili olarak son verdi. Çıldır, Ahıska, Ahılkelek savaş tazmina­tı olarak Rusya’ya terk edildi. Buna karşılık Ardahan, Göle, Oltu, Poskhov, Şavşat, Livana Osmanlıla­ra geri veriliyordu. Bu antlaşmadan sonra Ruslar, Ermenileri sınır gerisine çekmeye başladılar. Asıl amaçları Ardahan ve Kars karşısında tampon hudut teşkil etmekti.Edirne antlaşması, Ardahan için yeni bir devrin başlamasına sebep olmuştu. Çünkü Ahıska ve Ahıl­kelek’in Rusların eline geçmesiyle Ardahan Osmanlı devletinin kuzeydoğudaki son toprağı yani Ser­hat Şehri durumuna düşmüştü. Artık bu tarihten sonra Türk topraklarına gelecek ilk saldırıyı Arda­han göğüsleme durumunda olacaktı. Bu dönemi Ulemadan Ahmet Dursun Efendi, Natıkî mahlasıy-la yazdığı şiirlerinde işlemektedir. Bu şiirlerin bulunduğu yazma bugün Beyazıd Devlet Kütüphane­si’nin Türkçe Yazmalar bölümünde 1225 sayılı tasnifinde bulunmaktadır.


İArdahan çok önemli tarihi, doğal ve turistik değerlere sahiptir. Urartu, Med, Pers, Roma, Sasani, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu,Akkoyunlu, Safavi ve Osmanlı uygarlıklarına ev sahipliği yapan yörede birçok tarihi eser ve kalıntı bulunmaktadır. Anadolu’nun kuzeydoğusunda bir serhat şehri konumundaki Ardahan’da çok sayıda tarihi kale ve kuleler, cami ve köprüler, şapel ve kiliseler, çeşme ve hamamlar ilin tarihi ve kültürel mirasını oluşturmaktadır.

Ardahan Kalesi:
Ardahan Kalesi çevresinde yapılan Prehistorik araştırmalar, (M.Ö. 3500-2000) Eski Tunç Çağı’na ait yarlaşmanın varlığını ortaya koymuştur. Ardahan Kalesi, Osmanlı döneminde 16. yüzyıl ortalarında, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle inşa edilmiş ve günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Tarihi oldukça eskilere dayanan Ardahan Kalesi’nde yapılan kazılar bölgenin çeşitli krallıkların hakimiyetine girdiğine göstermektedir.

Şehir merkezinin kuzeyindeki Halil Efendi Mahallesi ile şehir merkezini birbirinden ayıran Kura Nehri’nin hemen sol kıyısında bulunmaktadır. Kale mimari açıdan dikdörtgen planlıdır. Giriş kemerinin hemen üzerinde, yapıldığı tarih 1544 olarak yazılmaktadır. Dikdörtgen plan oluşturan sur duvarları, 745 m. uzunluğundadır. Baştan başa kare tabanlı ve çokgen planlı çok sayıda kule ile desteklenmiştir.

Savaşır (Cancak) Kalesi: 
Posof ilçesine bağlı Savaşır (Cancak) köyünün güneydoğusunda, üç yanı vadi ile çevrili sivri bir tepe üzerinde konumlandırılmıştır.

Kinzi Kalesi: 
Ardahan’ın yaklaşık 30 km. batısında Bağdeşe (Kinzodamal) köyünün kuzeyinde, Bülbülan Yaylası’nın güneydoğusunda yer alan bir kaledir.

Sevimli Kalesi:
Hanak ilçe merkezinin yaklaşık 18-20 km. güneydoğusundaki Sevimli (Vel) köyünün takriben 500 m. güneyinde, Kura Nehri vadisinde, yarımada biçimli sarp bir tepe üzerinde yer almaktadır.

 

Kalecik Kalesi: 
Göle ilçesine bağlı Kalecik köyünün yaklaşık 450-500m. güneyinde, köyden gelen derenin oluşturduğu vadi eli Kura Vadisi’nin kesiştiği noktada sarp bir alana kurulmuştur.

Şeytan Kalesi: 
Çıldır ilçesinin Yıldırımtepe köyü civarında olan bu kalenin, Ortaçağ’da yapıldığı tahmin edilmektedir. Çıldır’a 1 km. uzaklıktaki Yıldırımtepe köyünün yaklaşık 1,5 km. kuzeydoğusunda bulunan Karaçay Vadisi’nde oldukça sarp bir alana inşa edilmiştir.

Kurtkale: 
Çıldır ilçe merkezinin yaklaşık 36 km. kuzeydoğusundaki Kurtkale nahiyesinin 1 km. güneyinde ve Gürcistan sınırında bulunmaktadır. Yakınındaki nahiyeye de adını veren Kurtkale’nin tarihi ve adını nereden aldığı konusunda kesin bilgi yoktur.

Kazan Kale:
Ardahan’ın yaklaşık 12-13 km. kuzeydoğusunda, Kura Vadisi’nin nehrin akış yönüne göre sağında, vadinin sınırlandığı dil biçimindeki yükselti üzerinde yer almaktadır. Kesin tarihi bilinmeyen kale çevresinde, eski yerleşim izleri mevcuttur.

Altaş (Ur) Kalesi: 
Ardahan- Hanak karayolunun 18. km’sindeki Altaş (Ur) köyünün doğusunda yer alan sivri bir tepe üzerine kurulmuştur. Tarihi kaynaklarda sadece adı ve yeri belirtilen kalenin, ilk yapım tarihi kesin değildir. Ancak 7.- 8. yüzyıldan beri bu kalenin mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Kırnav Kale:
Hanak ilçesinin 5 km. güneyindeki Çayağzı köyünün yaklaşık 400 m. batısında Ardahan– Hanak karayolu üzerinde Hanak Çayı kenarında yer alır. Bu kalenin de kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak bugünkü kalıntıların, Ardahan Kalesi’ne ait kalıntılarla aynı duvar tekniğine sahip olması dikkat çekicidir.

Camiler

Ardahan Merkez Mevlit Efendi Camii:
Ardahan şehir merkezinde Halil Efendi Mahallesinde, kalenin yaklaşık 150-200 m. doğusunda yer almaktadır. Giriş kapısında bulunan kitabeye göre, yapımı 1701 tarihinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu caminin yakın tarihlerde beden duvarlarının yarıdan yukarısı ve üst örtüsü yenilenmiştir.

Posof Merkez Camii:
Posof merkez camisinin minberinde kitabeye göre 1868 tarihinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Cami, boyuna dikdörtgen planlı olup, kesme taşlardan yapılmıştır. İç yapısı Osmanlı mimarisini yansıtmaktadır. Ayrıca caminin doğusunda yer alan dikdörtgen hazire alanında bulunan bir lahitte yazan 1771 tarihi caminin tarihinin minberindeki tarihinden daha eskiye dayandığını düşündürmektedir.

Derviş Bey Camii

Ardahan da Tugay Komutanlığının yanında ki parselde inşaa edilmiş bulunmaktadır.
Cümle kapısı üzerinde,iki tarafta yatay dikdörtgen panolar halinde yer alan yazılarda h.1285/m.1869 tarihi okunur.Yapıya adını vermiş olan Derviş Bey’in kimliği hakkında biyografik bilgi mevcut değildir.Caminin sağ ve sol tarafındaki panolarda “İslamdan daha yüksek bir şeref yoktur”ibaresi ve altında 1285 tarihi verilmiştir.

Camii esas plan itibariyle dikdörtgen konumlu plan şemasına sahiptir.Girişin önünde yer alan mahfel,taşıyıcı ve kirişleme sistemiyle,ana hacmi iki bölüm halinde ifadelendirmiş, böylece içten ahşap kubbe dıştan,dıştan oturtma çatı ile örtülmüştür.Duvar kalınlığı 0.80m.olan yapının Minareside camii gibi muntazaman kesme taştan imal edilmiştir.

Akçakale Ada Şehri Kalıntıları

Çıldır Gölü’nün içerisinde yer alan Akçakale Adası, doğal güzelliklerinin yanı sıra, birinci derecede arkeolojik sit alanıdır. Çıldır ilçe merkezinin yaklaşık 27 km. güneydoğusunda yer alan Akçakale köyünün hemen batısında bulunan bir ada şehrine ait kalıntılardır.

Prof.Dr. Zeki Gündüz"Depreme karşı bina güvenliği şarttır"

Habervole Genel Yayın Yönetmeni Fehmi DUMAN Sakarya Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Geoteknik Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Zeki Gündüz ile 17 Ağustos 1999 depreminin 18.yıl dönümünde deprem gerçeğini İnşaat Mühendisliği açısından Masaya yatırdı.

Habervole Genel Yayın Yönetmeni Fehmi DUMAN “Betonarme Yapılarımızın Depreme Karşı Durumu Nedir?” bu konu üzerinde konuşacağım. Bu yapılar Türkiye’nin hemen hemen her tarafında var deprem bölgesi olmayan yerlerde bu duruma bakarak neden bu binalarımız yıkılıyor ya da çok hasar görüyor. Tabii iki konuda bakabiliriz proje açısından ve yapım aşamasından yani projeler nasıl yapılıyor?

Betonarme yapıların dayanımı bir anlamda beton dayanımı ve beton dayanımının da gerçeğe yakın bir şekilde belirlenmesi gerekiyor.

Deprem oldu benim binamda hasar olmadı ama bundan sonra devam
ederse daha kötüsü olur mu veya çok sayıda artçı deprem oluyor bu binanın hasarını arttırır mı bunlar çok soruluyor
ve bu yüzden binalara girilip oturulmayan bir durumla
çok karşılaşılır. Şöyle eğer depremde deprem yaşamış veya depremi olmadan önce hafif depremler şiddetli bir deprem ondan önce hafif deprem yapıpolmuş yapılarda gelen deprem yükü yapının elastik yük dayanılırlığının kapasitesinin altındaysa bu bir yapıda bir hasara yol açmaz.
Yani yapı bu şekilde düşük şiddetli depremlerde düşük kuvvetler altında ne kadar çok sallanırsa sallansın taşıma gücünden bir şey kaybetmez.

Ülkemiz bir deprem ülkesi bunu biliyoruz. Deprem gerçeğiyle yaşamak durumundayız. Biliyoruz ki üç ana plaka ana levha dediğimiz Avrasya Afrika ve Arap Yarımadalarının ya da levhalarının tam birleştiği yerde küçük
levhaların arasında kalması sebebiyle ülkemiz tektonik açıdan son derece hareketlerdir

Temel olarak üç ana fay hattımız var kuzeyde doğuda ve batıda ve aşağıda
istatistikleri görüyorsunuz. Yani topraklarımızın %92’si nüfusumuzun %95’i büyük sanayi merkezlerimizin gene %95’i deprem tehdidi altında depremle yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Gene afet yönetimi dediğimiz deprem tasarımı için çeşitli maksimum yer ivmeleri tayin etmiş onları burada bilgilendirmek istedik. Hocamda bahsetti depremleri izlemek ve sismik tehlikeye karşı gerekli önlemlerin alınması konusunda çalışmaların ilk adımı sismik ağlardan geçiyor. Yan instrumente etmek zorundayız ülkemizi. Burada aktif fay hatlarımızı ve ölçüm istasyonlarını görüyorsunuz.
Bunlar afet işlerinin yerleştirdiği istasyonlar tam olarak 201 adet ölçüm
istasyonu bulunuyor. Buna ilaveten Kandilli Rasathanesinin işlettiği az sayıda ölçüm istasyonumuz var. Genel olarak bu istasyonlar gördüğünüz gibi fay hatları etrafında odaklanmış durumda.


İnşaat mühendisliği açısından deprem ele alınacak olursa, halk nezdinde deprem dışarıdan yapılara gelen kuvvet olarak algılanır. Yani sismik bir yer hareketi(deprem) söz konusu olduğunda, sanki bir el yapıyı hareket ettirmeye, itmeye (push over=statik itme), sallamaya çalışıyormuş gibi algılanır. Aslında bu yanlış bir algıdır. Deprem esnasında yer kendisine has periyotları ile hareket(salınım) etmeye çalışır. Yapı ise buna karşılık koymaya çalışır. Bunu şu örnekle daha anlaşılır kılalım; Seyahat etmekte olduğunuz araç ivmelendiği zaman siz ilk halinizi korumaya çalışırsınız, buna eylemsizlik prensibi denilir (newton’s first law of motion). Yapılar da bu prensip ile depreme karşı koymaya, deprem öncesi halini korumaya çalışır.

Peki deprem bir yapıya dışardan kuvvet getirmiyorsa bu yapılar deprem anında neden hareket(aslında salınım) ediyorlar? Bir yerde hareket varsa mutlak suretle bir kuvvet olmalıdır. İşte bu noktada devreye eylemsizlik prensibi giriyor. Yer hareket etmeye çalışırken yapılarımız bu prensipten ötürü önceki halini korumaya çalışıyor. Bunun neticesinde yapı atalet(eylemsizlik) kuvvetlerini yer hareketine belli ölçüde karşı koymaya çalışması hasebiyle kendisi oluşturuyor. Aslında tam olarak karşı koyamadığı için yapı harekete(salınıma) başlıyor. Yapının yaptığı bu salınım ise yapının karakteristik özellikleri sonucunda ortaya çıkıyor. Bu salınıma ve süresine binanın kütlesi ve rijitliği karar vermektedir.

Peki deprem anında ortaya çıkan bu kuvvet ne kadardır? İşte yine bu noktada Newton kuralları yani tabiatın kanunu fizik kuralları sahne alıyor. Newton’s second law of motion, yani Newton yasalarının 2.si olan F=mxa. İşte depremde ortaya çıkan o kuvvet F (force)’dir. Bu kuvveti ise yapının kütlesi(mass) ve yapının ivmesi(acceleration) oluşturur.

Peki yapının kütlesi* belli, ivmesi nedir? Deprem bir hareketse mutlaka onun bir hızı ve ivmesi olacaktır. Kabul edilen yer çekimi ivmesi g= 9.81 /s2 dir. Fakat yer çekimi ivmesi ile yapının üzerine aldığı ivme farklıdır. Yapıya gelen bu ivmeye spektral ivme denilir. Spektral ivme gerçek yer çekimi ivmesinin spektral ivme katsayısının çarpımı ile ortaya çıkar. Bu katsayıya ise yapı önem katsayısı, etkin yer ivme katsayısı, binanın periyodu ve zeminin periyodları karar verir

Yani biz depremden olabildiğince az etkilenmek istiyorsak ortaya çıkan atalet kuvvetlerini azaltmamız gerekmektedir. Bu da kütlenin ve ivmenin azaltılması demektir. Hem yapımızı olabildiğince hafif hem de ivmeyi etkileyen karakteristik hakim periyodun belli aralıkta(elastik sınırlar) büyük ama zemin karakteristik periyotlarından olabildiğince uzak tutmalıyız(rezonansa girme ihtimali). Mimari ve bazı geometrik ölçüler, periyod üzerinde çok büyük değişiklikler yapmamızı engellemektedir.

Deprem konusunda toplum olarak daha fazla bilinçlenmeliyiz!.. Deprem anı, öncesi ve sonrasında nasıl önlemler almalıyız?..

Aslında artık belki de birçoğumuzun öğrendiği gibi depremler değil, alınmayan önlemler öldürüyor!.. Bunun içindir ki; deprem anında nelere dikkat etmemiz gerektiğini bilmeliyiz. Bir o kadar da deprem öncesi ve sonrasında yapılması gerekenleri de bilmeliyiz!..

Evlerimiz depreme dayanıklı olmalıdır. Deprem, dayanıklı yapılmış konutlara zarar vermez. Oturduğumuz binaların depreme dayanıklı olup olmadığını kontrol ettirmeliyiz. Gerekirse, dayanıklı duruma getirmeliyiz.

Zaman Makinası, yolculuğuna Sakarya'da devam ediyor

Zaman Makinası, yolculuğuna Sakarya’da devam ediyor

Vakıf Emeklilik, Zaman Makinası ile insanlara geleceklerinden mesaj veriyor. Kişileri 30 yıl sonrasına götüren Zaman Makinası,  yolculuğuna Sakarya’da devam ediyor. Vakıf Emeklilik, Zaman Makinası ile Şimdiden Rahat Bir Gelecek için BES yaptırmanın önemine dikkat çekiyor. 

Bireysel Emeklilik sektörünün öncü şirketi Vakıf Emeklilik, sektörde farkındalık ve katılımı artıracak önemli bir projeye daha imza atıyor.

Vakıf Emeklilik, Zaman Makinası Projesi ile insanları geleceğe yolculuğa çıkarıyor. Zaman Makinası ile kişileri 30 yıl sonrasına götüren ve hayalini kurdukları emeklilik dönemini yaşatan Vakıf Emeklilik, zamanın ne kadar çabuk geçtiğini, “Şimdiden Rahat Bir Gelecek” için BES yaptırmanın önemine dikkat çekiyor.

Gelecekten mesaj veren Zaman Makinası, BES yaptıran kişilerin gelecekte de rahat ve keyifli bir zaman geçirmesinin mümkün olduğunu vurguluyor. İzmit’ten yola çıkan Zaman Makinası, yolculuğuna Sakarya’da devam ediyor.15 Ağustos’ta Sakaryalılarla buluşacak ve ardından Anadolu’yu gezecek olan Zaman Makinası; Zonguldak, Samsun, Ankara, Kayseri, Adana, Gaziantep, Antalya ve İzmir’de yolculuğuna devam edecek. Zaman Makinası’nın son durağı ise İstanbul olacak.

“BES ile 30 yıl sonra da rahat yaşıyorum”

Zaman Makinesi ile yolculuğa çıkan kişilerin, öncelikle 30 yıl sonraki halleri gözlerinin önüne geliyor. “Geleceğe Hoş geldin” mesajı ile çıkılan yolculukta; kişilerin emeklilik günlerinde de şu andaki hayat standartlarında bir yaşam sürmelerinin BES ile mümkün olabileceği mesajı veriliyor. Bireysel Emeklilik Sistemi’nin sağladığı faydalarının kişilere bir kere daha anlatılacağı bu yolculukta zamanın çabuk geçtiği bu nedenle bir an önce birikim yapmanın önemine işaret ediliyor.

Türkiye’deki tarım arazilerin Tümü Satış için Hazırlanıyor

Türkiye’deki tarım arazilerinin yüzölçümlerine göre yüzde 1’i satılmak için ilana verilmiş durumda. Son 15 yılda 2 milyon 50 bin dekar tarım arazisi imara açılarak betona gömüldü.

Plansız kentleşme Türkiye’nin verimli tarım arazilerini yutuyor. Türkiye’de son 15 yılda 2 milyon 500 bin dekar tarım arazisi imar politikalarının kurbanı yapılarak betona gömüldü.

Türkiye’deki tarım arazilerinin yüzölçümlerine göre yüzde 1’i satılmak için ilana verilmiş durumda. En fazla satış hareketliliğinin yaşandığı il tarımsal arazisi küçük olan Yalova. Yalova’da son 5 yılda tarım arazilerinde yüzde 30’luk bir azalma yaşandı. Yalova’dan sonra sırayla İstanbul, İzmir, Kocaeli, Bursa, Çanakkale, Balıkesir ve Muğla geliyor.

Planlama şart

Türkiye’nin önde gelen tarım merkezlerinden Mersin’de son 15 yılda 90 bin, Adana’da 200 bin, Hatay’da 60 bin dekarlık tarım alanı yok olurken, Antalya’da ise imarlaşmanın yanı sıra turizm adı altında otel ve tatil köylerine ayrılan bölgelerin de içine girmesiyle 170 bin dekarlık verimli tarım arazisi betona gömüldü.

2016’da Türkiye’deki çayır ve mera alanları hariç toplam tarım arazisi yüzölçümü yaklaşık 237 milyon 625 bin 724 dekar. Bu rakam Türkiye yüzölçümünün yaklaşık yüzde 30.33’üne denk geliyor. Resmi verilere göre 2006 yılıyla kıyaslandığında son 10 yılda toplam tarım alanının yüzde 5.22 (2 milyon 113 bin hektar) azaldı.

Tarım alanı büyüklüğünde Türkiye’de üçüncü sırada yer alan Şanlıurfa’da 11 milyon 543 bin 201 dekar tarım alanı yer alıyor. 150 bin hektar sulanabilir tarım arazisiyle Türkiye’nin 3’üncü büyük ovasına sahip olan Harran Ovası’ndaki tarım arazileri, son 10 yıl içerisinde 3 kat artarak 60 bin dekarı betonlaştı.

Uzmanlar, “Tabii ki ülkemizde konut ihtiyacı, sanayi anlamında kullanılacak arazi ihtiyacı var. Ancak yapılacak konutların, sanayiye ve imara açılacak alanların iyi belirlenmesi gerekiyor. Kentlerin genişletilmesi sırasında buna dikkat etmek gerekiyor. Bunlar tarımın yapılamadığı alanlar olarak belirlenmeli ve ona göre bir çalışma yapılmalı” ifadelerini kullandı.

İmarın adı yatırım oldu

Türkiye’deki tarım arazilerinin el değiştirmesinde son yıllarda yaşanan hareketliliğin arazilerin imar yatırımı olarak değerlendirilmesinden kaynaklandığını söyledi. Kayhan, “Aslında tarım arazisi satışları veya el değiştirmeleri, tarım amacından daha çok, potansiyel bölgelerin ileride yaratabileceği imar fırsatlarından faydalanmayı amaçlıyor. Zira satışı yapılan tarım arazisi ortalamada 10 bin ila 20 bin m2 büyüklüğünde. Bu genişlikteki araziler tarıma elverişlilik açısından küçüktür” iddiasında bulundu.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Yazarı Çapar Kanat ise son 20 yılda tarımsal nüfusun % 10 küçüldüğünü ve şehre göç ettiğini bu nedenle arazilerini sattıklarını söyledi.

Edirne Belediyesinin Yenilediği Gölette Balık Sürprizi

Edirne Belediyesi tarafından Barış Parkı’nda başlatılan yenileme çalışmaları kapsamında suni göletteki suyun boşaltılması sırasında havuzlardan çıkan çöpler ve balıklar çalışmaları izleyenleri hayrete düşürdü. Belediye Başkanı Recep Gürkan, Barış Parkı’ndaki çalışmaların yaklaşık 2 ayda tamamlanacağını söyledi.

Şükrüpaşa Mahallesi’nde bulunan Barış Parkı’ndaki yenileme çalışmaları hızla ilerliyor. Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında ilk olarak parkta bulunan göletteki suyun boşaltılması tamamlandı. 4 gün süren boşaltım sürecinde göletten 11 bin metreküp su tahliye edildi. Bu arada suyun azalmaya başlaması ile birlikte gölet tabanından önemli oranda çöp ve vatandaşlar tarafından çok önceden atıldığı ve ürediği anlaşılan balıklara rastlandı.

Bunun üzerine ekipler suyun tahliyesini durdurarak gölet içerisindeki balıkları toplamaya başladı. Vatandaşlar tarafından gölete atıldığı ve zaman içerisinde ürediği tespit edilen balıklardan bazılarının çok büyük olması hem ekipleri hem de çalışmaları izleyen ve “Bunlar Gölet kuzusu olmuş” yorumunda bulunan vatandaşları hayrete düşürdü. İrili ufaklı çok sayıda yayın ve sazan balığı doğal ortama bırakılmak üzere ekipler tarafından kepçelerle toplanarak kovalara konuldu.

Bu arada suyun çekilmesi ile gölet dibinde önemli oranda çöp biriktiği de belirlendi. 2 ton olduğu tahmin edilen plastik poşet, şişe, meşrubat kutusu ve çeşitli kullanılamaz haldeki küçük eşyalar gölet tabanından ekipler tarafından toplanmaya başlandı.

Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan’da çalışmaların bir bölümünü yerinde inceledi.  Parkta bulunan gölet izolasyonunun yaklaşık 1 ay süreceğini, bununla birlikte tüm alanın peyzaj çalışmalarının da devam edeceğini kaydeden Gürkan, tüm çalışmanın 2 ay içerisinde bitirilmesini planladıklarını söyledi.

BALIKLAR DOĞAL ORTAMA BIRAKILACAK

Göletten çıkan balıkları gören Gürkan, bunların doğal ortamları olan nehirlere götürülerek bırakılacağını belirttiGölet dibinde biriken çöplerin de en hızlı şekilde temizleneceğini ifade eden Belediye Başkanı Recep Gürkan, “Gölette uzun zamandır koku vardı. Suyun çekilmesi ile mevcut tabanın parçalandığını gördük. Bu su kaybına neden oluyordu. Şimdi buranın tabanını komple kaldırıp yeni ve geçirgen olmayan daha ileri bir teknolojiyle üretilen malzeme ile kaplayacağız. Park çok daha modern bir hale getirilecek. Üzüldüğümüz nokta gölettin dibinden çıkan çöpler. Yaklaşık 2 ton çöp oluşmuş tabanda. Bu çöpler tabanda birikiyor ve sonrasında o istemediğimiz ve burada dinlenen halkımızı da rahatsız eden kokular meydana geliyor. Balıklar da ayrıca bu kokulara neden oluyor. Halkımızdan bunun tekrarının önüne geçilmesi için destek istiyoruz. Biz bu parkları yapıyoruz ve onlara emanet ediyoruz. Yeni gölete de bu şekilde çöp atılmasının önüne geçebilmemiz için vatandaşlarımızın daha duyarlı olmalarını istiyorum” dedi.

Reklam

GÜRKAN, “EDİRNE SENİ ASLA UNUTMAYACAK”

Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, geçirdiği rahatsızlık sonucunda hayatını kaybeden Yrd. Doç. Dr. Ratip Kazancıgil’in ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirerek, “Edirne seni asla unutmayacak. Mekanın cennet, ışığın bol olsun” dedi

GÜRKAN,

1955 yılında Edirne Belediye Başkanlığı görevinde de bulunan Yrd.Doç. Dr. Ratip Kazancıgil, geçirdiği rahatsızlık sonucunda hayatını kaybetti. Edirne’de çok önemli görevlerde bulunan; sağlık alanında olduğunu gibi kültürel ve sosyal hayata da büyük katkılar sağlayan Kazancıgil’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşadıklarını ifade eden Gürkan, “Değerli büyüğüm, sevgili hocam Yrd. Doç. Dr. Ratip Kazancıgil, geçirdiği rahatsızlık sonucunda aramızdan ayrıldı. Edirne’ye büyük hizmetlerde bulunan Kazancıgil’in kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. 1955 yılında Edirne Belediye Başkanlığı görevinde de bulunan Kazancıgil, kaleme aldığı eserlerle kentin geleceğine ışık tutmuş, sağlıktan kültürel yaşama kadar Edirne’ye önemli katkılarda bulunmuştur” diye konuştu.

Kazancıgil ile sık sık bir araya geldiğini ifade eden Gürkan, “Ratip Kazancıgil’in fikirleri her zaman ışık oldu. Onun tecrübelerinden faydalandım, eleştirilerini dikkate aldım. Edirne, çok önemli bir isme veda ediyor. Biliyorum ki; Edirne ve Edirneliler Kazancıgil’in eserlerini, fikirlerini yaşatmaya devam edecek; Kazancıgil’i asla unutmayacak” dedi.

Gürkan, Edirne sevdalısı Kazancıgil’e Allahtan rahmet, yakınlarına ve tüm Edirneli hemşehrilerine sabırlar diledi.

 

2017/08/5831056.jpg
Bu haber 1809 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
 Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

İMO Şube Başkanı GÜRPINAR"Deprem bazıları için rant kapısı"

İnşaat Mühendisleri Odası Sakarya Şubesi  17 Ağustos 1999 tarihinde yaşadığımız büyük deprem felaketinin 18 nci yıldönümünde  Medya Mensuplarıyla  bir  araya geldiler ve

“Kentsel dönüşüm ile ilgili süreç; tam bir keşmekeş içinde yürütülmektedir”dedi

İnşaat Mühendisleri Odası Sakarya Şube Başkanı Hüsnü GÜRPINAR”17.Ağustos.1999 tarihinde yaşadığımız büyük deprem felaketinin 18 nci yıldönümünde;

Yönetim Kurulumuz, depreme karşı vatandaşlarımızı-Kamuoyunu bilgilendirmek adına açıklamalarda bulubu  ve gazetecilerin  sorularını  cevapladı”

Ülkemiz topraklarının % 93 ü aktif deprem kuşağı üzerinde bulunmakta ve nüfusumuzun da % 66 sı birinci ve ikinci derece deprem bölgelerinde,  deprem riski altında yaşamaktadır. 17.Ağustos.1999 tarihinde bölgemizde ve ilimizde yaşadığımız gibi, uzunca bir süredir Çanakkale, Manisa, Adıyaman, İzmir ile Muğla ilimiz ve ilçeleri bu depremleri yaşamış olup deprem riski altında bulunan illerimiz bundan sonra da yaşama devam edecektir.

Ülkemiz ekonomisini tahrip eden, insanlarımıza büyük acılar yaşatan, on binlerce insanımızın, yaralanmasına, sakat kalmasına ve ölmesine sebep olan 17.Ağustos.1999 hafızalarımızda “Büyük acılar ve çaresizlik duygusuyla” anılan bir tarih olarak yerini aldı.

Yaşanan her deprem sonrası olduğu gibi;

17 Ağustos 1999 felaketinden sonra da;

Yer seçiminden imar sistemine, bu sistemin yürütücülerine, mühendisinden mimarına, işçisinden, kalfasına, malzeme üreticilerine ve bilinçsiz tadilat yapan mal sahiplerine kadar;

Ülkemizin deprem gerçeği enine boyuna tartışıldı.

Bilim adamları, üniversiteler, meslek odaları, duyarlı siyasetçiler ve basınımız, deprem gerçeğine uygun politikaların geliştirilmesi ve hayata geçirilmesi için kendi çapında sorumluları uyardı. Konuyla ilgili raporlar hazırlandı ve öneriler sunuldu. Bu anlamda yapılan;

*Depremin hemen ardından 21.Mart.2000 tarihinde kurulan ve başarılı Bilimsel çalışmalar yapan Ulusal Deprem Konseyi çalışmaları dikkate alınmamış olup Konsey 2007 yılında Başbakanlık genelgesiyle kaldırılmıştır.

*Bayındırlık Bakanlığı koordinatörlüğünde 2004 yılında çalışmalara başlayan Deprem Şurasının bilimsel Raporları dikkate alınmamıştır.

2004 yılında “Türkiye İktisat Konseyi Afet Yönetimi Grubu Raporu” hazırlanarak ilgililere sunulmuştur.

Bu raporlar ayrıntılı olarak incelendiğinde hemen hepsinin aynı konularda benzer sonuçlara eriştiği eşdeğer konulara işaret edip eşdeğer çözüm önerilerinde bulunduğu görülür.

*2011yılında “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlanmış olup bu plan Ulusal Deprem Konseyi ve 2004 yılı Deprem Şurası çalışmalarında ayrıntılı olarak açıklanan, tespit değerlendirme ve çözüm önerilerinin yüzeysel bir kopyasıdır. Yapılan bu çalışmalar ışığında;

Ülkemizde deprem konusunda bilinmeyen yoktur, Bilimsel çalışmalar sonrası ortaya çıkan çözüm önerilerinin uygulanmasını İnşaat Mühendisleri Odası olarak ilgililerden talep ediyor ve bekliyoruz.

İnşaat Mühendisleri Odası 1999 yılı Gölcük-Sakarya ve Düzce Depremlerinden sonra konu ile ilgili yapılan her girişim içinde yer aldı ve görüşlerini bildirdi. İnşaat Mühendisleri Odasına göre temel sorun, yapı üretim sürecinin ve mesleki uygulamaların niteliksizliği ve denetimsizliğinden kaynaklanıyordu.

Maalesef bu konuda ortaya çıkan bu temel noksanlıkların giderilmesi için yeterli yasal düzenlemeler bu güne kadar yapılmamıştır.

Merkezi hükümetlerin ve yerel yönetimlerin ilgi ve yetki alanına giren konulardaki duyarsızlığı, önümüzdeki tarihlerde olacak depremlerde, özellikle beklenen ve ilimizi de etkileyecek İstanbul depreminde toplumun önüne yeni yıkımları beklemek dışında başka bir sonuç bırakmamaktadır.

Ülkemizi, kentlerimizi, yapılarımızı depreme karşı hazırlamanın iki temel yolu bulunmaktadır. Birincisi mevcut yapı stokumuzun iyileştirilmesi, güçlendirilmesi, ikincisi ise yapı üretim sürecinin denetlenmesidir. İlki mevcut olumsuzluğu azaltmayı amaçlamakta, ikincisi ise geleceği kazanmakla ilgilidir.

Ülkemizde ve ilimizde sağlıklı bir yapı envanteri yoktur. Yapı stokumuzun %60’nın 20 yaş ve üzeri yapılardan oluştuğu bunların büyük bölümünün ise ruhsatsız olduğu ve mühendislik hizmeti almadan üretildiği bilinmektedir. Bu gerçeklik kentsel dönüşüm gibi kavramları, bunlarla ilgili yasal düzenleme ve uygulamaları gündeme taşımıştır.

Burada bir hususu belirtmek istiyoruz.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde 16.Mayıs.2012 tarihinde kabul edilen ve Resmi Gazetenin 31.Mayıs.2012 tarihli 28309 Sayılı nüshasında yayınlanan “6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun”un yürürlüğe girmesini ülkemiz adına sevindirici ve olumlu bir adım olarak gördük.

Kamuoyunda kısaca Kentsel Dönüşüm olarak bilinen Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanunun yürürlüğe girmesinden çok hayata geçirilmesi, ülkemiz gerçekleri ve bilimsel doğrular çerçevesinde uygulanabilir olması son derece önemlidir.

Yasa Tasarısı Meclis gündemine geldiğinde Kamuoyu ile paylaşıldı ve dolayısıyla üzerinde yeterince çalışılmadan aceleye getirilmiş bir yasa olarak yürürlüğe girdi.

Yasa tasarısı hazırlık aşamasında Kamuoyu Meslek örgütleri-Üniversiteler ve sivil Toplum örgütleri ile tartışılmadan fikir alışverişi olmadan hazırlanmış olmasına rağmen;

Yasanın şehirlerin yapı kalitesinin artırılmasına sebep olacak bir fırsata dönüştürülmesini ümit ve arzu ettik. Ancak bu güne kadar yapılan uygulamalarda;

Kentsel dönüşüm ile ilgili süreç; tam bir keşmekeş içinde yürütülmektedir. Riskli Alan Riskli Yapı tespitlerindeki adaletsizlik, keyfilik ve hukuksuzluğun yol açtığı mağduriyetler, hak kayıpları, Kentsel dönüşüm projelerinin Kentsel rantın yüksek olduğu bölgelerden başlaması, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın tek taraflı irade ile Riskli Alan belirlemesi, Kentsel dönüşüm projelerinin ağırlıklı olarak TOKİ eliyle yürütülmesi, TOKİ’nin Kamu olanaklarıyla devasa bir şirkete dönüşmesi ve yapı Denetiminden muaf olması;

Yapı stoğunun onarım ve güçlendirilmesinin yok sayılarak YIK-YAP anlayışı ile hareket edilmesi, sosyal ve kentsel altyapı problemlerini ortaya çıkarmıştır.

Son dönemlerde yapılan değişikliklerle Meslek odalarının etkisizleştirilmesi ve devre dışı bırakılması, deprem tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin anlaşılmadığının, işin ciddiyetinin kavranmadığının bir göstergesi olarak, sorunları çözmekten uzak uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Meslek odaları toplumsal sorumluluğun gereği mesleki uygulamaları denetlemekte, mesleki niteliği yükseltmek amacıyla çalışmalar gerçekleştirmekte, üyelerinin sicilini tutmakta, üyeleri tarafından gerçekleştirilen mesleki faaliyetleri kayıt altında bulundurmakta, yapı üretim sürecinin kanayan yarası olarak kabul edilen  “İmzacılığın” önüne geçmeye, üyelerinin ayıplı, kusurlu iş yapmasını önlemeye çalışmaktadır.

Anayasa ve yasalarımız çerçevesinde görevlerini yapmaya çalışan meslek odalarından rahatsızlığın sebebini anlamak ve kabul etmek mümkün değildir.

Son yapılan mevzuat değişiklikleri Mesleki faaliyette bulunmaya haiz olmayan mühendisler ile sahte mühendislerin çoğalmasına sebep olmuştur.

Bu durum denetimsizliğin önünü açmış, depreme dayanıklı, güvenli yapı üretimini engelleyecek sonuçları ortaya çıkarmıştır.

*Başarılı Kentsel Dönüşümler toplumla Uzlaşma ile gerçekleşir. Bu nedenle yapılacak uygulamalarda bir tarafın mağduriyet, diğer tarafın haksız kazanç oluşumuna sebebiyet verilmemesini, yapılacak uygulamalar ile ortaya çıkacak değer artışının kamuya ve bölge insanına aktarılmasının sağlanmasını;

*Üzerinde yeterince çalışma yapılmadan ve tarafların katılımı sağlanmadan yapılacak şehirleşme uygulamaları Sosyal depremlere ve krizlere davetiye çıkarır, uygulamalarda bu hususa dikkat edilmesini;

*Yapılacak uygulamalarda şehrin yerleşik sakinlerinin şehir dışına çıkarılıp, şehrin içinin sakinleştirilerek, şehir merkezlerine AVM ve Oteller yapılarak rant alanı dönüşümünün önüne geçmek için gerekli tedbirlerin alınmasını; İlimiz özelinde mevcut Stadyum alanının Ticaret Merkezi ve Konut olarak imara açılması gibi.

Afet zararlarını azaltma kapsamında onarım ve güçlendirme çalışmaları ile Kentsel yenileme uygulamalarının birlikte düşünülmesi, acil durum planlarının hazırlanması, toplumun afet tehlikesi ve riski konusunda bilinçlendirilmesi, arama kurtarma faaliyetlerinde eğitim ve örgütlenmenin sağlanması, mühendislerin meslekiçi eğitimi ve yetkinliği konularının birlikte planlanması gerektiğini;

Kentsel dönüşüm uygulamalarında, birinci önceliğin deprem riski altında bulunan binaların güvenli hale getirilmesi konusunun dikkate alınmasıyla ilgili gerekli düzenlemelerin yapılması gerektiğini ifade ediyoruz.

Bu güne kadar her yıl dönümünde aynı benzer çağrıları yaptığımızın farkındayız.

Bu durumun bizim eksikliğimiz olmadığını, yapılması gerekenlerin bu güne kadar yapılmadığının bir göstergesi olduğunu belirtmek istiyorum.

Eğer yapılması gerekenler yapılmaz ise ;

Geçmiş depremden uzaklaştıkça yenisine yakınlaştığımız deprem felaketinde, oluşacak can ve mal kayıplarının şimdiye kadar yaşananları aratacağı bilinmelidir.

Bu anlamda ilimizde;

Aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen; 1999 Depreminden önce yapılan ve yürürlükte bulunan 2007 Deprem Yönetmeliğinin istediği şartları sağlamayan çok katlı binalarımız olası bir depremde can güvenliğimiz için tehlike arz etmektedir.

Yöneticilerimiz ve siyasi irade potansiyel tehlike olan binalarımızı depreme hazırlamak adına;

Gelecekte yaşanacak depremde sorumluluktan kurtulacaklarına inandıkları için bu güne kadar görevlerini ihmal etmiş ve etmektedir.

Oysa hukuk, 1999 Depreminden sonra, hazırlanan İmar planlarının hazırlayıcı ve tasdik edicilerini sorumlu tutarak hesap sormuş olsa idi ceza davaları şahıslara, hukuk davaları da şahıslara ve kurumlara karşı açılabilseydi;

Bu günkü ağırdan alma ve ihmal yerini köklü tedbirlere bırakır gelecekte aynı akıbete uğramak istemeyen idareci ve bürokratlar ile siyasi irade herkesten fazla depremi düşünür hale gelirdi.

6306 sayılı Kentsel Dönüşüm Yasası kapsamında;

Yapı stokumuzun iyileştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yaşayacağımız depremlere hazırlıklı olmak adına, bugüne kadar geçen süre içinde, ilimizde ciddi bir çalışma yapılmadığını, yapılan çalışmalarda da Deprem Riskinin birinci öncelik olarak ele alınmadığını, Erenler – Sapanca ve Hendek ilçelerinde yapılan kentsel dönüşüm çalışmalarında bu hususu net olarak görmekteyiz.

Felaketin önlenmesi tedbirlerle mümkündür.

Tedbirlerde sorumlularınca alınır.

17.Ağustos.1999 Depreminin yıldönümünde sorumluları tedbir almak ve alınan tedbirleri bir an önce uygulamak adına İnşaat Mühendisleri Odası olarak tekrar göreve çağırıyoruz.

İnsanları deprem öldürmez, binalar öldürür, gerçeğinden hareketle;

İlimizdeki mevcut Yapı Stokunun Depreme Dayanıklı hale getirilmesini istiyoruz. Zira;

Depremlerde insanların uğrayacağı maddi ve manevi zararları azaltmanın tek yolu Güvenli Yapılar yapmaktır.

Vatandaşlarımızı, İnşaat Mühendisleri ile Depremden sonra değil, depremden önce tanışmaya, bilinçli tüketici olmaya, bina satın alırken, yaptırırken veya kiralarken makyaja değil, güvenli olup olmadığına dikkat etmeye, yani binaların boyasının ve fayansının kalitesinden önce taşıyıcı sisteminin güvenliliğinin araştırılması konusunda bilinçli olmaya;

Siyasi iradeyi, gelişmiş ülkeler düzeyindeki, kentleşme ve yapılaşma ile ilgili yasal düzenlemeleri bir an önce yapmaya ve gelişmiş ülkelerde uygulanan Yapı Denetim sistemini uygulamaya, belediyelerimizi yasalara uygun inşaat yaptırmaya, vatandaşlarımızı da kaçak inşaat yapmamaya ve çevrelerinde yapılan kaçak inşaatlara kayıtsız kalmamaya davet ediyoruz.

17.Ağustos.1999 Deprem felaketinde yaşadıklarımızı sloganlarla değil yapılacak uygulamalarla ;

Unutmamak ve unutturmamak adına her yıl;

17.Ağustos tarihini içine alan haftanın “Deprem Haftası” ilan edilmesini, ilköğretim çağında okullarda Deprem gerçeğinin gelecek nesillerimize anlatılmasını;

Sakarya Büyükşehir Belediyesi ve Deprem bölgelerinde bulunan tüm belediyelerimizde “Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlükleri” oluşturulmasını ve inşaat müteahhitliği sektörünün yasal bir platformda oturtulmasını;

1938 yılında çıkarılan ve halen yürürlükte bulunan 3458 Sayılı Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun`un günümüz şartlarına uygun hale getirilmesini, mesleki faaliyetin yürütülmesinde diploma almış olmanın tek koşul olmaktan çıkarılmasını, Yetkin Mühendislik Yasasının çıkarılmasını hukuki problemler için ihtisas mahkemeleri kurulmasını ve bu konuda gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını,

4708 Sayılı Yapı Denetim Yasası’nın gelişmiş ülkelerdeki seviyeye getirilmesi için aksayan yönlerinin değiştirilmesini, yapı denetiminde mesleki uzmanlığın ve kamu yararının öne çıkarılmasını Yapı Denetiminde Ticari kaygının ortadan kaldırılmasını ve Ticari kaygının kamu yararının önüne geçmemesini sağlayacak düzenlemelerin yapılmasını;

Belediye Meclislerinde, İmar Komisyonlarında, Meslek Odalarının daimi üye olarak temsiliyetini sağlayacak yasal düzenlemeleri yapılmasını, Belediye İmar ve Şehircilik Müdürlükleri ile Fen İşleri Müdürlüklerinde ve yatırım yapan kamu kurumlarında İnşaat Mühendisi çalıştırma zorunluluğunun getirilmesini;

Mühendisin imzasını kullanma evresinde Mesleki Yeterliliği gözeten, haksız rekabeti önleyen, İnşaat Mühendisliğini ve ihtisas alanlarını tanımlayan, Meslek tüzelliğini koruyan, Mesleki Yeterliliği uzmanlığı istihdam ve çalışma koşullarını belirleyen “İnşaat Mühendisliği Meslek Yasası” nın çıkarılmasını;

Türkiye’de üniversiteler İnşaat Mühendisliği öğretimini yeterinden çok daha fazla öğrenciye sunmaya çalışmaktadır.

Türkiye’de İnşaat Mühendisliği eğitimi veren üniversitelerin bölümlerinin sadece %9’u yeterli öğretim üyesine sahiptir.

Bu inanılmaz eksiklikler Türkiye’de yetersiz ve yetkin olmayan İnşaat Mühendislerini ortaya çıkartmaktadır.

Bu mühendisler eksik, uygun yapılmayan, yeterince denetlenmeyen yapılar inşa etmekte bu da deprem ile mücadele eden ülkemizde insanların canına mal olmaktadır.

Ayrıca dünyada eşi benzeri olmayan bir müteahhitlik sistemimiz var. Ülkemizde herkes müteahhitlik yapabilmektedir. Müteahhitlik disiplin altına alınmalı, bu anlamda Müteahhitlik Yüklenici Yasası çıkarılmalı, bu yasada İnşaat Müteahhitleri iş gruplarına göre ihtisaslaşmalı ve yapacakları işlerin büyüklüğüne göre sınıflandırılmalı, sahip olmaları gereken asgari eğitim, iş tecrübesi, teknik donanım ve kapasite, Mali Durum-İdari yapı ve Personel Şartları tanımlanmalı, Mühendislik teknik gücüne dayanmadan müteahhitlik yapılması engellenmeli ve müteahhitlik geçici bir organizasyon olmaktan çıkarılmalıdır. Burada bir hususu belirtmekte fayda var.

28 Avrupa Birliği ülkesinde müteahhit sayısı 25.000, ülkemizdeki müteahhit sayısı 300.000 olup, ülkemiz ile eşit büyüklükteki Fransa’da müteahhit sayısı 2.000’dir. Bu durum yasal düzenlemeler ile çözülmelidir.

Depreme hazırlıklı olmak adına, toplumu ve halkı bilinçlendirmek için;

17.Ağustos.1999 Depremi Yıldönümlerinde;

Valilik ve Büyükşehir Belediyesi Organizasyonunda, eşgüdüm içinde bir merkezden, geniş kapsamlı ve faydalı olabilecek etkinlikler düzenlenmesi temenni ve beklentisi ile;

17.Ağustos.1999 felaketinde kaybettiğimiz Deprem Şehitlerimizi rahmetle anarak;

Çalışmalarınızda başarılar dileriz.

* Son yüzyılda ülkemiz coğrafyasında meydana gelen depremlerde yüzbini aşkın insanımız hayatını kaybetmiştir.                                                                                                                        

* İnşaat Mühendisleri Odası Deprem gerçeğini ve Deprem tehlikesini unutturmama ısrarını, güvenli ve sağlıklı yapılaşma konusundaki kararlılığını sürdürmeye devam edecektir.

* Yapılan son değişikliklerle meslek odalarının devre dışı bırakılması, Yapı üretim sürecini denetimsizliğe mahkum etmiş, güvenli Yapı üretimini engelleyecek sonuçları ortaya çıkarmıştır.

* Proje üretim sürecinden başlayarak yapı üretim sürecinin tüm evreleri sertifikalı-Yetkin Mühendisler tarafından denetlenmelidir.

Milli Tanıtım Grubu “Türkiye Tanıtım Grubu” Kuruldu

Sektörel Tanıtım Gruplarının kapatılmasının ardından daha etkili bir Türkiye ve Türk malı imajı oluşturmak amacıyla 12 Ağustos 2017 tarihinde Türkiye Tanıtım Grubu kuruldu. Konuyla ilgili olarak Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı (PAGEV) Yönetim Kurulu Başkanı ve TOBB Plastik, Kauçuk, Kompozit Sanayi Meclisi Başkanı Yavuz Eroğlu’nun yaptığı açıklamayı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz.

“İhracatçılardan yaptıkları yüksek oranlı zorunlu kesintilerle oluşturulan Sektörel Tanıtım Gruplarının işlevini kaybetmesi, ihracat pazarları yerine ‘Türk’ü Türk’e tanıtır’ konuma düşmeleri ve etkinliklerinin ihracatçılar tarafından sorgulanır hale gelmesi ile kapatılmasının ardından daha etkili bir Türkiye ve Türk Malı imajı oluşturmak amacıyla 12 Ağustos 2017 tarihinde Türkiye Tanıtım Grubu kuruldu.

Bakanlığın kontrolünde TİM koordinasyonunda oluşturulacak bu yeni yapının amacı ihracatı arttırmak için yurtdışında ‘TÜRK MALI’ ve ‘TÜRKİYE’ imajını güçlendirecek faaliyetler yapmak olacak.

Ülke İmajı Malın Satışı ve Fiyatını Arttırıyor

Dünyada bugün ülke imajları, tüketici kararında çok önemli yer tutuyor. Örneğin; bir ürünün Alman, İsviçre ve Japon olması ile Çin, Hindistan ve Uruguay’a ait olması o ürünün satışını ve fiyatını doğrudan etkiliyor. Bu sebeple Türk mallarının ve Türkiye’nin imajının yurtdışında yükseltilmesi ihracatımıza direkt olumlu etki yapacaktır. Özellikle son yıllarda yaşadığımız yurtdışındaki Türkiye imajı aleyhine geliştirilen havanın düzeltilmesi adına da Türkiye Tanıtım Grubu önemli bir rol oynayacaktır.

Türk’ü Türk’e Tanıtmaya Son

Bu yönetmelik ile artık birliklerin önemli bir kısmında yaşanan anlamsız tanıtım grubu oluşturma çabaları, Türk’ü Türk’e tanıtma uygulamaları ve ihracatçıdan zorunlu kesilen bedellerin çarçur edilmesinin önüne geçilmesi maksadıyla sektörel projelere ayrılan kaynak maksimum yüzde 20 ile sınırlandırılmış ve kontrol altına alınmıştır. Kaynağın yüzde 80’i “Türk Malı” imajının güçlendirilmesine harcanacaktır.

İhracatçıdan Yapılan Kesintinin Tavanı 10 Kat Azaltıldı

Ayrıca daha önceki Sektörel Tanıtım Grupları tebliğinde ihracatçıdan zorunlu yapılan kesintide üst sınır binde 3 iken bu tebliğle maksimum onbinde 3’e indirilmiştir. Yani ihracatçıdan yapılacak kesinti 10 kat daha düşük bir oranla sınırlanmıştır. Bu 10 katlık düşüş ihracatçımız yönünden olumludur. Başta Sayın Bakanımız Nihat Zeybekci olmak üzere Bakanlık ekibimize bu konuda şükranlarımızı sunuyoruz. Bu olumlu adımın ileride bir adım daha öteye götürülüp bedelin kamu kaynaklarından yahut ithalatlardan yapılacak kesinti ile karşılanması daha iyi sonuçlar verecektir şeklinde düşünüyoruz.

Birlikleri Bölme Çabası İçindekilere Yönetmelikle Mesaj

Bu arada önümüzdeki Nisan ayında ihracatçı birliklerinde yapılacak seçimin hemen öncesinde ortaya atılan sektör sayısını 26’dan 42’ye çıkarma, yeni isimlerle birlikler oluşturma çabaları içinde olanların da bu yönetmeliği iyi incelemesi gerektiğini düşünüyoruz. Nitekim şu anki mevzuat gereği iki dönem süreleri dolan 60 birlik başkanından 40’nın bir daha bu birliklere başkan seçilme şansları yok. Bu sebeple samimiyetten yoksun bir çaba içinde birlikleri bölüp yeni isimler altında tekrar seçilme çabası içindeler. Bu yönetmelikle ihracatçıdan yapılan zorunlu kesintinin en fazla yüzde 20’si sektörel tanıtım projelerine harcanacak. Bunların sektörler arasında bölüneceğini düşünürsek sektör sayısı 26’dan 42’ye çıktığında bu rakamın yüzde 40 düşeceği görülmektedir. Yani şahsi koltuk kaygısıyla sektör sayısını arttırıp daha da küçük yapılar oluşturmak, birlikleri etkin olmayan yapılara dönüştürecek ve kaynak yetmediği için ihracatçıdan yapılan kesintilerin artmasına sebebiyet verecektir.

Peki Türkiye Tanıtım Grubu Ne Yapacak?

Dünya üzerinde Türkiye ve “Made in Türkiye” algısını geliştirip tüketicileri Türk ürünlerini almaya sevk edecektir. Bu amaçla hedef pazarlarda ülkemizin bilinirliğini arttıracak, insanların aklına Türkiye denilince belirli bir kalite seviyesi gelmesini sağlayacak, insanları Türkiye’ye gelmeye, Türk ürünleri kullanmaya ve Türkiye’de yatırım yapmaya teşvik edecek ve bunu başkalarına tavsiye edecek kadar Türkiye Markasını seven sadık tüketiciler haline getirecektir.

Son yıllardaki gerek ülkemizde gerek komşularımızda oluşan istikrarsızlıkların yarattığı olumsuz ortamı aşmaya çalışırken; ülkemizdeki alt yapı, girişimci sayısı, teknoloji kullanımı yanında tarihi zenginliğimizin sunduğu sanat ve çok kültürlülük, ülkemizin doğal güzellikleri, turizmde kalite fiyat uyumu, turizm altyapımız, mutfağımız da elimizdeki büyük kozlar olarak bu süreçte değerlendirilecektir.

Ülkenin tanıtımı bilimsel bir konu olup, bu konu muhakkak ehline verilecektir. Burada tek ses oluşturmak adına da tanıtımda; ihracatçı birliklerimiz, dış temsilciliklerimiz, sivil toplum örgütlerimiz ve ihracatçılarımız da TTG tarafından oluşturulacak milli strateji ile tam uyumlu bir şekilde ‘Made in Türkiye’ mesajını her mecrada güçlü bir şekilde vurgulayacaktır.

Bu yönetmelikle Sektörel Tanıtım Gruplarında yaşanan kaos yerine tek hedefe kilitlenmiş, ‘Made in Türkiye’yi odağına almış Milli Tanıtım Grubu oluşturulmuş olmakla birlikte hedefe ulaşmak adına paydaşların ortak çalışması esas alınacaktır.”

Yavuz EROĞLU

Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı (PAGEV)

Yönetim Kurulu Başkanı

TOBB Plastik, Kauçuk, Kompozit Sanayi Meclisi Başkanı

Türkiye İran dış ticaretinde yaşanan sorun ile ilgili PAGEV Başkanı Eroğlu’nun açıklamaları

 

  • Cezayir’in yaşadığı ekonomik sıkıntıları çerçevesinde geçen ay itibariyle 24 ürünün ithalatını durdurması ile firmalarımız aşağıdaki listede yer alan ürünlerini Cezayir’e ihraç edememektedir. Ancak bu …
  • 17 Mayıs 2017 tarihinde Ankara’da gerçekleşen Esnek Ambalaj Sanayicileri Derneği (FASD) 8. Olağan Genel Kurulu’nda bir ilk yaşandı. İspak Esnek Ambalaj Sanayi A.Ş. Genel Müdürü Eser Erginoğlu, FASD Yönetim Kuruluna seçilerek …
  • İlk yarıda 17,7 milyar dolarlık plastik mamul ürettik Plastik, Türkiye ekonomisinin üretim ve ihracatta en dinamik sektörlerinden biri konumunda yer alıyor. Türk Plastik Sanayicileri Araştırma Geliştirme Eğitim Vakfı (PAGEV) çoğunluğu …
  • PAGEV, plastik sektörünün İran’dan hammadde ithalatını durduran kararın çözümüne yönelik girişimlerini sürdürüyor. İran, 24 Temmuz’dan itibaren ülkeden yapılan her türlü mal ithalatı …
  • Çocukların gelişimi ve eğitimi için vazgeçilmez olan oyuncakların ve dolayısıyla oyuncak sektörünün ülkemizde gelişimi için çalışmalar yürüten PAGEV Oyuncak komitesi oyuncak sanayinin geliştirilmesi ile …
  • Geçen hafta başından beri yaşanan “İran’dan ithalatta zorunlu fatura onayı” sebebiyle İran’dan ithalatın durması ve sürecinin çözümü için çalışmalarımız çerçevesinde ilk planda …
  • PAGEV, Türkiye’nin önde gelen sivil toplum örgütlerinden biridir. Mevcut 750’ye yakın mütevellisi ve 1750 ilişkili şirketle Türkiye’deki plastik sektörü değer zincirinin ciro olarak % 88’indan fazlasını temsil etmekteyiz.Türkiye plastik sektörü yeniliklerin önünü açarak, vatandaşlara kaliteli bir yaşam ve kaynak verimliliği imkanı sağlayıp iklimi korumakta ve Türkiye’de refaha önemli bir katkı sağlamaktadır. 250 binden fazla insan yaklaşık 14,000 şirkette (sektörde yer alan, çoğunluğu küçük ve orta ölçekli şirketler) çalışarak yıllık 34 milyar dolardan fazla bir ciro yaratmaktadır. Plastik sanayisinde PAGEV’in temsil ettiği değer zincirinde polimer üreticileri, mamul üreticileri, makina üreticileri ve kalıpçılar bulunmaktadır.

    Sektörün birleştirici gücü olan PAGEV, yasayla oluşturulmuş sektörün çatı kuruluşu TOBB Plastik, Kauçuk ve Kompozit Sektör Meclisi Başkanlığı’nı da yürütmektedir. Avrupa Plastik İşleyicileri Birliği (EuPC), Avrupa Plastik Hammadde Üreticileri Birliği (PlasticsEurope), Uluslararası Plastik Dernekleri Birliği (CIPAD), Atıksız Denizler Vakfı (WFO)’ ın aktif üyesidir. Aynı zamanda PAGEV Başkanı Yavuz Eroğlu, EuPC İcra Kurulu üyeliğine seçilen ilk ve tek Türk olup, bu görevini 2012 yılından bu yana başarıyla sürdürmektedir.

    PAGEV olarak her sene düzenlenen fuarlar arasında dünyanın en büyük ikinci, Türkiye’nin ve Avrasya’nın ise en büyük uluslararası plastik endüstrisi fuarı olan PlastEurasia İstanbul Fuarını TÜYAP – PAGEV işbirliği ile organize etmekteyiz. Sektördeki tüm yenilikleri ve son teknoloji ürünlerini bir arada görme imkânı sunan bu ticari platform, tüm plastik sektörünü bir araya getirmektedir. Detaylı bilgi için linke tıklayınız www.plasteurasia.com/ Yine Bölgesel Fuarlarda önemli bir marka olacak PlastPak İzmir Fuarını TÜYAP – PAGEV – ASD – EGEPLASDER işbirliği ile gerçekleştirmekteyiz.

    Eğitim misyonu kapsamında Türkiye’ye kazandırdığımız okullarla; iş tabanlı eğitim modelini destekleyip, sektörün donanımlı ve nitelikli ara eleman ihtiyacını karşılamaktayız. PAGEV Küçükçekmece Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 1500 öğrenci kapasiteli; PAGEV Gebze Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ise 500 öğrenci kapasitelidir. Ayrıca, PAGEV AKADEMİ ile proseste verimliliği sağlamak, yüksek maliyetleri düşürmek, karşılaşılan sorunların doğru ve zamanında çözülmesini sağlamak amacıyla, alanında uzman eğitmenler tarafından verilen mesleki teknik eğitimler organize etmekteyiz.

    Her yıl gerçekleştirdiğimiz Türk Plastik Endüstrisi ve Uluslararası Plastik Ambalaj Teknolojileri Kongreleriyle sektörün duayenlerini, uzmanlarını ve yatırımcılarını bir araya getirerek Türk Plastik Sektörünü dünyaya tanıtmaktayız. Detaylı bilgi için linke tıklayınız.http://www.turkishpic.com/

    İki ayda bir çıkardığımız, 10 bin tirajı olan PAGEV Plastik Dergisi ve 35 bin tirajı PlastEurasa Fuar Gazetesi ile sektöre dair tüm gelişmeleri ve yenilikleri kamuoyu ile paylaşmaktayız. Online okumak için linke tıklayınız. https://pagev.org/pagev-dergi

    Aynı zamanda plastik hammadde, plastik işleme makinaları, ambalaj, inşaat malzemeleri, otomotiv plastikleri, plastik medikal malzemeler gibi alt segmentlerde hazırladığımız sektör izleme raporları ile Türkiye ve dünyaya dair plastik sektörünün üretim, ithalat ve ihracat rakamlarını sektör profesyonelleriyle paylaşıyoruz. Raporları okumak için linke tıklayınız.https://pagev.org/pazar-ve-ekonomik-rakamlar

    “Sorumlu Endüstri Sorunsuz Çevre” misyonu ile 3 Ocak 2014 yılından bu yana PAGÇEV ile geri dönüşüme destek veriyoruz. PAGEV’in Geri Dönüşüm İktisadi İşletmesi olan PAGÇEV; ambalaj atıklarının kaynakta ayrı toplanarak geri dönüşüme kazandırılması amacıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş kuruluştur. PAGÇEV, ürünlerini ambalajlı olarak yurt içi piyasaya süren işletmelerin bu ambalajları geri dönüştürme ve belgelendirme yükümlülüğünü üstlenerek, belediyelerle işbirliğiyle ambalaj atıklarının kaynakta ayrı toplanması ve geri dönüştürülmesini sağlamaktadır. Ayrıca ambalaj atığı ve geri dönüşüm konularında eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri yürütmekte, geri dönüşümü özendirici kampanyalar düzenlemekte ve kamuoyunu bilinçlendirici spotlar hazırlamaktadır. Detaylı bilgi için tıklayınız. www.pagcev.org.

    PAGEV, plastiğin sağladığı olumlu katkıları tanıtmak için:

    • Malzemenin yararlı özelliklerini ve hizmet ömrü süresince topluma sağladığı olumlu katkıları vurgular;
    • Topluma eğitsel bilgiler vererek farkındalık yaratır ve yanlış anlamaları ortadan kaldırır;
    • Global ve ulusal kurumlarla irtibata geçerek politika konularında doğru bilgilere dayanan kararlar alınmasını sağlar;
    • Plastiğin sürdürülebilir kalkınma, yenilikçilik ve yaşam kalitesine katkısını dile getirir;
    • Derinlemesine çalışmalar yürütür ve deneyimlerini paylaşır.

    PAGEV tanıtım kataloğu için tıklayınız

    PAGEV Tanıtım Filmi

Bundan Sonra Her 26 Ağustos'ta Malazgirt Zaferi’ni Anacağız

Isparta’da yapımı tamamlanan hizmet ve tesislerin toplu açılış töreninde vatandaşlara hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu sene 26 Ağustos kutlamalarında inşallah Malazgirt’teyiz. Nasıl her yıl Çanakkale’ye gidiyorsak, bundan sonra her yıl Malazgirt’teyiz. İnşallah, Malazgirt Ovası’ndan sesleneceğiz” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Isparta’da yapımı tamamlanan hizmet ve tesislerin toplu açılış törenine katıldı. Isparta Valiliği önündeki meydanda, bazı bakan ve milletvekillerinin de katılımıyla gerçekleşen törende, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşma yaptı.

“MİLLETİMLE BİRLİKTE GİRDİĞİM HİÇBİR MÜCADELEDEN MAĞLUP AYRILMADIM”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaklaşık 3,5 yıllık bir aranın ardından yeniden Isparta ve Ispartalılarla birlikte olmanın memnuniyeti içinde olduğunu ve milleti Allah için sevdiğini ifade etti. “Bu öyle bir sevgi ki, yılın 365 günü, günün 24 saati milletimizle birlikte olsak, milletimize hizmet etsek usanmayız” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, 40 yıllık siyasi hayatında, milletle birlikte girdiği hiçbir mücadeleden mağlup ayrılmadığını, 15 Temmuz’un da bu mücadelenin zirvesi olduğunu söyledi.

Ispartalılara, 15 Temmuz gecesi özgürlüklerine, ezanlarına, bayraklarına sahip çıktıkları için; 16 Nisan halk oylamasında ise yüzde 56’yla ‘evet’ diyerek demokrasisine ve geleceğine sahip çıktıkları için teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2019 seçimlerinde tam olarak uygulanacak yeni yönetim sisteminin, Türkiye ve Isparta için hayırlı olacağını ifade etti.

Milletle birlikte yol almanın ve milletle birlikte yürümenin lafla olmayacağını, bu iddianın en güzel ispatının, yaptıkları hizmetler olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, toplu konut, enerji, sosyal yardımlar ve diğer tüm alanlarda Türkiye’ye çağ atlattıklarını, diğer 80 vilayetle birlikte Isparta’nın da bu hizmetlerden payına düşeni aldığını sözlerine ekledi.

ISPARTA’YA YAPILAN YATIRIMLAR

Isparta’ya 1.426 derslik kazandırdıklarını, şehirdeki üniversitenin her geçen yıl büyüyüp gelişerek kendi alanında önemli bir marka hâline geldiğini ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin sağlıkta en önemli projelerinden olan Şehir Hastanelerinden birinin 5 aya yakın süredir Ispartalılara hizmet verdiğini belirtti. Isparta’da 4 bine yakın konut projesini hayata geçirdiklerini, ulaştırmada şehre yapılan yatırımların tutarının 1 milyar lirayı bulduğunu hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bunlara, sürekli yenilerini eklediklerini de kaydetti.

Millî Mücadele döneminde Isparta’nın, Demiralay teşkilatını kurarak işgale karşı verdiği mücadeleyle, tarihe altın harflerle kazındığını, Isparta’nın gösterdiği kahramanlık karşısında, şehre gelen düşmanların bir hafta dahi dayanamadan çekilip gitmek zorunda kaldığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Isparta, bayrağı ve ezanı tehdit altına girdiğinde, kimsenin çağrısına, yardımına, yönlendirmesine ihtiyaç duymadan mücadelesini vermiş bir şehirdir. Bu vesileyle, Hafız İbrahim Efendi başta olmak üzere, İstiklal Harbimizin tüm sarıklı, kalpaklı kahramanlarını rahmetle yâd ediyorum. Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal’i ve tüm silah arkadaşlarını da aynı şekilde rahmetle anıyorum” temennisinde bulundu.

“ÜMMETİN SON ÜMİDİNİ KIRAMAYACAKSINIZ”

Ispartalıların, 15 Temmuz’daki duruşlarıyla, Hafız İbrahim Efendi’nin torunları olduklarını gösterdiğini ifadede ederek, 15 Temmuz ve terörle mücadele şehitlerine Allah’tan rahmet, gazilere sağlık ve afiyet dileğinde bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, yaklaşık bir asır sonra yeniden kazandığı bu istiklal ve istikbal mücadelesini asla unutmayacaktır. Ülkemizin, bölücü terör örgütü PKK’yla, DEAŞ’la, FETÖ’yle, diğer terör örgütleriyle yürüttüğü mücadelelerin tamamı, işte bu istiklal ve istikbal kavgasının sonuçlarıdır. Aynı şekilde, Suriye’de ve Irak’ta sınırlarımız boyunca oluşturulmaya çalışılan terör devletinin amacı da budur” diye konuştu.

Avrupa ülkelerinin bir kısmının Türkiye’ye yönelik ölçüsüz ve temelsiz ithamlarının, kızgınlıklarının, maruz kalınan örtülü ambargolarının da sebebinin aynı olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerinin devamında “Ecdadımızdan aldığımız ilhamla biz de sesimizin yettiği en yüksek tonla, yüreğimizden gelerek diyoruz ki; başaramayacaksınız. Milletimizi bölemeyeceksiniz. Bayrağımızı indiremeyeceksiniz. Ezanlarımızı susturamayacaksınız. Vatanımızı parçalayamayacaksınız. Devletimizi yıkamayacaksınız. Hakkın ve hakikatin sesini boğamayacaksınız. Ümmetin son ümidini kıramayacaksınız.” diye ekledi.

“GÜCÜMÜZÜ, KUVVETİMİZİ KESTİKLERİNİ SANANLARIN SIRTINI YERE GETİRMEYE VAR MIYIZ?”

Törene katılan vatandaşlara hitaben, “Gerekirse bu yolda yeni Çanakkalelere, yeni İstiklal Harplerine, yeni 15 Temmuzlara var mıyız? Bizi köşeye sıkıştırdıklarını sananları köşeye sıkıştırmaya var mıyız? Bizim gücümüzü kuvvetimizi kestiklerini sananların sırtını yere getirmeye var mıyız? Bizi silahlarıyla, teknolojileriyle alt edebileceklerini sananlara daha güçlü silahlarla, daha üstün teknolojilerle cevap vermeye var mıyız? Bizi ekonomiyle tehdit edenlere cevabımızı daha güçlü bir ekonomiyle, daha çok üretimle, daha çok ihracatla, daha çok istihdamla vermeye var mıyız?” şeklinde seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan, vatandaşların hep birlikte cevaben ‘evet’ demesi üzerine, “Sizin yüreğinizden kopup gelen bu cevapları, emin olun, dünyanın dört bir yanında duyması gereken herkes duyuyor. Bugün Isparta dünyanın dört bir yanından dinleniyor. Türkiye’den bu kararlı sesler yükseldikçe, Türkiye yapması gerekenleri cesaretle yerine getirdikçe, inanın bana, önümüzde kimse duramaz” ifadelerini kullandı.

“KARANLIK VE KİRLİ PAZARLIKLARA GEREK KALMAYAN BİR DÖNEME GİRİYORUZ”

Milletin istikrar ve güven ortamının verimli limanına girdiğinde işlerin değiştiğini ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi: “Ülkemizin son dönemde böylesine büyük bir değişimi geçirebilmesinin gerisinde, milletimizin kendisine yıllarca oynanan ‘tavşana kaç, tazıya tut’ oyununu görmüş olması vardır. Siyasetin milletin sıkıntılarını görüp de çözüm üretmesi bunları ciddi manada ürkütmüştür. Kısır bir kavganın aracı hâline geldiği yılların ülkemize çok ağır maliyeti olmuştur. Bunun için, 15 yıldır sahip olduğumuz istikrar ve güven ikliminin korunması çok önemli. 16 Nisan’da yapılan halk oylamasıyla yürürlüğe giren yeni yönetim sistemi, inşallah, bu konuda ülkemize çok önemli imkânlar getirmiştir. En azından aylar boyunca hükûmet kurulamadığı için, yeterli çoğunluğu sağlamak üzere karanlık ve kirli pazarlıklara girişilmesine gerek kalmayan bir döneme giriyoruz. Cumhurbaşkanıyla, Meclisiyle, yargısıyla daha güçlü bir Türkiye’nin temellerini 16 Nisan’da milletimizle birlikte attık. Şimdi bize ne düşüyor? 2019’a kadar, yeni dönemin ruhuna uygun bir şekilde kendimizi yenilemek, tazelemek, güçlendirmektir. Bunun için partimizde köklü bir değişimi gerçekleştirmekte kararlıyız.”

“AK PARTİ’NİN DEĞERLERİNDEN UZAKLAŞMIŞ HERKES BİZİM GÖZÜMÜZDE YORULMUŞTUR”

AK Parti’nin değerlerinden uzaklaşmış olan herkesin, kendilerinin gözünde yorulmuş, yolunu kaybetmiş ve defolu hâle gelmiş olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bize ülkemizin, milletimizin, şehrinin geleceği için donanımı olan, projesi olan, heyecanı olan, enerjisi olan yol arkadaşları lazım” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’de görev değişiminin bir bayrak yarışı olduğunu, görevlerini yapanlara teşekkürlerini sunup vefalarını göstereceklerini ve yeni olanlarla safları sıklaştırarak yola devam edeceklerini belirtti.

Tüm alanlarda mevcudu kat be kat daha ileriye taşıyacak yeni yatırımların hazırlıklarını süratle yaparak 2019 yılına kadar hazırlıkları tamamlayacaklarını ve milletin önüne öyle çıkacaklarını ekleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz asla ‘on dönüm bostan yan gel yat Osman’ anlayışı içinde olmadık. Biz asla milletimizin bize verdiği desteği bir mahkûmiyet, bir mecburiyet olarak görmedik. Tam tersine, milletimizin teveccühüne layık olabilmek için hep daha çok çalışmamız, daha çok terlememiz, daha çok üretmemiz gerektiğinin bilinciyle hak ettik. Şimdi de 2019 için işte böyle bir hazırlığın içindeyiz. Rabbim milletimize karşı bizi mahcup etmesin. Rabbim, gözünü ve kalbini ülkemizin başarısına dikmiş olanlara karşı bizi mahcup etmesin” şeklinde konuştu.

“VARSIN BİRİLERİ ÜLKESİNİN DEĞİL TERÖR ÖRGÜTLERİNİN SAFINDA YER ALSIN”

Türkiye’nin geçen 4 yılda yaşadıklarının ve bundan sonra atacağı adımların, gelecek asrın belirleyicisi olacağının altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Böylesine kritik bir dönemde sorumluluk üstlenmenin vebalinin ağırlığının gayet iyi farkındayız. Üstelik bu vebalin üzerine bir de şehitlerimize ve gazilerimize olan vefa borcumuz binmiştir. Çok çalışarak, gecemizi gündüzümüze katarak, en iyi ekipleri oluşturarak, en iyi politikaları belirleyerek, en iyi icraatları hayata geçirerek Allah’ın yardımıyla bu vazifemizi hakkıyla yerine getirmenin gayreti içinde olacağız” sözlerine yer verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: “Kardeşlerim, biz bu yoldan dönmeyeceğiz. Varsın birileri ülkesinin değil terör örgütlerinin safında yer alsın, beraber sözde ‘adalet yürüyüşü’ yapsınlar. Bunlara ben diyorum ki; önce siz İzmir Büyükşehir Belediyesindeki işçilerinizin adaletle haklarını verin. Şişli Belediyesindeki o taşeron temizlik işçilerinin önce adaletle haklarını verin. Sen daha bunları halledemiyorsun, kalkıp Türkiye’yi Almanya’ya şikâyet ediyorsun. Bir defa 29 gün yürüdün, Ankara-İstanbul; sana bu yürüyüşü sağlayan kim, bu imkânı veren kim? Bu hükûmet polisiyle her şeyiyle seni güvence altına, koruma altına alıyor, sen hâlâ ‘bu ülkede güvenlik yok’ diyorsun, ‘özgürlük yok’ diyorsun. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, bununki daha erken sönecek. Biz Hak yolundan, hakikat yolundan, milletimizin bize gösterdiği yoldan ayrılmayacağız. Gücümüzü sadece Hak’tan ve halktan alarak yürüttüğümüz bu mücadelenin zafere ulaştığı günleri görmeyi Rabbim hepimize nasip etsin.”

“TEK MESELE GÜÇ DENGESİ OLSAYDI, ÇANAKKALE’DE 7 DÜVELE NASIL MEYDAN OKUYABİLİRDİK?”

Seferle mükellef olduklarını, zaferin Allah’a ait olduğunu belirten ve verdikleri mücadeleyi son nefeslerine kadar bu anlayışla sürdüreceklerini vurgulayarak, “Eğer ecdadımız başka türlü düşünseydi, Sultan Alparslan Malazgirt’te kendisininkinden 3-4 kat büyük bir ordunun karşısına çıkmaya cesaret edebilir miydi? Bu sene 26 Ağustos kutlamalarında inşallah Malazgirt’teyiz. Nasıl her yıl Çanakkale’ye gidiyorsak, bundan sonra her yıl Malazgirt’teyiz. Malazgirt Ovası’ndan inşallah sesleneceğiz. Eğer ecdadımızın ölçüsü belli olmasaydı, Sultan Fatih dünyanın en muhkem surlarının üzerine atını sürmeye cesaret edebilir miydi? Eğer tek mesele güç dengesi olsaydı, Çanakkale’de yedi düvele karşı nasıl meydan okuyabilirdik? Eğer sadece düşmanı ve arkasındaki güçleri hesap etseydik, en zayıf hâlimizle en zor zamanımızda İstiklal Harbimizi verebilir miydik? Eğer bu işler sadece silahla, teknolojiyle olsaydı 15 Temmuz’da milletimiz tankların, savaş uçaklarının, helikopterlerin, zırhlıların karşısına yüreğiyle ve çıplak elleriyle çıkabilir miydi?” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, asıl meselenin inanç, cesaret ve güven olduğunu söyledi.

“SAVUNMA SANAYİMİZİN DIŞA BAĞIMLILIĞINI YÜZDE 40 SEVİYESİNE İNDİRDİK”

Türk milletinde bu hasletlerin ziyadesiyle bulunduğunu, kalan eksikleri tamamlamanın ise sadece zaman meselesi olduğunu sözlerine ekleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Silahımız mı yok, yaparız. Uçağımız mı yok, geliştiririz. Gemimiz mi yok, inşa ederiz. Yerine konamayacak şeylerin hepsine sahip olduğumuz için inanın bana bunların hepsi kolay. İşte 15 yılda savunma sanayimizin dışa bağımlılığını yüzde 80’den yüzde 40 seviyesine indirdik. Üstelik bu, dışarıdan doğru dürüst hiçbir yardım almadan tamamen el yordamıyla, tamamen bilek ve zihin gücüyle elde ettiğimiz bir başarıdır. Birikimimiz arttıkça unutmayın işimiz kolaylaşıyor, yeter ki biz birbirimize dayanalım, birbirimize inanalım ve birbirimizi Allah için sevelim” diye konuştu.

2019 Mart yerel seçimleri ve 2019 Kasım Cumhurbaşkanlığı seçimi için şimdiden hazırlanılması gerektiğini ifade eden ve partilileri kapı kapı dolaşmaya, korkutucu değil müjdeleyici olmaya davet eden Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasının sonunda ‘tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet’ vurgusunda bulundu.

Sözlerini “günümüz kutlu olsun, geleceğimiz aydınlık olsun” temennisiyle tamamlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının ardından törene katılan bakan ve milletvekilleri ile birlikte yapımı tamamlanan hizmet ve tesislerin açılış kurdelesini kesti.

ISPARTA ŞEHİR HASTANESİNİ ZİYARET

Toplu açılış töreninden sonra Isparta Belediyesi ve AK Parti Isparta İl Başkanlığını ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra Isparta Şehir Hastanesine geçerek incelemelerde bulundu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile birlikte hastanede yatmakta olan hastaları ziyaret ederek geçmiş olsun dileğinde bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hasta yakınları ile sohbet ederek hatıra fotoğrafı da çektirdi.

Isparta’daki temaslarını tamamlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra helikopterle Antalya’ya gitti.

Ben belediye başkanıyım’ yanından, havasından geçilmiyorsa yandık yandık

AK Parti Rize İl Başkanlığı 92. Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, “Teşkilatlarımızın bir kısmında metal yorgunluğu emareleri gördüğümü çeşitli defalar dile getirdim. Büyük kongre sürecimizi de fırsat bilerek teşkilatlarımızda kapsamlı bir değişim yapmak durumundayız. Genel Başkan olarak bu konuda kararlıyım. Milletimizin bizden beklentilerini karşılayabilecek donanıma ve dinamizme sahip arkadaşlarımızla yolumuza devam edeceğiz” dedi.

AK Parti Rize İl Başkanlığı 92. Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısına katılarak partililere seslenen Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rize ve Malatya ziyaretlerinin muhteşem geçtiğini belirterek, toplu açılış töreni gerçekleştirdiklerini ve vatandaşların yoğun ilgi gösterdiğini aktardı.

“YATIRIMLARI ÇOK YAKINDAN TAKİP EDİYORUM”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rize programı kapsamında dün Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Geliştirme Vakfı tarafından Güneysu’da yapılan akademisyen lojmanlarının durumunu görmek istediğini belirterek, şunları söyledi: “Rize’nin en önemli sorunu, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinin buraya akademisyen gelmeyişi. ‘Acaba nerede kalacağım, çocuklarım nerede okuyacak, acaba orada anaokulu, ilkokul var mı? Orta var mı, fen lisesi var mı, Anadolu var mı?’ Tabii bütün akademisyenlerin derdi bu. Biz de burayı cazibe merkezi hâline getirebilmek için bunları da düşünmek zorundaydık. Onun için vakfımız sağ olsun böyle bir adımı attılar. Şu anda yaklaşık 160 daireli, orada yerel mimariyle bu konutlar hamdolsun yapılıyor ve konutların yapımıyla birlikte de bu sorunu büyük ölçüde çözmüş olacağız” diye konuştu.

Rize-Artvin Havalimanı inşaat alanında incelemelerde bulunduğunu ve brifing aldığını kaydeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu havalimanının farklı bir özelliği olacak, ülkemizin Ordu-Giresun’dan sonra deniz üzerine inşa edilen ikinci havalimanıdır. İkinci havalimanı olmanın yanında inşası için 100 milyon metreküp dolgu yapılacak bu havalimanımız inşaat tekniği bakımından kendi alanında Avrupa’nın ilk sırasında yer alacak” dedi.

Konuşmasında bölgede yapılan yatırımları çok yakından takip ettiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkemizin her meselesini olduğu gibi Rize’mizi ve bölgemizi ilgilendiren tüm yatırımları çok yakından takip ediyorum. Zaten bunları yakından takip etmediğiniz zaman temelini atarsın öyle kalır. Yıllarca öyle olmadı mı? Yıllarca öyle oldu. Temelleri attılar, betonu döktükleri yerde o iş kaldı veya projede kaldı ama biz 15 sene önce geldiğimizde ne dedik ‘bizim attığımız temeller yerinde kalmayacak, yükselecek ve ben temel atmaya değil açılışlara geleceğim’ dedim ve hamdolsun bugüne kadar yüzlerce eserin hep açılışlarında oldum.”

“KARADENİZ, HER ALANDAKİ YATIRIMLARLA TÜM DÜNYADA YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR YER”

Karadeniz’in eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye kadar hemen her alandaki yatırımlarla sadece Türkiye’de değil adeta tüm dünyada yeniden keşfedilen bir yer hâline geldiğini anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunlar yeterli değil çünkü Karadeniz’imizi çok daha farklı kılacağız, inşallah şu anda onun da gayreti içerisindeyiz. Meyveler yavaş yavaş toplanmaya başladı” diye konuştu.

Üniversitenin eğitimde marka haline dönüşme konusunda emin adımlarla ilerlediğini; ilk, orta ve lise düzeyinde de okullarda hem fiziki imkânlar hem de kalite anlamında önemli gelişmeler yaşandığını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, sağlık konusunda da il ve ilçe merkezlerinde her türlü altyapının büyük ölçüde tamamlanmış durumda olduğunu bildirdi. Karayolu yatırımlarında ciddi mesafe alındığını, bölünmüş yol ve tüneller sayesinde kesintisiz bir yolculuğun mümkün hale geldiğini belirten Erdoğan, en önemli eksiklik olan havayolu ulaşımı sorununu da yıllık 2 milyon yolcu kapasitesiyle kısa zamanda bitireceklerini aktardı.

ERDO

“TABİİ VE BEŞERİ ZENGİNLİKLERİMİZİ MUTLAKA KORUMALIYIZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, tüm bu gelişmelerin en somut neticelerini turizm sektöründe gördüklerini, Karadeniz’in yaylaları, köyleri ve kıyılarının başta Araplar olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ziyaretçilerle dolup taştığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “İnşaat ve turizmin en önemli özelliği pek çok sektörün de sürükleyicisi ve lokomotifi olmalarıdır. Ancak bu güzel gelişmeler yaşanırken bölgemizin tabii ve beşeri zenginliklerini mutlaka korumalıyız. Yapılaşma konusunda bu sancıyı uzun süredir ziyadesiyle zaten yaşıyoruz. Turizmde de aynı hataya düşülmeyeceğini ümit ediyorum.”

Hâlihazırda 480 lojman inşaatının da yerel mimariyle yapımının devam ettiğini, bu inşaatları görenlerin de Rize mimarisinin bambaşka olduğunu göreceklerini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunu anlatmamız lazım. Bu neyle olacak? Lafla olmaz, eseri göstereceksin, şimdi biz bunu gösteriyoruz, bunu ispat ediyoruz. İnanıyorum ki bunlar görüldükçe benim vatandaşım da ‘Benim de niye böyle bir evim olmasın?’ diyecektir buna göre yapacaktır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rize İl Teşkilatında arkadaşlarıyla konuşurken yaylaların gündeme geldiğini belirterek, “Şu anki Ayder Yaylası bizim temsilimiz olamaz. Allah’ın bize verdiği Ayder bambaşka ama biz Ayder’i kirlettik, rezil ettik. Başkan, öyle olur mu? Olmaz değil mi?” dedi ve Ayder’i kentsel değişim ve dönüşümle şanına yakışır bir hâle getireceklerini vurguladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Uzungöl’ü konuştuklarına da değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı değişim ve dönüşümü Uzungöl’de yapmaları gerektiğini, buraların çekim alanı olduğunu, bu düzenlemeler yapıldığında buraya gelip gidenlerin sayısının çok artacağını vurguladı.

“ANLIK KAZANÇLAR UĞRUNA GÜZELLİKLERİN TAHRİBİNE MÜSAADE ETMEMELİYİZ”

Rize’de henüz doğru dürüst bir otelin olmadığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Buralara gelenler geliyor, ‘nasıl kaçacağım’ diye düşünüyor. Şimdi bazı arkadaşlarımızı teşvik ediyoruz. Onlar bu otel olayına girmeleri hâlinde Rize biraz rahatlayacak. Bunu bir an önce yapmamız lazım. Bir taraftan milletvekillerimiz, bir taraftan biz sıkıştıracağız. İnşallah bu girişimcilerimiz, Rizeli hemşerilerimiz bu adımı atarlarsa o zaman Rize daha çok turist çekecek. Tamahkârlığa kapılarak, anlık kazançlar uğruna güzelliklerin tahribine asla müsaade etmemeliyiz. Buna dikkat edelim. Aynı şekilde yine tamahkârlığa kapılarak misafirlerimizin gönüllerini kıracak hal ve hareketlere meyledilmemeli.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rize’nin 16 Nisan halk oylamasında yüzde 76’lık “evet” oranıyla kendine yakışan bir netice ortaya koyduğunu ancak bunun yeterli olmadığını, 2019’a çok daha büyük bir gayretle girilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Şimdiden kapı kapı dolaşmaya kararlı mıyız?” diye sordu ve gençlerin “Yol ver yürüyelim, yüzde 90 alalım” tezahüratları üzerine, “Ya ben sizin yolunuzu tıkamadım ki yol açık. Gökten ne yağar ki yer kabul etmez” ifadesini kullandı.

“ASIL İMTİHANIMIZ 2019 KASIM’DA”

Halk oylamasıyla birlikte geçilen yeni yönetim sistemiyle çıtanın yükseldiğine dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biliyorsunuz, Kasım 2002’deki seçimleri yüzde 34,4 ile kazanarak iktidara gelmiştik. Yeni sistemde başarı çıtası artık yüzde 50+1 oy. Şimdi kolay değil, daha zor. Çalışacağız. Siz Allah’ın izniyle zoru kolay kılacaksınız. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sıkıntıların üstesinden ancak böyle güçlü bir yönetimle gelinebileceğine inandığımız için bu sistemi getirdik. Aslında yüzde 34 ile yüzde 50 aralığındaki oy oranlarıyla defalarca iktidara gelmiş bir parti olarak başarı çıtasını yüzde 50’nin üzerine çıkarmaya hiçbir mecburiyetimiz yoktu. Peki niye yaptık bunu? Yeni yönetim sistemi ile kendimiz için değil ülkemiz için doğru olanı yaptık. Anlayışımız buydu. Yeni sistem, 2019 milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte yürürlüğe giriyor. Onun öncesinde mahalli idareler seçimi var. Mart 2019. Bu seçimde çok iyi bir netice almamız gerekiyor ki 2019 Kasım’daki parlamento ve başkanlık seçimini de çok daha güçlü kılalım. Aksi takdirde aralarında hiçbir ilişki olmamasına rağmen milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimleri için önümüze psikolojik bir bariyer çıkartılabilir. İşte görüyorsunuz şimdi asıl imtihanımız 2019 Kasım’da yapılacak seçimler olacaktır” dedi.

“TEŞKİLATLARIMIZDA KAPSAMLI BİR DEĞİŞİM YAPMAK DURUMUNDAYIZ”

Yüzde 50’nin üzerinde oy almanın zor olduğunu, 2014 seçiminde ve 16 Nisan halk oylamasında gördüklerini, geçmişte milletvekili seçimlerinde ulaşılabilen en yüksek oy yüzde 49,5 iken mahalli idareler seçimlerinde bunda düşüş gördüklerini hatırlatan ve AK Parti olarak 2019’a çok sıkı şekilde hazırlanmaları gerektiğine vurgu yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Teşkilatlarımızın bir kısmında metal yorgunluğu emareleri gördüğümü çeşitli defalar dile getirdim. Büyük kongre sürecimizi de fırsat bilerek teşkilatlarımızda kapsamlı bir değişim yapmak durumundayız. Genel Başkan olarak bu konuda kararlıyım. Milletimizin bizden beklentilerini karşılayabilecek donanıma ve dinamizme sahip arkadaşlarımızla yolumuza devam edeceğiz. Belde seçimlerinden başladık, şimdi ilçe ve il seçimleri var. Bununla ne anlatmak istiyorum. Kardeşlerim koltuklara getireceğimiz arkadaşların isimleri değil o isimlerin halkla iletişimi nasıl, aslolan bu. İl teşkilatımızdaki daraltılmış toplantıda da ifade ettim. Devleti biz yönetiyoruz, ben de Cumhurbaşkanı olarak hükûmetimiz ile el ele bir gayretin içindeyiz. İstediğimiz kadar yollar yapalım, havalimanı yapalım, enerjide rekor üstüne rekorlar kıralım ki kırıyoruz, eğitimde, sağlıkta, adalette, emniyette, bu yatırımları Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidar yapmadı. Bunları biz yaptık. Peki yeterli mi? Bunların hepsi gerekli ama yeterli olan ne? Gönülleri kazanmak” dedi.

“TEVAZU EHLİ OLARAK HALKIMIZLA KUCAKLAŞACAĞIZ”

Teşkilatları gönül erleri, akıncılar olarak gördüğünü belirten ve “Siz elektrik vereceksiniz, siz elektrik alacaksınız” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Gerek bakanlarımız, gerek belediye başkanlarımız, gerek teşkilatımızın tüm elemanları, belediye meclis üyelerimiz, ‘ben belediye başkanıyım’ yanından, havasından geçilmiyorsa yandık yandık. ‘Ben bakanım’ yanından havasından geçilmiyorsa yandık. Ya mütevazı ol mütevazı, tevazu eli olacağız, tevazu ehli olarak halkımızla kucaklaşacağız, halkımızla bütünleşeceğiz. Ve nerede bir fakir fukara, garip gureba var onlara ulaşacağız, onların sorunlarını kendi sorunumuz bileceğiz ve çözmeye çalışacağız. Bunu başardığımızda anda yüzde 50+1 değil çok daha ötesinde Allah’ın izniyle oy alarak biz iktidar oluruz.”

“HİÇBİR GAFLETE, HİÇBİR İHANETE TAHAMMÜL ETMEYECEĞİZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin adeta yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiği dönemde olduklarını belirterek, hiçbir atalete, hiçbir gaflete, hiçbir ihanete tahammül edemeyeceklerinin altını çizdi. İhanet edenleri gördüklerini sözlerine ekleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet olanları gördük değil mi? Nerede şimdi? Pensilvanya’da. Gerisinden gelenler nerede? Onlar da kaçıp gidiyorlar, bir kısmı cezaevlerinde, bir kısmı yurt dışına kaçmış vaziyette. Şimdi bunlarla bir mücadele veriyoruz, bunlar FETÖ terör örgütü. Bir diğeri de malum bakıyorsunuz PKK terör örgütü, onlarla da mücadele veriyoruz. Bir diğeri de DEAŞ, onlarla da mücadele veriyoruz. İşimiz öyle kolay değil, öyleyse biz bu güzel milletimizi, bu sevgili milletimizi biz yanımıza alacağız. Biz gücümüzü önce Hak’tan, sonra halktan alacağız, böyle yürüyeceğiz, bunu bilelim. Bunu başardığımız gün Allah’ın izniyle durum çok farklı olacaktır” diye konuştu.

“DAVASI OLMAYAN VE MİLLETİMİZİN TAMAMINI KUCAKLAMAYAN YÖNETİCİLİK YAPAMAZ”

“Ülkemize yönelik saldırılar karşısında öncelikle bizim AK Partililer olarak sapasağlam durmamız gerekiyor” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Hizmet edecek motivasyonu, gücü, heyecanı kalmamış, bencillik batağında çırpınan defolu kişilerle böyle zorlu bir mücadeleyi yürütemeyiz. Hiçbir kardeşimizi de sen kenarda dur diyemeyiz, çalışacak kim olursa olsun hepsine kapımızı açacağız. Bu kapı, kusura bakmayın, şu anda görev mahallinde olanlara ait bir kapı değildir ve kapımız hep açık olacak, çünkü bu kapı gönül kapısıdır. Gönül kapısı gönül koymaya gelmez, burada çok hassas olacağız, çok dikkatli olacağız. Bunun için ilk etapta teşkilatlarımızda başlatacağımız değişimi sıkı tutmak zorundayız. AK Parti teşkilatlarında görev alacak kişilerin şu bakanın, bu milletvekilinin, filanca grubun, falanca yapının adamı değil, davanın ve milletin adamı olması şarttır. Bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum; davası olmayan ve bulunduğu yerde milletimizin tamamını kucaklamayan hiç kimse AK Partide yöneticilik yapamaz, bunu böyle bilelim. Tüm arkadaşlarımdan ilçe ve il teşkilatlarımızda bu vasıflara uygun kadroların görev alması için gayret göstermelerini, bu yönde katkı sunmalarını rica ediyorum. Açık söylüyorum, 15 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin, 25 yıl öncesinin siyaset baronlarının tarzıyla AK Partide etkinlik kurmaya kalkan herkes karşısında bu kardeşinizi bulur, bunu böyle bilin. Esasen bu şekilde AK Partiye yapılan kötülük, tüm Türkiye’ye yapılmış bir kötülüktür. Ülkemizin bize ve bizim 15 yıldır yaptığımız hizmetleri 2023 hedeflerimizle taçlandırmamızı ihtiyacı var, millet bizden bunu bekliyor. Onun için ben partimizin kuruluşunda emeği geçen tüm kardeşlerime vefa borcumuzun olduğuna inanıyorum. Yani bu kardeşlerimizle şu andaki kadrolarımızın bir defa irtibatı, ilişkisi çok daha kavi bir şekilde devam etmelidir. İhanet etmedikten sonra biz onları hiçbir zaman kapıda bırakamayız, onlarla beraber yolculuğu devam ettireceğiz, çünkü onlar, hani biliyorsunuz Bedir farklıdır, Uhud farklıdır, onun için bu inceliği bir kenara koymayacağız, bunun üzerinde hassas duracağız. Her bir arkadaşımdan kongre süreçlerindeki adımlarını bu gerçekler ışığında atmasını bekliyorum.”

“TERÖR ÖRGÜTLERİNE KARŞI VERDİĞİMİZ MÜCADELEYİ KAZANABİLECEĞİMİZ GÜCE VE KARARLILIĞA SAHİBİZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin tüm hızıyla devam ettiğini belirterek, Türkiye’nin isimleri farklı da olsa, amaçları aynı olan pek çok terör örgütüne karşı verdiği mücadeleyi çok rahatlıkla kazanabileceği güce, imkâna ve kararlılığa sahip olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin karşısındaki terör örgütlerinin arkasında onlarca başka güçlerin var olduğuna dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsimlerini açıklamayacağım, hangi ülkeler var. Sahada birbirleriyle mücadele ediyor gözüken terör örgütlerinin, Türkiye söz konusu olduğunda inanılmaz bir uyum ve işbirliğiyle hareket etmeleri, gerçek niyetin ne olduğunu gösteriyor. İşte şurada daha yeni G-20 toplantısını geçirdik Hamburg’da ve orada bir tane pankart, bir tane otomobil, benim resmimi koymuşlar, hemen altına Putin’in resmini koymuşlar, altına da Suudi Arabistan Kralı Selman’ın resmini koymuşlar ve ne diyorlar? ‘Bu diktatörleri öldüren bu arabayı alır’ diyorlar. Şimdi çok ilginçtir ve bunu oraya koyuyor, bu tablo orada, etrafında kim var? Başbakanlık önünde oluyor bu, Alman polisi var, Alman polisi de bunu izliyor, seyrediyor. Ya Türkiye’de buna benzer bir şey bugüne kadar bunların yaptığı gibi oldu mu? Olmadı. Arapların atasözü aklıma geldi, ‘men dakka dukka’ Yani kim kime bir kötülük ederse veya vurursa, karşılığını aynıyla bulur” diye konuştu.

“Bunca yıldır bizim 3 milyon insanımız Almanya’da, kötülük olarak ne gördünüz?” diye soran Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Sadece teröristlere bu Almanya yataklık yapıyor. Sayın Şansölyeye 4 bin 500 terörist dosyası verdim. Cevap aldığımız bir tane yok. Ama kendileri bizde bir terörist olduğu zaman gözaltı veya tutuklu, ‘bunu bize verin’ diyor. Sen bir gönder bakalım ya, sendekileri bize göndermiyorsun, tam tescilli teröristler, bizden hemen bunları istiyorsun. Yargı sende var da Türkiye’de yargı yok mu ya? Türkiye’de de yargı var. Kusura bakma, yargı kararı verir, ona göre de biz hareket ederiz, bizim anlayışımız da bu; öğrenecekler bazı şeyleri. Bize yönelik bu saldırıların hepsi de örtülü olduğu, kimse kendi kimliği ve bayrağıyla cephede yer almadığı için gerçekten çok ilginç bir mücadele yürütüyoruz. Köroğlu’nun biliyorsunuz güzel bir sözü var, ‘tüfek icat oldu, mertlik bozuldu’ İşte bu asimetrik savaş da bize aynısını dedirtiyor. Sadece bileğimizle ve yüreğimizle değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik zekâmızla da sürdürmek zorunda olduğumuz bir mücadelenin içinden geçtiğimizi çok iyi biliyoruz ve iyiyiz, daha da iyi olacağız. Tarihimizde ecdadımızın bu yöntemleri gayet iyi kullandığı dönemler bulunuyor. Bugün biz de sahada yüreğimiz ve bileğimizle, masada da siyasi ve ekonomik gücümüzle, aklımızla hem üzerimize yönelen saldırıları bertaraf etmeye, hem de kendi oyun planımızı hayata geçirmeye çalışıyoruz. Her geçen gün elhamdülillah çok daha iyi gelişiyor. Karşımızdaki güçlerin imkânlarının büyüklüğünü düşündüğümüzde, şu ana kadar hiç de fena gitmediğimizi söyleyebiliriz.”

“İSTİKLAL VE İSTİKBAL MÜCADELEMİZİ ELİMİZDEN ALAMAYACAKLAR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin, siyasi ve ekonomik kıskaca alındığı için her adımı öngörebilen dolayısıyla her konuda yönlendirilebilen bir ülkeden kendi oyun planı olduğu için öngörülemez ve artık yönlendirilemez bir ülke hâline geldiklerini belirterek, “Şimdi artık bizim üzerimizde bu oyunları oynayamıyorlar. İşte bunun adı özgürlüktür, bunun adı bağımsızlıktır, bunun adı istiklaldir biz bunu yakaladık. Özgürlük mücadelemizi elimizden alamayacaklar, bağımsızlık mücadelemizi elimizden alamayacaklar. İstiklal ve istikbal mücadelemizi elimizden alamayacaklar. Bunu basamak basamak inşallah hedefe taşıyacağız” şeklinde konuştu.

15 Temmuz’da şehitler verildiğini, 2 bin 193 gazinin olduğunu, şehitlerin makam-ı âliye, gazilerin de o şerefle yürüdüklerini dile getirerek gazilere şifa, şehitlere Allah’tan rahmet dileyen, Türk milletinin canı pahasına elde ettiği ve koruduğu istiklalinin tek bedelinin can olabileceğinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bizim bir rabiamız var. Ana muhalefetin başındaki zat bunu anlayamadı. Ne diyor? Bir terör örgütünün işaretini yapıyor. Terör örgütü işaretlerini siz yaparsınız, bizim terör örgütleriyle işimiz yok. Ana muhalefetinin başındaki zata bunu öğretmemiz lazım. Rabiada ne var biliyor musun? Bunu iyi öğren. Eğer bunlara bir şey diyebiliyorsan ayrıca o tartışılabilir. Ama benim milletim bunlara bir şey demiyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rabiada tek millet bulunduğunu, Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Romanıyla, Boşnakıyla 80 milyonun tek millet olduğunu belirterek, “Bu tek millette bizim bir inceliğimiz daha var, biz yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevdik, bizim farklılığımız bu ey Kılıçdaroğlu” diye konuştu.

“ŞEHİTLERİMİZİN KANINI YERDE BIRAKMAYACAĞIZ”

İkinci olarak tek bayrak bulunduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şu bayrağımıza eş bayrak var mı? Yok. Rengi şehidimizin kanı, hilal bağımsızlığımızın ifadesi, yıldız şehidin ta kendisi. Buna bir şey söyleyebilir misin Kılıçdaroğlu? Ama bazıları paçavralarla dolaştılar ve sen o paçavraların altında Hakkâri’de gittin miting yaptın. Biz o günleri biliriz. Kime neyi anlatıyorsun?” dedi.

Üçüncüsünün de tek vatan olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: “Çok önemli. Bizim Güneydoğu, Doğu illerimizi bölmek parçalamak istemediler mi? Böyle bir gayretin içerisine girmediler mi? Girdiler. Biz ne dedik? ‘Oraları size mezar ederiz’ dedik. İşte Gabarda Tendürekte, Küpelide, Bestler Deresi’nde bütün oralarda şu anda güvenlik güçlerimiz gece gündüz demeden, ‘inlerine gireceğiz’ dedik ve inlerine girdik. Şu anda da yoğun bir şekilde operasyonlar devam ediyor. Niye? Bizim şehidimizin kanını biz yerde bırakmayacağız. Çünkü biz şehit annelerini, şehit eşlerini gördüğümüzde onlardan dinlediğimiz tek şey nedir? ‘Şehidimin kanı yerde kalacak mı?’ Biz de onlara diyoruz ki ‘asla’. Onların intikamını biz bu dünyada alacağız ama biz yine bir şey daha biliyoruz ki azizün züntikam olan Allah’tır, ebedi âlemde de zaten Rabbimiz onların intikamını alacaktır.”

“MANİFESTOMUZ; TEK MİLLET, TEK BAYRAK, TEK VATAN, TEK DEVLET”

Dördüncünün tek devlet olduğunun altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu dörtlü AK Parti’nin manifestosudur. Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Bizim Türkiye Cumhuriyeti Devletinden başka hiçbir devletimiz yoktur. Kim ne derse desin? Hepsi hikâye. Ben size partimin Genel Başkanı, aynı zamanda Cumhurbaşkanı olarak manifestomuzu söylüyorum; tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Bitti. İnşallah Türkiye Cumhuriyeti devletimizi çok daha güçlü hale getirmenin gayreti içerisindeyiz ve bunu da başaracağız. Tüm kurumlarımızı güçlendirerek bunu başaracağız. Ondan sonra bunlar kaçacak delik arayacaklar. Modern, medeni böyle bir devleti bağımsız, bağımsızlığının yanında özgürlük mücadelesini kazanmış bir devletin inşasında, ihyasında hep beraber el ele olacağız. Eğitimden, sağlığa, adaletten, emniyete, ulaşıma, enerjiye her yönüyle. Benim şu anda yurt dışındaki vatandaşlarım, kardeşlerim ülkeye döndükleri zaman ‘Almanya neymiş. Benim ülkem oraları geçti’ diyecek. Öyle mi? Bitti” dedi.

Çocukluk yıllarında uçağa binemediklerini, sırt üstü yatıp arada sırada bir uçak geçtiğinde seyrettiklerini dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, o zamanki otobüslerin de İstanbul’dan iki günde, bazen üç günde gelebildiklerini anlattı. Armelit Dağından çıkarken inerken ‘düştük düşeceğuz, gittik gideyruk’ sözlerinin sarf edildiğini hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şimdi bunlar var mı? Şimdi elhamdülillah bunların hepsini aştık mı? Bu Karadeniz Sahil Yolu’nu bitirdik mi? Geldiğimizde yüzde 35 idi. Şimdi yüzde 100. İnşallah şimdi Yeşil Yol’u da halledeceğiz. Bütün bunlarla beraber Karadeniz, hem kendi insanına hem tüm dünyaya mesajını farklı verecek. Ama ne olur gelin ya evini yapıyorsan güzel yap. Buraya yakışır şekilde yap, deden nasıl yaptıysa öyle yap. Bize yakışan o. Biz de elimizden gelen desteği, yardımı verelim” ifadelerini kullandı.

“15 TEMMUZ GECESİ ÖLÜMÜ KORKUTMUŞ BİR MİLLETE TEHDİT İŞLEMEZ”

“15 Temmuz gecesi ölümü korkutmuş bir millete bunların yaptığı tehditlerin hiçbiri işlemez” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Bir yandan PKK’lısı ile FETÖ’sü ile DEAŞ’ı ile diğerleri ile terör örgütlerini topraklarımızda nefes alamaz hâle getirecek, diğer yandan da Suriye ve Irak’taki oyunları bozacağız. Hiç endişeniz olmasın. Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı ile ilk adımını attığımız operasyonların bölgede oluşturulmak istenen yeni düzeni nasıl alt üst ettiğini biliyoruz. Şu anda 2 bin kilometrekarelik alanda biz otoriteyiz. En kısa sürede yeni adımlarla terör örgütleri üzerinden bina edilmeye çalışılan bu düzeni tamamen yerle bir edeceğiz. Aynı şekilde Irak’ta da yeni terör bölgeleri ve oluşumların inşasına izin vermeyeceğiz. Bunun bizim için basit bir siyasi nüfuz alanı oluşturma değil, ülkemizin ve milletimizin bekası meselesi olduğu bilinciyle gereken her fedakârlığı göze alarak çalışmalarımızı sürdüreceğiz.”

Ekonomik verilerdeki olumlu duruma işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin büyüme oranının sürekli arttığını, 2017’nin ilk çeyreğinde büyüme oranının yüzde 5’e çıktığını, artışın devam edeceğini belirterek, ihracatta 150 milyar doların yakalandığını söyledi.

“KENDİMİZİ YENİLEYELİM”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bütün bunlarla birlikte ülkemizdeki bazı gafiller ya oyunun farkında olmadıkları ya da oyuna karşı tarafın özellikle safında dâhil oldukları için kafaları karıştırmaya, suyu bulandırmaya çalışıyorlar. Ancak milletimiz her şeyi görüyor, biliyor, iradesini ona göre ortaya koyuyor. Dikkat ederseniz AK Parti olarak geçtiğimiz 15 yılda ülkemizin ve milletimizin hayrını gözeterek girdiğimiz hiçbir kavgadan evvelallah mağlup olarak çıkmadık. Son üç-dört yıldır ise artık milletimizin ve devletimizin bekası haline dönüşen bir mücadele verdiğimiz tüm çıplaklığıyla açıkça ortada. En büyük desteği biz bu dönemde aldık. 2019 seçimlerinin anlamının bu olduğunu gayet iyi biliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

“Yeter ki biz üzerimize düşenleri hakkıyla yapalım, yani kendimizi yenileyelim” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ne olur, eksiklerimizi süratle tamamlayalım ama bir şey daha var, bir olalım, iri olalım, diri olalım, hep birlikte Türkiye olalım. Bize mademki ‘ancak inananlar kardeştir’ düsturu yakışıyor bunun gereğini yapalım. Biz birbirimizi kıramayız, bir tarafa iteleyemeyiz, öteki diye bakamayız. Bizde ötekileştirme asla olmayacak, olamaz. İnanın bana gerisi kendiliğinden gelecektir” diye konuştu.

Toplantının hayırlara vesile olmasını temenni eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, üye kampanyalarını da ana kademe, kadın kolları ve gençlik kollarının başarılı bir şekilde götürmesi gerektiğini vurgulayarak konuşmasına şu cümlelerle son verdi: “Dün de söyledim, bugün burada da söyleyeyim, 94 belediye seçimleri öncesi hanım kardeşlerimiz İstanbul’da bir çalışma yaptılar. Çok manidardı, kapı kapı dolaştılar. Peki dolaştılar da ne yaptılar. Her kapısını çaldıkları eve 40 gramlık bir kahve verdiler peki o kahvede ne vardı? Üzerinde bir yazı vardı, ‘bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır’ diyordu. İşte sizler de 40 yıl hatıralarda kalabilecek inşallah hanım kardeşlerim olarak bu adımı atmalısınız. Genç kardeşlerim aynı şekilde gençlerle diyaloğu çok daha iyi bir konuma, noktaya üniversitelerde, liselerde getirmelisiniz. Biliyorsunuz artık 18 yaş var. Bak 30 yaştan başladık, aşağı doğru çektik mi? Önce 25, sonra da 18. Şimdi seçme, seçilme artık 18 yaş. Çok çalışacağız, niçin 18 yaşında parlamentoya girme şansını yakalamayalım. İşte bunlarda yakalayacağız ve sizler bunu yakalamaya da hazırsınız.”

RİZE VALİLİĞİNİ ZİYARET

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Rize İl Başkanlığı 92. Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısı ardından Rize Valiliğini ziyaret etti. Rize Valiliği’ne gelişinde Vali Erdoğan Bektaş tarafından karşılanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, girişte polis tören mangasını selamladı.

Ziyarette Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı da hazır bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, valilikten ayrılışında, kendisini bekleyen vatandaşları selamladı.