kategori Arşivleri: Hak ve Huzur Partisi

Necla Bakan “Esnaf zor durumda, Bu gidiş, iyi bir gidiş değil”

Necla Bakan “Esnaf zor durumda, Bu gidiş, iyi bir gidiş değil”

Hak  ve Huzur Partisi  Genel Başkan Yardımcısı  Necla Bakan, esnafın durumunun kötü olduğunu belirterek, “Zordaki esnaf herşeyini satıp borçlarını kapatmaya çalışıyor. Bu gidiş, iyi bir gidiş değil” dedi.

Yaşanan ekonomik kriz sonrasında özellikle banka ve esnaf kredileriyle ayakta durmaya çalışan küçük esnafın borç batağına sürüklendiğini ileri süren Necla Bakan, paranın maliyetinin çok yüksek olduğu için esnafa ucuz kredi sağlamadığını savundu. Bakan,”Esnaf kuruluşlarının durumu da aynı. Ucuz kredi bulamayan, dövizle borçlanıyor ki, bu daha da kötü. Esnaf herşeyini satıp borçlarını kapatmaya çalışıyor. Bu gidiş iyi değil. Ülke ekonomisine en büyük darbeyi göç vurmuştur. Göçle birlikte çok ciddi ekonomik kayıplara uğrayan Ülke  insanı için , bu kan kaybını engelleyecek çözümler üretilmedir. Alternatif yatırım alanları oluşturarak istihdam yaratılmalıdır”

AVM’ler küçük esnafı bitiriyor

Büyük alışveriş merkezlerinin çoğalmasıyla birlikte küçük esnafın sıkıntısının daha da arttığına dikkat çeken sendika temsilcileri, AVM’lerin bir an önce şehrin dışına çıkarılması gerektiğini belirttiler.

Küçük esnafın maddi anlamda çok büyük zararlar gördüğünü vurgulayan Bakan, büyük alışveriş merkezleri ve marketlerin mahallelerde kalması halinde başta bakkallar olmak üzere birçok iş yerinin kapatmak zorunda kalacağını vurguladı.

AVM’lerin esnaflar için çok zararlı olduğunu dile getiren Hak  ve Huzur Partisi  Genel Başkan Yardımcısı  Necla Bakan “AVM’ler, şehir merkezinde olduğu için küçük esnafa zarar veriyor. AVM’ler küçük esnafı resmen bitirdi. AVM Çalışma saatleri uzun, esnafın saatleri kısa. Rekabet çok olduğu için büyük marketler esnafın  sattığı  bazı ürünleri aldığı fiyata satabiliyor. AVM’ler ürünleri toptan ucuz getirip satıyor ama esnaf gibi küçük esnafların öyle bir imkânı yoktur. Müşteriler de hep markete gidiyor. Esnaf Para kazanamadığı için giderleri  karşılarken zorlanıyor.”

Necla Bakan ‘dan Kutlu Doğum Haftası Mesajı

Necla Bakan ‘dan Kutlu Doğum Haftası Mesajı
Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımsısı Necla Bakan , Kutlu Doğum Haftası nedeni ile bir mesaj yayınladı.
Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımsısı Necla Bakan ‘ın mesajında; “Tüm insanlığa kurtarıcı olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bizlere sevgiyi, kardeşliği, insanlara iyilik yapmayı, ahlaklı ve dürüst olmayı, adaletli davranmayı öğütledi. ‘Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ hadisiyle tüm insanların birbiriyle kardeşçe yardımlaşmanın, ‘İki günü birbirine eşit olan zarardadır’ hadisiyle de insanlığın huzuru için çalışmanın ve ilerlemenin önemini bizlere hatırlattı. İnsanlığın huzur içinde yaşayabileceği bir dünya için temel insani değerleri ortaya koyan Yüce Peygamberimizin doğumu, tüm insanlık için karanlıktan bir kurtuluş ışığı olmuştur” dedi.

Necla Bakan; “Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz aracılığıyla insanlığa indirilmiş ve tebliğ edilmiştir. Hazreti Muhammed (S.A.V.), bütün insanlık için örnektir. Peygamberimiz, hayatı boyunca rahmet, sevgi, hoşgörü ve adalet gibi tüm erdemli değerleri kişiliğinde toplamıştır. Ebedi hayatımızda onun şefaatine mazhar olmamız dileğiyle, Kutlu Doğum Haftasının Sakarya’lı hemşerilerime ve tüm İslam Alemine hayırlara vesile olmasını diliyorum” şeklinde konuştu.

Hak ve Huzur Partisi İstişare Toplantılarına Sakarya'da Devam etti

Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ Sakarya’da
Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ 39 ilde yapılması planlanan toplantılardan ilkini yapmak üzere Sakarya’ya geldi

ADA Edessa Baklavalarının Tadı Damaklarında Kaldı

ADA Edessa Baklavaları Üretim Tesislerinin ziyaretçileri Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ ile Genel Başkan Yardımcıları Necla BAKAN,,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Oldu. Şanlıurfalı işletmecilerin başarılı çalışmalarını yerinde gören Hak ve Huzur Partisi Genel Başkanı Gürsel YILDIZ ile Genel Başkan Yardımcıları Necla BAKAN,,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Üretilen birbirinden farklı Baklavalardan tattılar ve çok memnun kaldılar

Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ ‘a Sakarya ilinde Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN,,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN İle birlikte İstişare toplantısı, İskenderiye’nin Açılışı,Esnaf ziyareti gerçekleştirdi

Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ 18 Mart Çanakkale Zaferi günü Yazarı Ali Çetinkaya Adı Duyulmamış Kahramanlar Kitabını inceleme fırsatı buldu

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, Sakarya İline gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN İle birlikte İstişare toplantısı, gerçekleştirdi.

 

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN Çalışmaların Hızlanması bizleri sevindirdi.Partinin Hem üst düzey yöneticileri heö üye bazında olan Tüm partililer el ele gönül gönüle istişare kültürünü ortaya koyarak çalışma kararı aldık.Bu iş gönül işidir.Sakarya ilimize gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN ‘la istişaraler yaptık.Esnaf ziyareti yaptık.Bir işletmemizin açılışında bulunduk.Baklava Üretim tesislerini ziyaret ettik. Sakarya ilinin Başarılı Sivil Toplum önderi Ziraat Yüksek Mühendisi Hamdi Şenoğlu ile Tarımdaki son durumu değerlendirdik.

Sakarya İline gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ Yağmur Oyuncak’ı ziyaret etti İşletme sahibi Arzu Öztürk’e esnafın durumunu sordu

Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, ,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Sakarya ilinde İmar’da Mağdur vatandaşlarla görüştü. Özellikle Kaynarca SINIRLARI İÇİNDE yapılan yanlışları Hasan SAKA anlattı.

Sakarya İline gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, ,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Sakarya esnafının nabzını yokladı. Siftah yapmadan günlerin geçtiğini öğrendiler

Sakarya İline gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, ,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Sakarya İlinin Başarılı Sivil Toplum Lideri Ziraat Yüksek Mühendisi Hamdi Şenoğlu’nu ziyaret etti

TARIMIN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KONUŞTULAR

Sakarya İline gelen Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, ,Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Sakarya Demokrasi Meydanında

Hak ve Huzur Partisi Lideri Gürsel YILDIZ , Genel Başkan Yarımcıları Necla BAKAN, Süleyman GÜNEŞ, Mehmet Servet ÖZUÇAK ,Hüseyin KARAHAN Sakarya ’nın Serdivan İlçesinde  İşadamı Bayram Ali Kefelioğlu ile  İşadamı  Salih GÜNEY  tarafından hayata geçirilen İskenderiye  İşletmesinin  açılışında   kurdela  kesti  ve hayırlı  ve  bol  kazançlı olsun dediler

 

 

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN 14 Mart Tıp Bayramı’nı Kutladı

Hak ve Huzur Partisi Genel  Başkan Yardımcısı Necla BAKAN 14 Mart Tıp Bayramı’nı Kutladı
Hak ve Huzur Partisi Genel  Başkan Yardımcısı Necla BAKAN “Tarihte kimi anlar vardır. Bu anlar o ana değer veren insanlar için çok özeldir. O anlarda tarihten gelen birikimler eşliğinde hayatın bir muhasebesi yapılır ve geçmiş tecrübeler ışığında geleceğe bir köprü kurulur. 14 Mart hekimler için böyle bir gündür.
Necla Bakan” 14 Mart’ı, sadece bir protokol töreni olmaktan Çıkarmak şart”
Osmanlı Padişahı II. Mahmut döneminde Hekimbaşı Behçet Efendi’nin girişimi ile 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire kurulmasıyla modern tıbbın ülkemizde temelleri atılmıştır.
İlk tıp bayramı 14 Mart 1919 da emperyalist güçler tarafından işgal edilmiş İstanbul’da 3. Sınıf öğrencisi Tıbbiyeli Hikmet’in başlattığı direniş ve başkaldırının ardından kutlanmıştır. Bir direniş ve başkaldırı simgesi olarak düşünülüp yaşama geçirilmiştir. 14 Mart Tıp Bayram’ı işgale karşı başkaldırının bir parçası olarak organize edilmiştir.
O gün bugündür hekimler, 14 Mart’ı, sadece bir protokol töreni olmaktan çıkartarak, Tıp Bayramı ruhuna uygun biçimde yaşanan sorunların altını çizdikleri, meslek değerlerinin ışığında kendilerini ve sağlık ortamını sorguladıkları bir gün şeklinde kutlamışlardır.
14 Mart’ı da içeren Sağlık haftasında hekimler yıllardır katmerlenerek artan sorunlarından bazılarını dile getirerek çözüm beklediğini bir kez de Tıp Bayramı vesilesiyle dile getirmek istiyorum
Performansa dayalı ödeme sistemiyle, hasta bakımında niteliğin değil niceliğin öne çıktığı; hekimlerin kısa sürelerde çok sayıda hastaya bakmaya zorlandıkları; hastalara, doğru düzgün anamnez alınmasına, fizik muayene yapılmasına izin vermeyen sürelerin ayrıldığı; nitelikli sağlık hizmeti sunabilmenin koşullarının yok edildiği bir sağlık ortamını yaşıyoruz. Yine, poliklinik sayılarından acil başvurularına, ameliyatlardan BT, MR çekimlerine kadar her parametrede Sağlık Bakanlığının istatistiklerine de yansıyan rekor artışların olduğu günlerdeyiz. Ancak, tüm bu artışların yanında, hiç artmayan, aksine giderek azalan bir parametrenin olduğunu görüyoruz: Hastaya ayrılan süre. Oysa, biliyoruz ki, bir hekimin hastasına yeterli süre ayırmadan ve ayrıntılı bir Anamnez almadan doğru tanı koyması ve doğru tedavi uygulaması mümkün değildir. Doktorun hastaya teşhis koyma amaçlı olarak ona sorduğu sorulara sonucu elde ettiği hastanın öyküsüdür. Hastanın mevcut ya da geçmiş hastalıkları hakkında, kendisinden ya da bir yakınından alınan bilgilerdir. Anemnez, hastalığın teşhisinde en önemli adımlardan biridir.

Nitelikli bir sağlık hizmeti üretmenin en temel bileşenlerinden birini çalışma koşulları oluşturur. İnsanca çalışma koşulları ve emeğimizin karşılığı olan ücret, birbirinden ayrı düşünülemez. Az ücret, çok mesai anlayışıyla kamu yararına denilerek sağlık çalışanlarının hakkı adeta gasbedilmektedir. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi için; mesleki bağımsızlık, iş yükünün insancıl düzenlenmesi, mesleki sağlık ve güvenliğin sağlanması, fırsat eşitliği, bir araya gelme özgürlüğü, emekliliğe yansıyan güvenceli ücret ve mesleki gelişim hakkı, uluslararası normlara uygun olarak çalışma sürelerinin düzenlemesini talep ediyoruz. Bunların sağlanması nitelikli sağlık hizmeti sunmayı ve toplumun daha iyi bir sağlık sistemine ulaşmasının yollarını açacaktır.
Asistan eğitiminin önündeki sorunlar ve performans baskısı, aşırı iş yükü, eğitimi olumsuz etkilemektedir. Bakanlık veya YÖK bu sorunlar üzerine yoğunlaşmak dururken hala nitelikli insan gücü olan sağlık çalışanlarının emeğini ucuzlaştırmaya hekimleri de eğitim aldığına inandırmaya çalışmaktadır. 80 milyon nüfuslu ülkemizde geçen yılın rakamlarıyla yıllık 115 milyon acil servis başvurusunun izahı yoktur. Bu başvuruları gerçekçi bir platforma oturtmak ve bilimsel çözüm üretmek yerine kolaycılığa kaçarak ve şişirilmiş sağlık hizmeti ihtiyacını körüklemeye sebep olacak şekilde Tıpta Uzmanlık Kurulunun kararlarına aykırı bir biçimde acil servislere diğer branş asistanlarını görevlendirmenin geçerli bir izahatı yoktur.
Ülkemizin sağlık ortamında şiddet her geçen gün etkisini artırıyor. Sağlık ortamındaki şiddet, sıklıkla hasta ya da hasta yakınlarından sağlık çalışanlarına yönelse de, aslında burada hedefin sağlık sistemi olduğu açık olarak görülebiliyor. Bu nedenle de, uygulanmakta olan sağlık politikalarını ele almadan gösterilecek hiçbir yaklaşım, sağlıkta şiddetin çözümüne yönelik etkili bir çözüm ortaya koyamayacaktır. Öte yandan, sağlıkta şiddeti önlemeye yönelik yapılacak bir düzenleme, önleyicilik ve koruyuculuk işlevinin sağlanabilmesi için, sağlık çalışanlarına yönelik şiddete asla hoşgörü gösterilmeyeceği, aksine şiddet suçlarının mutlaka cezalandırılacağı düşüncesinin yerleşmesine olanak sağlamalıdır. Bu amaçla, sağlıkta şiddet uygulayanlara yönelik getirilecek caydırıcı cezalar temel sağlık hizmetleri kanununa değil Türk Ceza Kanunu’na madde olarak eklenmelidir.
Son yıllarda sağlık sisteminde yapılan, yapılmaya çalışılan değişiklikler ile gerek sağlık hizmetinin ticari boyutunun ağır basması sonucu yaşanan sıkıntılar, gerek hekimlerin özlük haklarındaki ciddi gerilemeler, gerekse ticarileşen sağlık hizmetlerinin hekim davranışlarında yol açtığı yozlaşmalar ve bu yozlaşan hekim davranışlarının abartılı bir şekilde genelleştirilerek sağlık hizmetlerinde ticarileşmeyi arttıran kararlara gerekçe olarak kullanılması kabul edilebilir değildir ülkemizin de sağlık politikalarının da ileriye gitmesine katkı sunmayacaktır.
Sağlıkta sorunlar her geçen gün artmaktadır. Hasta memnuniyetinin %80 lere kadar ulaşmasına rağmen çalışan memnuniyetinde %30 lara kadar gerilemiştir. Çalışanlarını da memnun edemeyen bir sistemin uzun süre sürdürülebilirliği mümkün görünmemektedir.
Artan ve yaşlanan nüfus ile birlikte mücadele edilen sağlık sorunları önem sırasını değiştirmiş olup kronik hastalıklar toplum sağlığını tehdit etmekte ve sağlık harcamalarının çok büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Bu tehditten kurtulabilmek ve kişilerin sağlığını uzunca bir süre koruyabilmek için hastaya kendi sağlığını koruma sorumluluğu mutlaka verilmelidir. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde koruyucu hekimliği payı artırılmalı hekimler ve diğer sağlık çalışanları negatif performans baskısı ile karşı karşıya getirilmemelidir. Sağlıkta dönüşüm politikasının ikinci fazının çok önemli bir ayağı olan kronik hastalıklarla mücadele kısmını negatif performans uygulaması ile peşinen başarısızlığa mahkum etmemelidir.
Nitelikli sağlık hizmet sunumu, ancak, hastaya yeterli süre ayırmakla, şiddetin olmadığı, güvenli ve olumlu çalışma koşullarıyla mümkün olacaktır. 14 Mart Tıp Bayramında, her şeye rağmen, “Hekim-Emekli Hekim Ücretleri” ni de içeren çalışma koşullarının iyileştirilmesi (emeklilikte eşdeğer meslek grupları ile aynı emeklilik ücretini), hakkaniyetli “Fiili Hizmet Zammı Yasasını” ve sağlıkta şiddeti önleyecek caydırıcı cezalar içeren bir maddenin Türk Ceza Kanunu’na eklenmesi talepleri yerine getirilmelidir.
Siyasi İktidar Sorunları biliyor çözmeli bizlerde bu sorunların çözümü için takipçi olcağız.
Sağlık Bakanlığı yetkililerin içinde bulunduğu sorunları ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerini sahada çalışanlar dinlenmeden yapılmaya çalışıldığını görüyoruz.ben yaptım oldu dayatmasından vazgeçmesini istiyoruz.
14 Mart Tıp Bayramını ve Tıp Haftasını kutluyor gelecekte Tüm Sağlık Kuruluşları ile birlikte bir bayram olarak kutlanmasını, sorunların azalmasını umut ediyor, Tüm Sağlık Çalışanlarına saygılarımı sunuyor, esenlikler diliyorum.

Gürsel YILDIZ 'ın "12 Mart İstiklâl Marşımızın Kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy'u Anma Günü" mesajı

Gürsel YILDIZ ‘ın “12 Mart İstiklâl Marşımızın Kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy’u Anma Günü” mesajı

Hak ve Huzur  Partisi Genel Başkanı Gürsel  YILDIZ’ın 12 Mart İstiklâl Marşımızın Kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy’u Anma Günü Mesajı

İstiklâl Marşı, Millî Mücadele’nin zorlu günlerinde milletimizin hürriyet ve istiklâline olan bağlılığının, vatan ve bayrak sevdasının en güzel ifadesidir. Bugün İstiklâl Marşımızın millî marş olarak kabul edilişinin 96. yıl dönümünü idrak ediyor olmanın onur ve gururunu yaşıyoruz.

 Âkif, Çanakkale ruhunu mısralarıyla ölümsüzleştirmiş ve şanlı milletimizin istiklâl destanını çağlara haykırmış, vatan ve millet âşığı bir büyük şair; aynı zamanda da bir tevâzû ve haysiyet abidesidir.

İstiklal Marşı müsabakasına katılmayı, sırtına giyecek paltosunun bile olmamasına ve borç içinde bulunmasına rağmen, mükâfat olarak konan 500 liradan muaf tutulmak kaydıyla kabul edecek ve bu eşsiz eseri hiçbir karşılık beklemeksizin kahraman milletine hediye edecek kadar da asildir. O, şair, gazeteci ve siyasetçi kimliklerinin yanı sıra, Kurtuluş Savaşı döneminde verdiği heyecanlı hutbelerle halkı millî mücadeleye sevk etmiş imanlı bir münevverdir. Ruhu şâd olsun!

kurultay9

Bağımsız bir vatanda, hür bir milletin evlatları olarak yaşamanın onuru ile “İstiklal Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü”nü kutluyor; başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u ve vatanın selâmeti, milletin istiklâli için canını ortaya koyan tüm şehit ve gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyorum.

Mehmet Akif Ersoy Hayatı

İstiklâl Marşı şairi. Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tahir Efendi’dir. İlk tahsiline Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebi’ne devam etti. Babasının vefatı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayatı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.

 mehmet

Ziraat nezaretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedavisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Akif’in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 tarihine kadar devam eder.

Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn’da edebiyat dersleri vermiştir.

1893 senesinde Tophane-i Amire veznedarı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi.

Akif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarıda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sahasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanıyla başlar. Bu tarihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm´de yayınlanır.

1920 tarihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisi’ne seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı’nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.

1926 yılından itibaren Mısır Üniversitesi’nde Türkçe dersleri verdi. Bu sırada hastalandı. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan’a gitti. Ağustos 1936’da Antakya’ya geldi. Mısır’a hasta olarak döndü.

Hastalık onu harap etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul’a geldi. Hastanede yattı, tedavi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 tarihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığı’ndadır.

Mehmet Akif milletini ve dinini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sahip, şair tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şairidir. İstiklâl Marşı şairi olması bakımından da “Millî Şair” ismini almıştır.

Şairin en büyük eseri Safahat genel adı altında toplanan şiirleri şu 7 kitaptan oluşmuştur.

Mehmet Akif Ersoy’un Kitapları

  1. Kitap: Safahat (1911)

  2. Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)

  3. Kitap: Hakkın Sesleri (1913)

  4. Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)

  5. Kitap: Hatıralar (1917)

  6. Kitap: Asım (1924)

  7. Kitap: Gölgeler (1933)

Mehmet Akif Ersoy’un Hayatının Daha Detaylı Anlatım

İstiklâl Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy, İstanbul’un Sarıgüzel semtinde, Sarı Nasuh mahallesinde 1873 yılında dünyaya geldi. Babası, Îpek kasabasında doğmuş Hoca Tahir Efendi, annesi ise Emine Şerife hanımdır. Babasına temizliğe olan fazla düşkünlüğünden dolayı Temiz Tahir Efendi derler. Temiz Tahir Efendi, İpek kasabasında bir müddet tahsil yaptıktan sonra İstanbul’a geldi. Burada Yozgatlı Hacı Mahmut Efendiden dinî dersler almaya başladı.

Emine Şerife hanım Şirvan’lı Derviş Efendi ile evlenmişti. Bir müddet kocasiyle birlikte Amasya’da kalan Emine Şerife hanım sonradan İstanbul’a gelerek yerleşti. İki erkek çocuğunu, bir müddet sonra da kocasını kaybederek dul kaldı. Temiz Tahir Efendi, Sarıgüzel’de kocasından kalan evde oturan bu iyi ahlâk sahibi ve güzel dulun medhini duymuştu. Allahın emriyle onu istetti, ve evlendi. Bu evlenmeden de Mehmet Akif dünyaya geldi. Temiz Tahir Efendi okur-yazar, tarikat sahibi bir adamdı. Şeyh Feyzullab Efendiden ders alıyordu. Aynı zamanda bu şeyhin çömezi idi. Anne ve baba dünyaya gelen çocuklarından dolayı büyük bir sevinç içinde idiler.

Tahir Efendi yeni doğan oğluna Ebced hesabı ile doğum yılını içine alan (Ragıf) adını koydu. Bu isim (Gerde) adlı bir nevi ekmek manasına geliyordu. Lâkin Osmanlı dilinde böyle bir isim yoktu. Bu yüzden zamanla babasının kendisine taktığı bu isim unutuldu ve (Akif) e çevrildi. Tahir Efendinin sonradan bir de kızı düyaya geldi. Ona da Nuriye adını taktılar. Sonradan Nuriye hanım Arif Hikmet Beyle evlendi. Akif dört yaşına basınca mahalle mektebine devama başladı. Aile durumu yüzünden mektebine zorlukla devam ediyordu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih’de Emir-i Buharî’deki mektebe devama başladı. Burayı da bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesine yazıldı. Bu mektepde en çok sevdiği hoca, Kadri Efendi ismini taşıyan Türkçe hocası idi. Bu hoca, küçük Akif üzerinde önemli bir tesir bıraktı. Kadri Efendi Abdülhamid’in baskısına fazla dayanamadı. Evvelâ Mısır’a kaçarak orada Kanun-u Esasi ismini taşıyan bir gazete çıkarmağa başladı. En sonunda hürriyet taraftarlarının sığındığı Paris’e kaçarak orada hayata gözlerini yumdu. Onun hayatını takip eden Mehmet Akif, hürriyet taraftarı olan ve kendisini çok seven bu hocasını hayatı boyunca hiç unutmadı.

Mehmet Akif’in olgunlaşmasında babasının tesiri fazladır. Arapça’yı ve dine ait eserleri Mehmet Akif hep babasından öğrenmiştir. Baba, oğlu ile birlikte camiye giderken yolda ona bilmediği lûgatları ezberletmiş, dine temas eder bir takım bilgiler vermiştir. Bu yüzden Mehmet Akif babası için «O benim hem babam, hem de hocamdır. Ben hayatta ne öğrendi isem ondan öğrendim» demiştir. Babasından aldığı bu derslerden başka Mehmet Akif, Fatih baş imamı Arap hoca ile birlikte de kur’an ezberlemekte ve ondan bu sahada ders almaktadır. Rüştiyeye devam ettiği sıralarda Fatih camiinde Selânik’li Esat dededen Acemce dersler almağa başlamıştır. Arapca derslerini de ayrıca ona Halis Efendi vermektedir.

Mehmet Akif, şimdi Fatih rüştiyesini bitirmiş ve mülkiye mektebinin idadî kısmına yazılmıştır. Burada da üç yıl okuyarak şehadetnamesini alan Mehmet Akif, bu sefer Mülkiye’nin yüksek kısmına devama başlamıştır.

1887 yılında babası Temiz Tahir Efendi hayata gözlerini yummuştur. Bu acı yetmiyormuş gibi bir müddet sonra da Sarıgüzel semtindeki ailenin sığındığı biricik ev, çıkan bir yangında kül haline gelmiştir. Bu sefer zaten zorluk içinde geçinen aile daha sıkışık bir duruma düşmüştür. Akif, artık gündüzlü olarak bir mektebe devam edemeyecek durumdadır. O sırada şimdiki gibi yatılı mektepler bol değildi. Tam bu sırada talih, Mehmet Akif’in imdadına yetişmiş ve Halkalı’da ki sivil Baytar (Veteriner) mektebine yatılı talebe olarak kaydolunmuştur.

1888 senesinde girdiği bu baytar mektebinde Mehmet Akif hep başarı ile sınıf geçmektedir. Ailesinin kendisine muhtaç olduğunu ve bir an evvel hayata atılması lâzım geldiğini Mehmet Akif düşünebilecek bir çağdadır. Bu yüzden bütün gayretlerini derslerine vermiştir. Baytar mektebini birinci sınıf mevcudu 19 kişidir. Mehmet Akif bunlar arasında çalışma ve başarma yönünden birinci gelmektedir. Bu sıralarda Orman mektebi talebeleriden İsparta’lı Hakkı’nın ısrariyle Fransızca dersleri almağa başlamıştır. Baytar İbrahim Bey ona Fransızca dersler vermektedir. Mehmet Akif hayatının sonuna kadar baytar İbrahim Beyin bu iyiliğini unutmamış ve «benîm sebebi hayatım odur» sözleriyle İbrahim beyi hürmetle anmışur. Baytar mektebinde 1891 yılı aralık ayında tez imtihanları başlamıştır. Bu imtihanların neticesinde elde bulunan listede sınıf mevcudu 17 olmasına rağmen Mehmet Akif bunlar arasında üçüncü gelmektedir. 1893 de baytar mektebinden şehadetnamesini alan Mehmet Akif mektepten birinci olarak mezun olmuştur. Bu sıralarda Şevket ve Babanzade Naim Beylerle birlikte Arapça parçalar üzerinde çalışmış ve bu dile ait bilgilerini genişletmiştir.

Mehmet Akif baytar mektebini bitirdiği yıl, yani 1893’de, Tophane-i Âmire veznedarı Emin Beyin kızı İsmet hanımla evlenmiş ve Mehmet Akif’in İsmet hanımdan iki kızı ile dört oğlu dünyaya gelmiştir.

Mehmet Akif Ersoy’un Şiir Merakı

Rüştiye yıllarında kendisinde, şiir merakı uyandı şiir kitapları okumaya başladı. İlk okuduğu manzum eserin Fuzuli´nin “Leyla ve Mecnun”u olduğunu kendisi söylemektedir. Ders arkadaşı İbnülemin Mahmut Kemal´le birlikte manzumeler yazmaya başlıyorlardı.

1885 Yılında üç yıllık rüştiye mektebi bitince, babası  Akif´i meslek seçiminde serbest bıraktı. Bunun üzerine Mülkiye Mektebi’ni seçen Akif, bu mektebin hazırlık okulu olarak açılmış  bulunan “mülkiye idadisi”ne (sivil lise) girdi.

1889 yılına kadar okudu. Zamanın en tanınmış edip ve şairlerinden Muallim Naci Bey (1850-1893), bu okulda, kendisinin edebiyat öğretmeni olarak derslerine, gelmiştir.

Hoca Tahir Efendi’nin Mehmet Akif Ersoy’un Hayatına Etkisi

Akif´in babası Hoca Tahir Efendi, 1304 Yılı Ramazan (24 Mayıs–22 Haziran 1887) ayında “huzur dersi”ne davet olundu ve “muhatap” olarak derslere katıldı. Huzur dersleri, Osmanlı devletinin kuruluş yıllarından itibaren her Ramazan, Sultanın huzurunda yapılmakta olan “tefsir”, dersleri idi.

Hoca Tahir Efendi, tutulduğu gırtlak veremi hastalığından kurtulamayarak 1888 yılında vefat etti.

Ailesi maddi sıkıntılar içinde bulunan Akif, bu durumu düşünerek, on gün kadar devam ettigi Mülkiye´yi bıraktı 1889 Yılı sonunda açılarak tedrisata başlamış olan Baytar

Mektebi´ne geçti. ilk sivil veteriner yüksek okulu olan mektebin mezunlarına hemen iş verilecekti.

Dört yıl olan Baytar Mektebi, Ahırkapı’daki sivil tıbbiye okulunda açıldı. Burada gündüzlü olarak iki Yıl oku: ilk baytarlık talebeleri, 1891 Yılında inşası tamamlanan Halkalıdaki okula geçtiler ve kalan iki yılı da yatılı olarak burada okudular. Mehmet Akif Baytarlık Mektebi´ndeki dört yıllık tahsili sırasında, çoğu doktor ve dindar kimseler olan hocalarından müsbet tesirler almıştır.

Mehmet Akif, 22 Aralık 1893’te, o zaman “Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi” adını taşıyan “Veteriner Fakültesi”nden birincilikle mezun oldu.  Daha sonra “ Orman ve Ma’âdin ve Ziraat Nezareti” fen heyetinin baytarlık işlerine bakan beşinci şubesine “Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edildi.

28 Aralık 1893’te “Hazine-i Fünûn” mecmuasında bie gazeli yayınlandı Bu gazel, Akif’in hâlen bilinen ilk matbu eseridir. Hazine-i Fünun Mecmua’sının 18 Ekim 1894 tarihinde çıkan nüshasında bir gazeli daha yayınlanmıştır. Bu yıllarda çıkmış öteki dergilerde de hâlen bilinmeyen manzumelerinin bulunması kuvvetle muhtemeldir. 10 Şubat 1889 tarihli 61. sayısından sonra “Resmi Gazete”de şiirleri çıkmaya başladı. Burada, yirmi beş kadar manzumesinin çıktığı tesbit edilmiştir.  Servet-i Fünun Mecmua’sının Kasım-Aralık 1898 yılında çıkan “Bedayiu’l Acem “ genel başlığı altında üç yazısı yayınlandı.

1 Eylül 1898’de yirmi beş yaşında evlendi. “Tophane-i Âmire” vezne darı Mehmet Emin Bey’in  kızı olan zevcesi İsmet Hanım o sıralarda yirmi yaşında idi.  Mehmet Âkif’in üçü kız olmak üzere altı çocuğu olmuş, dördüncüsü bir buçuk yaşında iken vefat etmiştir. Çocukları sırasıyla: Cemile, Feride, Suad, İbrahim, Naim, Emin, Tahir.

Vatanın ve İslam ümmetinin büyük bir felakete uğradığı bir devirde gelen Âkif,  bütün bu ızdırabı derinden hissederek yaşamış ve üzerine düşen vazifeyi yapmak için her şeyini feda etmeyi göze almıştır. Bu sebeple ailesine fazla vakit ayıramamıştır. Hayatı boyunca çektiği madii sıkıntılar bu konuda aksi tesir yapmıştır. Ömrünün son on senesini vatandan uzak geçirmesi ise onun dünyevi her şeyden olduğu gibi aile saadetinden de mahrum bırakmıştır.  Gençliğinde ailesini vatanına tercih eden şair, yaşlılığında her ikisinden de mahrum kalmıştır.

1935 yılında karaciğerinden hastalandı. Ve hava değişimi için aynı yıl Lübnan’a gitti. Yapılan muayenelerde dinlenmesi ve yüksek bir yer edilmesi üzere Lübnan’da, Âliye köyü civarındaki bir yerde birkaç ay kaldı. Daha sonra tekrar Mısır’a dönerek kışı orada geçirdi. 1936 yılı Haziran ayında yurda döndü. Nişantaşı Sağlık Yurdu’na yatırıldı.  27 Aralık 1936’da İstanbul’da öldü.  Edirne kapı mezarlığında, en iyi dostlarından Baban Zâde Ahmet Nâim’in yanına gömüldü.

Mehmet Akif Ersoy’un Sosyal Kişiliği

Mehmet Akif, 1873-1936 yılları arasında yaşadı. Onun hayatını, düşüncelerini ve eserlerini anlayabilmek için de bu dönemi, çeşitli yönleri ile incelemek gerekir.

Mehmet Akif, İslam dünyasının son kalesi olan Osmanlı İmparatorluğu’nu savunurken, aslında mazlum ulusları da yüreklendirmektedir. Mehmet Akif sadece bir imparatorluğun değil , 1400 yıllık görkemli bir medeniyetin kendisini savunduğu, kanla, canla savunduğu bir dönemin insanıdır…

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar

“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Derken Mehmet Akif, mazlum uluslara seslenmektedir. İnsan onurunu yücelten, insanı insan yapan değerlerin en öldürücü silahlar karşısında durabileceğini savunan bir yazardır.

Mehmet Akif , bir medeniyetin diğer bir medeniyeti yok etmeye yönelik saldırısının, o zamanın avrupalısı tarafından “kültürün vazgeçilmez bir ürünü; medeni milletlerin gücünün ve canlılığının bir ifadesi” olarak algılandığının bilincindedir. “Medeniyet” kavramının bu yorumuna karşı çıkar. “Medeniyet”, onun şiirlerinde “Emperyalizm” in bir simgesidir. Sömürgeciliğin “keşif kolu” olarak bilinen psikolojik savaşı, tüm ayrıntıları ile izleyen, toplumunu uyaran ve tedbirler öneren bir düşünürdür Mehmet Akif.

Mehmet Akif Ersoy aynı zamanda Türk tarihinin belki de en bunalımlı döneminde yaşadı. O’ nun yaşamı, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuş devresine rastlar. Bu dönemde önce Bosna – hersek, sonra Bulgaristan, daha sonrada Sırbistan birer birer imparatorluktan koparlar. Akif henüz dört yaşındayken 93 harbi diye bilinene Osmanlı – Rus Harbinin’ nin dehşetini yaşar. Arkasından Kıbrıs’ın işgali gelir. Akif sekiz yaşındayken Fransızlar Cezayir’i İngilizler Mısır’ı işgal ederler. Osmanlılar’ ın Girit ve Yanya’ yı Yunanistan’a teslim ettikleri yılda Akif 24 yaşında bir delikanlıdır. Trablus ve balkan felaketlerinin ardından 1. Dünya Savaşı gelir…Düşman orduları artık Anayurt kapılarına dayanmışlardır

Mehmet Akif önce milletçe gafletten kurtulmamız gerektiğine inanarak, der ki:

Cihan alt- üst olurken seyre baktın öyle durdun da

Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda.

Bu dizeler, Akif’te uyanan milli mücadele şuurunun ifadesidir aslında.

Sonra Akif’in milletimizin başına gelen felaketlerin nedenlerini araştırdığını ve baş neden olarak da cehaleti gördüğüne şahit oluruz :

Ey hasını hakiki, seni öldürmeli evvel

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.

Mehmet Akif, aynı zamanda ciddi bir öz eleştiriden yanadır. İslam medeniyetinin nicedir tek bir bilim adamı yetiştirmediğinden yakınır :

O buhara , o mübarek, o muazzam toprak,

Zilletin koynuna girmiş ,uyuyor müstağrak

İbn-i sina’ ları yüzlerce doğurmuş iklim

Tek çocuk vermiyor aguşuna ilmin, ne akim

Görüldüğü gibi Mehmet Akif çağının ilerisinde bir “aydın” dır. O, toplumuna tepeden bakmayan,toplumunu hor görmeyen, Batı’ yı kuru bir hayranlık yerine, kritik bir takdirle izleyen, kendi toplumuna yabancılaşmamış çağdaş Türk aydınının simgesidir.

“Safahat”, memleket meselelerimiz üzerinde düşünenlerin asla ihmal edemiyeceği bir kaynaktır. Bugün bile çözülmesi için uğraşıp durduğumuz bütün milli meselelerimiz ,davalarımız bu yedi ciltlik kitapta,isabetli görüş ve düşüncelerle dile getirilmiştir. Yurt ve millet meselelerini,dertlerimizi bu kadar canlı, kuvvetli ve etraflı şekilde söyleyen ,anlatan; bunlar için çareler, tedbirler düşünen başka bir şair yoktur. Yalnız kendi devrinin değil, geleceğin meselelerine de tercüman olan “safahat”, önem ve değerini hiçbir zaman kaybetmeyecektir.

Akif cemiyetçi bir şairdir. Konularını topluluktan almıştır. Sanatı sanat için değil, cemiyet için yurt ve millet için yapmıştır. Bununla beraber sanat hususunu da hiç ihmal etmemiştir. Konularını. Görüş ve düşüncelerini çok sanatkarane bir şekilde ve çok güzel bir Türkçe’yle ifade etmesini bilen, şair,sanat gayesinden de ayrılmamış demektir. Eserlerinin sanat bakımından da yüksek değer taşıması,, Akif’in görüş ve düşüncelerinin daha ilgiyle karşılanmasına, daha fazla tesir meydana getirmesine sebep olmuştur.

Akif’ in milliyetçiliği ile bugünkü milliyetçi görüşümüz arasında fark olabilir. Fakat hangi şiirimiz bu vatan ve bu milletin mukadderatiyle onun kadar ilgilendi “ Safahat” ı baştan aşağı okuyun, onun şahsi dert ve duygularını anlatan kaç mısraa rastlarsınız? Akif, ağlamışsa veya sevinmişse, muhakkak milletin ızdırabı ve sevinciyle hareket etmiştir. “Safahat”, milletimizin 1908-1923 yılları arasındaki durumunu, sevinçli ve acıklı taraflarıyla bütün hadiseleri anlatır. Balkan harbi facialarına gözyaşı döken kimdir? Umumi harp felaketini o yazmadı mı? Kahraman Mehmetçik’ in Çanakkale harikasını destanlaştıran Akif değil midir? İstiklal savaşında, İstanbul’ dan Ankara’ ya giden yollarda iman aşılayıcı konuşmalar yapan ve Sevr paçavrasının parçalanacağını müjdeleyen ondan başkası mıdır? Bursa ‘nın işgali üzerine duyulan matemi “Bülbül” şiiriyle dile getiren o değil miydi? Doğacak hürriyet ve istiklali terennüm eden ölmez “istiklal Marşı” nı Akif yazmadı mı?

Mehmet Akif, 1908′ den sonraki şiirimizin en önde gelen simalarındandır. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’ in yanında bir başka şiir anlayışının temsilcisi olarak Akif’e önemli bir yer vermek, edebiyat tarihçisinin ihmal edemeyeceği bir husustur.

Akif’ i şair, fikir adamı , müstesna bir seciye ve ahlak sahibi ve bir idealist olarak ele almak gerekir. Şair Akif, aruzu çok iyi kullanan şekil ve kafiye yeniliklerinde usta bir nazım olarak karşımıza çıkar. Aruzla Türkçe’yi en iyi şekilde bağdaştırması yanında, sade yazısını, halk dilini bütün özellikleri ve tabiriyle şiire yerleştirmesini önemle belirtmeliyiz. Şiir dilimizin sadeleşmesi işinde, onun rolü azımsanmıyacak derecede büyüktür. Akif realist bir şairdir:

“Hayır, hayal ile yoktur benim alış verişim.

İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim”

Der. Akif gördüğünü iyi anlatan bir şairdir. Müşahedeki bu kuvveti ve teferruatı feda etmek istemeyişi şiirlerini zaman zaman lüzumsuz tafsilatla dolu olmaktan alıkoymakla beraber, anlatışındaki güzellik bu eksikliği daha doğrusu fazlalığı hoş göstermektedir.

Akif’ in şiirleri konu itibariyle içtimai ve dinidir. O, Türk halkının ve İslam aleminin meselelerini ele alır. Milletimizin üzüntülerini, dertlerini uğradığı felaketleri dile getirirken, bir yandan da derhal uyanmak, çağdaş medeniyet seviyesine çıkmak gerektiğini belirtir. Gayesi, her türlü ilerilik ve yükseklikten mahrum olan halkımızın ve diğer ülkelerdeki Müslümanların yüzyıllar boyu süren gerilikten kurtulmaları, kalkınmalarıdır. Akif, çalışmayı, iyi ahlakı, üç asırlık ilim kaybının telafisini öğütler. Müslümanların hürriyete, istiklale kavuşmasını ister. Akif ‘in cemiyette gördüğü belli başlı kusurlar bilgisizlik, göreneklere körü körüne bağlılık, tembellik, ahlaksızlıktır. Doğunun “marifetten de faziletten de uzak” olduğunu söyler. “İlimler asrı” diye adlandırdığı 20. Asrın icaplarına uygun hale gelmemizi arzular. Akif, zamanının hatta bugüne göre çok ileri bir din anlayışına sahiptir. Hurafelere, batıl inanışlara, taassuba şiddetle çatan Akif, İslamiyet’in öz kaynağından uzaklaştığına inanmaktadır. “Beşer dini, hayat dini” olan İslamlığın beşeriyetle beraber yürümesi gereğini ileri süren şair, yedi yüz yıllık fıkıh eserleriyle bu dinin bugünkü ihtiyaçlarını karşılamanın imkansız olduğunu söyler. Akif’e göre yapılacak iş, ilhamı doğrudan doğruya kur’ an’ dan alıp çağımızın anlayışıyla birleştirmektedir.

Akif, şair ve fikir adamı olmak dışında yüksek bir seciye ve ahlak sahibi olarak da büyük önem taşır. Doğruluk, şahsi menfaatlerden uzak oluş, vefakarlık, doğru bildiği yoldan asla inhiraf etmemek, prensipler hususunda hiçbir taviz ve fedakarlıkta bulunmamak, özü sözü tok ve uzak bulunmak, dalkavukluktan tiksinmek, mevki hırsından uzak bulunmak, engin vatanseverlik, memleket meselelerinde feragat ve fedakarlık Akif’ in seviyesinin ana çizgilerini teşkil eder. Onun gibi idealistlere cemiyetimiz bugün her zamankinden daha, muhtaçtır.

Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklâl Marşı’nın Hikayesi

Kurtuluş Savaşı’nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerimizi coşturacak, onların morallerini yükseltip ulusal duygularını güçlendirecek bir ulusal marşın hazırlanması düşüncesi, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey tarafından ortaya atıldı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu tüm yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu şiirlerin tamamını inceledikten sonra altı tane şiir, ulusal marş olmaya uygun görülüp ayrıldı, ötekiler elendi. Ancak yapılan değerlendirmede bu altı şiirin de ulusal marş olma niteliği taşımadığı sonucuna varıldı.

Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, ulusal marşı Mehmet Akif Ersoy’un yazmasını istiyordu. Oysa Mehmet Akif, uçunda para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Ulusal marş niteliği taşıyan bir şiirin bulunamaması üzerine dostları devreye sokularak Mehmet Akif ikna edilmeye çalışıldı. Sonunda para ödülünün kaldırıldığı konusunda güvence verilince Mehmet Akif, marşı yazmayı kabul etti.Daha önce ayrılan altı şiirle Mehmet Akif’in yazdığı şiir arasında yapılan değerlendirmede Akif’in şiiri birinci oldu.1 Mart 1921 günü Meclis’in yaptığı oturumda Hamdullah Suphi Tanrıöver, kürsüde şiiri okudu. Seçim için son sözün Meclis’e ait olduğunu belirtti.Nihayet 12 Mart 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi yeniden toplandı.

Türk bayrağı, ulusumuzu temsil eden kutsal bir semboldür. Gururumuz, onurumuz, varlığımız, birlik ve bütünlüğümüz, her şeyimizdir, canımızdır. Bayrağımızla övünürüz, kıvanç duyarız. O dalgalanırken bağımsızlığımızı görürüz. Cennet yurdumuzun tüm güzelliklerini, şehitlerimizi, kahraman atalarımızı, geleceğimizi görürüz şanlı bayrağımızda… İstiklal Marşı da ulusal birliğimizin ve özgürlüğümüzün bir sembolüdür. İstiklal Marşı, çağlar boyunca bağımsız yaşamış ulusumuzun bağımsızlık aşkını, ulusal ve kutsal değerlere olan bağlılığını, kahramanlığını yansıtır.Bayrağımıza ve İstiklal Marşı’mıza saygı gösterir onları canımız gibi severiz.

Çoğu zaman bayrağımızı öperiz, gördüğümüzde heyecanlanırız. Ulus olarak zor günlerimizde İstiklal Marşı’mızı kah içimizden, kah tüm dünyaya haykırarak söyleriz.Bayrağımızı temiz bir yerde özenle saklarız. Ulusal bayramlarda, yerel kurtuluş günlerinde, bayrağımızı evimizin en güzel yerine asmaktan onur ve gurur duyarız.İstiklal Marşı eşliğinde bayrağımız göndere çekilirken hepimiz büyük bir coşku ve gurur duyarız. Saygımızı ise duruşumuzla, davranışımızla, ağırbaşlılığımızla belli ederiz. İstiklal Marşı söylenirken konuşulmayacağını, yürünmeyeceğini dalgınlıkla da olsa hareket edilmeyeceğini hepimiz bilir ve bu kurallara uyarız. Uymayanları zamanı gelince uyarırız.Ulusal bayramlarda, okulumuzun açılış ve tatile giriş günlerinde, resmî toplantılarda, 10 Kasımlarda İstiklal Marşı’nın söylenmesi artık bir gelenek haline gelmiştir.

Necla Bakan "Toplumumuz, özgüven duygusunu kaybetmeye başladı"

Habervole Genel Yayın Yönetmeni Fehmi DUMAN  Mudurnu  Sarot Termal Vadi’de  Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla Bakan ile  Gündemi değerlendirdi.

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla Bakan”Taşkesti; Bolu ilinin Mudurnu ilçesine bağlı bir beldedir. beldenin Taşkesti adı ile anılmasının nedeni ise;Arpaseki ve taşkesti mahallelerini birbirine bağlayan köprünün bulunduğu yerdeki büyük bir taşın kesilerek mudurnu suyu’na geçiş sağlanmış olmasıdır. Taşkesti yöresi tarihi ipekyolu güzergahında bulunması nedeniyle frigya dönemine kadar uzanan bir tarihi geçmişe sahiptir.”

Habervole Genel Yayın Yönetmeni Fehmi DUMAN”26 Şubat  Pazar  günü İlk genel kurultayınızı  yaptınız.Bundan böyle  Hak ve  Huzur  Partisi  Ne  yapacak”

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla Bakan”Hak ve Huzur Partisi  İnsan Merkezli Siyaset benimsemiş partidir. Bizlerin morali yerinde  olursa  çalışmamız  daha  kolay  olur.Burada moral  depoladım”

İnsan Merkezli Siyaset

İnsan ve onun ayrılmaz bir parçası olan insan onurunun korunması, yüzyıllardır sahip olduğumuz köklü kültürümüzün bize yüklediği önemli bir sorumluluktur. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, laiklik, sosyal devlet gibi çağdaş kavram ve kurumlar, birlikte mutlu ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmayı amaçlamaktadır.

Türkiye ve bölgemiz başta olmak üzere, günümüz dünyasında çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Ülkemizin uzun yıllardan beri yaşadığı sorunlar, köklü çözümler üretilmediği için, günümüze kadar birikerek ve büyüyerek gelmiş ve mevcut sistemin çözüm üretme yeteneğini kaybettiği anlaşılmıştır. İnsanı önemsemeyen, insana hak ettiği değer ve önemi vermeyen yaklaşımlar ve çözüm önerilerinin var olan sorunların çözümüne katkı sağlayamayacağı açıktır. Mevcut kurumsal yapının bir bütünlük içinde, insanımızın layık olduğu refah ve mutluluğa ulaşmasına katkı sağlamak üzere yeniden gözden geçirilerek bir değişimin sağlanması zorunluluk olarak gözükmektedir.

hh_logo

Tıkanan sadece ülkenin sağlıklı yönetimine imkân vermeyen siyasal sistem ve onunla bağlantılı yürütme çarkı değildir. Toplumumuz, özgüven duygusunu kaybetmeye başlamış; yılgınlık, genç kuşakların içine sürüklendiği ümitsizlik, gelir dağılımı başta olmak üzere hayatın her alanında kendini gösteren haksızlık, adaletsizlik, işsizlik, giderek yaygınlaşan yolsuzluk ve yoksulluk hep çoğalmış, hep artmış, hep büyümüştür.

Hâlbuki Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadaki tüm devletler insanlık tarihi boyunca her zaman iddialı olmuşlar ve dünyadaki gelişmelerde belirleyici rol oynamışlardır. Günümüzde de bu coğrafyanın mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne çok önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi için ekonomik ve siyasal açıdan güçlü, aynı zamanda huzurlu bir Türkiye’ye ihtiyaç vardır. 

Türkiye’nin bugün için istenen güç, huzur ve refah düzeyinde olmamasının en önemli nedeni; başarı, etkinlik ve verimliliğin öncelendiği bir toplumsal kültür oluşturamamış olması ve başta insan kaynağı olmak üzere sahip olduğu potansiyelini etkili bir şekilde kullanacak kurumsal bir yapıyı hayata geçirememiş olmasıdır. Diğer bir deyişle Türkiye, sahip olduğu enerjisini sinerjiye dönüştürecek bir siyasal, ekonomik, hukuksal, kültürel ve bilimsel atmosferi kurumsallaştıracağı yerde, başta siyasetçiler olmak üzere toplumun etkili kesimleri sahip olduğu enerjinin önemli bir bölümünü anlamsız tartışmalara ve kutuplaşmalara harcamakta ve zamanın hızlı akışı içinde dünyadaki gelişmeler karşısında hızla etkisizleşmektedir. Sorunun temeli yönetim sorunudur.

Erkler arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesi işlemez hale gelmiştir. Demokrasinin etkili işlemesi için üç erkin – Yasama, Yürütme ve Yargının – tekrar bir sistem bütünlüğü içerisinde düzenlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Burada amaç, sistemin işlemesini sağlamaktır. Yasama şimdiki durumda denetim ve hukuk yapıcılığı yerine yürütmenin işleriyle uğraşmakta, Yürütme yasa yapmakta, Yargı ise yürütmenin vesayetinde bağımsızlığını yitirerek hızla işlevini kaybetmektedir.

Siyasi Partiler demokrasinin bir ürünüdür. Ancak, ülkemizde Siyasi Partilerin kendi yönetim ve karar süreçleri demokratik değildir. Demokratik karar süreçlerine ihtiyaç duymaksızın parti liderinin her söylediği parti ve hükümet görüşü haline dönüşmekte, milletvekilleri ve kabine üyeleri bu irade tarafından belirlenmektedir. Milletvekilleri halkın vekilleri olmak yerine liderin vekilleri olmakta, liyakat kültürü yerine itaat kültürü oluşmaktadır.

Milletvekili dokunulmazlıkları yolsuzlukların üzerine gidilmesini engellemektedir. Kamu kaynakları şeffaf olarak harcanmamakta, kamu gücü ise siyasal amaçlar için kullanılabilmektedir. Bu haliyle demokrasi, güç ve nüfuz elde etmenin, rant paylaşımının bir aracı haline dönüşmektedir.

Özgürlük ve kardeşlik temelinde sosyal boyutun önemli ağırlığa sahip olduğu, adaletin ve barışın öncellendiği, tüm toplumsal kesimlerin duyarlılıklarının dikkate alındığı ve temelde herkesin ve her kesimin kalkınma ve büyüme sürecinde katkısının sağlandığı, kamu ve ülke kaynaklarının etkin kullanıldığı, ulusal gelirin hakça paylaşıldığı yeni ve gerçekçi siyasal bir projenin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Bu yeni yaklaşım; başta siyaset kurumu olmak üzere, hukuk, ekonomi, sosyal politikalar, dış politika ve insanımızı ilgilendiren her alanda, her katkıyı önemseyecek ve herkesi kucaklayacaktır. Böylece kutuplaşma, kavga ve çekişme son bulacak, adalet hayatın her alanında en etkin bir biçimde gerçekleştirilecek, devlet millet bütünleşmesi yeniden sağlanacak ve sistemin çözüm üretme yeteneği geliştirilecektir.

Türkiye’nin öncelikle ve hızla kısır çekişme ve kavga ortamından kurtulması gerekmektedir. Acil ihtiyaç tüm toplum kesimlerini kucaklayan ve “Sen de olmazsan her şey eksik olur” diyen yeni bir siyasi anlayışın ve toplumsal uzlaşma kültürünün hayata geçirilmesidir.

Partimiz ülkemizi kutuplaşmaya, insanımızı birbirine karşı ötekileştirmeye ve nefreti karşılıklı körüklemeye dayalı bir siyaset tarzına karşı; yurttaşlarımız arasında dayanışmayı ve işinde başarılı olmayı özendirecek bir toplumsal kültür oluşturmayı amaçlayan yeni siyaset tarzını benimseyecektir.

Hukuk düzenini ihlal edenlerin değil, hukuk düzenine uyanların kazandığı bir Türkiye kurmak için gerekli tüm çalışmalar yapılacaktır.

Politika üretiminde bilgi birikimini ve emeğini ortaya koyan her yurttaşımız Partimizin kadrosundadır. Küreselleşen ekonomik, siyasi, diplomatik ilişkilerin rekabette başarının en iyi olmayı gerektirdiği günümüz dünyasında, ulusal çıkarlarımızı sağlayacak, refah ve mutluluğumuzu artıracak katkıyı sağlayacak her yurttaşımızın ürettiği bilgi ve proje programımızın bir parçası olacaktır. Yurttaşlarımızın ve bilim adamlarımızın geliştirdiği bilgi ve projelerin izlenmesi ve hayata geçirilebilmesi için ayrı bir birim oluşturulacaktır.

İçinde bulunduğumuz durum yüzyıllar boyunca tarihe yön vermiş bir milletin kaderi olamaz ve kabul edilemez. Zaman, yeni bir program ve yeni bir anlayışı birlikte hayata geçirme zamanıdır. Zaman Türkiye’nin aydınlık geleceğinin oluşturulmasında “Evet biz de varız!” diyenlerin görev üstlenme zamanıdır.

Yeni Siyaset

Siyasi partiler, demokrasilerin gelişimiyle ortaya çıkmışlar ve siyasetin vazgeçilmez temel kurucu unsurlarından biri olarak kabul edilmişlerdir. Demokrasilerin en temel kurumu olan seçimler, ancak siyasi partilerce organize edilebilmekte, siyasal eşitlik ve katılımcılık ilkeleri de ancak siyasi partiler vasıtasıyla hayata geçirilebilmektedir.

Günümüz siyasetinin temel parametreleri büyük ölçüde değişmeye ve siyasi partiler arasındaki temel ayrım noktaları başkalaşmaya başlamıştır. Bunun en önemli göstergesi ise, bugüne kadar sağ ve sol biçiminde ayrılan siyasi kimlikler ile muhafazakâr ya da devrimci dönüşümü destekleyen siyasi partilerde, temel ayrım noktalarının ortadan kalkmaya yüz tutmasıdır. Açıkçası siyasette aynı tarafta bulunan siyasi partilerde önemli konularda ve hedeflerde büyük farklılaşmalar ortaya çıkmış; farklı taraflarda yer alan partilerin temel yaklaşımlarında ve politikalarında ise çok önemli benzeşmeler görülmeye başlanmıştır.

Geçmişte sağ ya da sol siyasi hareket olarak farklı kamplarda birbirine şiddetli biçimde muhalefet eden siyasi güçler, bugün aynı idealler etrafında bütünleşerek birlikte siyasi mücadele yürütebilmektedirler.

Geleceğin Türkiye’sinde siyasetteki temel farklılaşma, soyut sloganlar etrafında geleneksel tarzda siyaset yapan siyasi partiler ile akılcı, halktan yana, yenilikçi politikalar ekseninde, üstlenilen toplumsal sorumluluğun gereklerine uygun, ilkeler bazında siyaset yapan yeni siyasi hareketler arasında şekillenecektir.

Geleneksel siyasetteki tıkanma, küresel gelişmeleri kavrayarak ulusal çıkarların gereklerine uygun yeni bir siyaset tarzının ortaya konulmasını gerekli kılmıştır. Bu nedenle Partimiz, ilkeleri ve hedefleri bu programda belirlenen yeni siyaset tarzını benimseyen demokratik bir merkez partisidir.

Yeni Siyasetin Hedefi: Birlikte Dirlik ve Dirilik

Başta siyaset olmak üzere kamusal nitelikli görev üstlenmek, toplumsal sorumluluğa talip olmak demektir. Bu sorumluluğun gereği gibi yerine getirilmesi, siyasi partilerin ve mensuplarının en temel görevidir. Halkın refah ve mutluluğunun artırılması, geleceğin güçlü Türkiye’sinin inşası yeni siyaset ilkeleri doğrultusunda bir değişimi gerekli kılmaktadır. Bu değişim tüm toplumsal dinamikleri harekete geçirmeyi hedeflemek zorundadır.

Oy artışı sağlamak, iktidara gelmek veya iktidarda kalmak için mücadele eden siyasi partilerin ülkemizde gelenekselleşen yöntemleri, toplumsal sorumluluğun gerekleriyle bağdaşmaz bir nitelik kazanmıştır. Bu eski siyaset tarzı, parti ve mensuplarının çıkarları doğrultusunda gelişmiştir. İtaate dayalı bir siyasi kurumsallaşma; kutuplaştırmaya, laf üretmeye dayalı oy avcılığı; uzun dönem gelişme dinamiklerini dikkate almayan kendi yönetim dönemini kaynak israfıyla süslemeye çalışan icraatlar; parti işlevlerinin toplumsal çıkarları sağlayamadığı bir yapılanma; nüfuz ve rant dağıtımına yönelmiş bir parti içi heyecan, içinde bulunduğumuz durumun özetidir.

Rekabet küreselleşmiştir. Diğer ülkelerdeki gelişmelerin boyutlarıyla karşılaştırmadan yapılan başarı değerlendirmeleri anlamını yitirmiştir. En hızlı koşanlar arasında olmayan ülkelerin geleceği aydınlık değildir. İyi olmak için değil, en iyi olmak için; başarılı olmak için değil, en başarılı olmak için çaba harcamak zorundayız. Bunu ancak kimseyi ötekileştirmeden, farklılıklarımızı birbirimizin özgürlük alanı olarak içselleştirerek, birlikte elele gerçekleştirebiliriz.

İnsanlar ve kurumlar, güçlü ve mutlu veya güçsüz ve mutsuz olmanın iki önemli temelidir.

En büyük potansiyelimiz kendi insanımızdır. Atatürk’ün ifadesi ile “Milleti kurtaracak olan yine millettin kendi azim ve kararlılığıdır”. Kavgaya değil dayanışmaya, yandaş olmaya değil başarı ve liyakate prim veren bir toplumsal ve siyasi kültür oluşturarak, tüm yurttaşlarımızı kalkınma yarışının bir unsuru haline getirmek temel hedefimizdir.

İnsan faaliyetleri kurumsal yapıların etkisi altındadır. Yanlış veya kötü işleyen kurumlar, en büyük potansiyelimiz olan insan enerjisinin israf veya yok edilmesine neden olmaktadır. Kurumlar iyi yapılanmış ve iyi işliyorsa, insan faaliyetlerinde verimliliği arttırır, toplumsal bir sinerjinin oluşmasına katkı sağlar. Bu bakımdan karşılıklı güven ve işbirliğine, demokratik ve yapıcı rekabete dayalı bir kurumsal kültür ve yapılanma temel hedefimizdir.

Bu bağlamda, yeni siyasetin hedefi birlikte dirlik ve diriliktir.

Hak ve Huzur Partisi 1’inci Olağan Kurultayı yapıldı

Hak ve Huzur  Partisi  1’inci Olağan Kurultayı yapıldı

Hak ve Huzur  Partisi  1’inci Olağan Kurultayı bugün yapıldı.

Kurultayda parti genel başkanlığı için tek aday olan ve halen bu görevi sürdüren Gürsel Yıldız  yeniden Parti Başkanı oldu.

Hak ve Huzur  Partisi  1’inci Olağan Kurultayı “Daha fazla Özgürlük, daha fazla Eşitlik, daha fazla Demokrasi, daha fazla Adalet, daha fazla İnsan Hakları” sloganıyla yapıldı.

Hak ve Huzur  Partisi Genel Merkezi Salonu’nda yapılan kurultayda parti genel başkanlığı için tek aday olan ve halen bu görevi sürdüren Gürsel YILDIZ yeniden Parti Başkanı oldu.

Kurultay  Divan Başkanlığını   Hüsamettin ÇİÇEK. Başkan Yardımcısı Gamze DEMİRTAŞ  ,Başkan Yardımcısı Şerif KAPLAN, Yazman   Necla BAKAN  ‘dan oluştu.

Saygı duruşunda bulunulup İstiklal Marşı okunmasıyla devam edilen Kurultay’  gündemindeki  maddelerin  görüşülmesine  geçildi.

Kurultayın açılışında konuşan parti genel  Başkan Yardımcısı Hüsamettin ÇİÇEK , kurultayda bir ve beraber olduklarını davalarına bağlı olduklarını duyurmak için toplandıklarını kaydetti.

Konuşmasında partililere ve delegelere teşekkür eden Hüsamettin ÇİÇEK, Hak ve Huzur Partisi  İnsan ve onun ayrılmaz bir parçası olan insan onurunun korunması, yüzyıllardır sahip olduğumuz köklü kültürümüzün bize yüklediği önemli bir sorumluluktur. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, laiklik, sosyal devlet gibi çağdaş kavram ve kurumlar, birlikte mutlu ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmayı amaçlamaktadır.

Türkiye ve bölgemiz başta olmak üzere, günümüz dünyasında çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Ülkemizin uzun yıllardan beri yaşadığı sorunlar, köklü çözümler üretilmediği için, günümüze kadar birikerek ve büyüyerek gelmiş ve mevcut sistemin çözüm üretme yeteneğini kaybettiği anlaşılmıştır. İnsanı önemsemeyen, insana hak ettiği değer ve önemi vermeyen yaklaşımlar ve çözüm önerilerinin var olan sorunların çözümüne katkı sağlayamayacağı açıktır. Mevcut kurumsal yapının bir bütünlük içinde, insanımızın layık olduğu refah ve mutluluğa ulaşmasına katkı sağlamak üzere yeniden gözden geçirilerek bir değişimin sağlanması zorunluluk olarak gözükmektedir.”

Kurultay  Divan Başkanlığını   Hüsamettin ÇİÇEK. Başkan Yardımcısı Gamze DEMİRTAŞ  ,Başkan Yardımcısı Şerif KAPLAN, Yazman   Necla BAKAN   dan oluştu

Saygı duruşunda bulunulup İstiklal Marşı okunmasıyla devam edilen Kurultay’da tüzük değişikliği teklifinin görüşülmesine geçildi.

SİYASETTE VE YÖNETİMDE TEMİZ  TOPLUM YARATMA

Kurultay’da konuşan  Genel Başkan Gürsel YILDIZ” Hak ve Huzur  Partisi  15 Temmuz 2014 Günü Kurulmuştur.Her türlü ayrımcılığı reddedip insana öncelik veren, daha demokratik ve katılımcı bir toplum yapısına kavuşmuş, temel insan hak ve özgürlüklerinde en ileri ülkeler düzeyine erişmiş, her türlü eşitsizliği gidererek ulusal dayanışma duygularını güçlendirmiş, sosyal adalete dayalı bir toplum yapısı oluşturmuş siyasette ve yönetimde temiz  toplum yaratma amacına ulaşmış, ülkede vatandaşlık, kardeşlik,  dayanışma ve birlik bağlarını güçlendirmiş, ekonomide fırsat eşitliğine dayanan, sürdürülebilir, bireyler ve bölgeler arasında dengeli bir kalkınma sürecine girmiş, tam istihdamı hedefleyen, bilgi ekonomisine dayanan ve uluslar arası alanda rekabet gücü yüksek, yurtta ve dünyada barışı ülkemizin ve vatandaşlarımızın güvenliğini ve çıkarlarını koruyan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış, bir Türkiye Yaratmaktır. İnsanca ve hakça gelişmeyi dirlik düzen içinde hızlandırarak, Türkiye’yi  çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne eriştirmeyi; demokrasiye her alanda geçerlilik kazandırmayı, insan haklarını ve özgürlükleri sağlam güvencelere dayandırarak genişletmeyi halk katılımının her alanda sürekli ve etkili olmasını sağlayarak ulusal egemenliği pekiştirmeyi amaçlayan, hukukun ve emeğin üstünlüğünü, toplumda ve uluslararasında eşitliği, adeleti ve dayanışmayı; ulusala bağımsızlığ ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü gözeten, yurtta ve dünyada barış için çalışan, insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep,  cinsiyet engelli engelsiz ayrımları yapmayan ve gücünü haktan alan bir siyasal kuruluştur. Hak ve Huzur Partisi, halkın siyasette ve yönetime sürekli ve etkili katılımını öncelikle kendi yapısında ve işleyişinde gerçekleştirir.”Partimiz kurulduğu günden bu yana kurumsal kimliğini tamamlamak adına her türlü çalışmayı yapmıştır. Bu kurultay sonrası partimiz tüm ülkede teşkilatlanarak istediğimiz duruma geleceğine inanıyorum . Kurultayın hayırlara vesile olmasını dilerim . Kurultayda seçilecek tüm arkadaşlarıma başarılar dilerim . El ele vererek yüz akıyla TÜRK SİYASET HAYATINDA Tabela partisi olmadığımızı göstermek üzere yola çıktık ve yolumuza devam ediyoruz hepinize saygılar sunuyorum.

Yapılan Seçimlerde  Parti  Meclisine  Necla BAKAN,Şerif Kaplan,Gamze DEMİRTAŞ,Mehmet Horoz,Mediha YURTSEVER, Hüsamettin Çiçek,Sinan SÖYLEMEZ, A.Kadir Yıldırım  ,Murat YILDIZ,Hilmi YOLCU,Hüseyin Şenses,Abdullah Karakeçi,Cihan Öz,Abdullah AYKUT,Erol BEKMEZCİ,Latif  Cengiz UYGUN ,Nayif Çelebi,Mehmet ŞİMŞEK, Mehmet Servet ÖZUÇAK , Eyüp TEKER ,Süleyman GÜNEŞ,Mehmet TAŞAN,Mehmet ÖCEL,İsmail ARSLAN,Kadri ÖREN,Remzi SAVAŞ,Osman Kuzuoğlu,Süheyla Tanrıverdi, Ahmet Uçar, Rahim Balçık,Mustafa Cura,Ramazan Şengül,Selma Narin,Yaşar Narin,Zülfikar Serdar Alban,Ömer Taçyıldız, Birnur Cindaruk ,Aygün Özçelik,Metin Erkuş,Celal Narin,Gökhan Narin, Salih Narin,Fethi  Rağbetli, Remzi Yıldız ,Ercan Yıldız, Aygün Özçelik  ,Hasan  Demirtaş,Serap Canan Yayla,Abdurrezak Narin, Nurettin Tuncer,Burhan Tuncer,Sadettin Toprak,Hadi Tuncer,Ahmet Yalçınkaya, İbrahim Demirubuz,Cahit İncik  seçildiler

Yüksek Disiplin Kurulu Asil   Üyeler

Ali Yurtsever, Ömer Cerit,Umut Çözmez,Cumali  Toprak, Fatih Binmez, Hayrettin  Dağdelen,Sami Arslantaş, Kadir Uzun, Murat Uzun, Murat Karataş, Leyla Derin, Bozan Aslan, Remzi Savaş, Nurettin Erdoğan, Mustafa Kılınç, Dilek                Kökten, Murat Tamar, Osman Yeşilçayır, Uğur Kaya, Süleyman Demir, Fatma Doğan, Adalet Basmacı, Keziban Derin seçildiler.

  

Siyaset Sorunları Çözmek ve Milletin Derdine Derman Olmak İçin Yapılır

Mardin Temaslarımızda Bir İşportacı Kardeşimle Sohbet Ettik Sıkıntılarını Dinledik Sorunlarından Ne İstediğinden Konuştuk Dertleştik Hak Ve Huzur Partisini Sn Genel başkanımız GÜRSEL YILDIZ HANIMEFENDİYİ ANLATTIK…Yapacaklarımızı Anlattık Halk Huzur İstiyor Ana Başlıklar Bunlardır…Bizlerde Onlar İçin Çalışıp Esnafımıza İşsiz Kardeşlerimize Ekmek Kapısı Açacağız İnşaallah İlk Başta Huzur Hak Hukuk Sunacağız Hep Birlikte Barışı Kardeşliği Mutluluğu Refahı Doğunun Batıyla Kucaklaşmasını El Birliğiyle Samimice Yep Yeni Bir Türkiye İnşaa Edeceğiz Yapacağımız Da Bu Aslında…Siyaset Sorunları Çözmek ve Milletin Derdine Derman Olmak İçin Yapılır….Bizde Söz Veriyoruz Sorunları Milletimizle Birlikte Aşıp Huzur Dolu Yarınlara Ulaşacağız….HALK HUZUR İSTİYOR.SAVAŞ KAN İSTEMİYOR

Bu Sabah Saat 11 00 de Mardin İli Mazıdağına Bağlı Sultan Çiftliği Köyünde Yola Döşenen Mayının Patlatılması Sonucu 6 Yaralımız Var HAK VE HUZUR PARTİSİ MARDİN İL BAŞKANLIĞI OLARAK Yaralılarımıza Allahtan Acil Şifalar Dilerim Geniş Kapsamlı Operasyon Başlatılmıştır. Üç Askerimiz Şehit Olmuştur. 3 Askerimiz Yaralanmıştır Şehitlerimize Allahtan Rahmet Ailelerin Başsağlığı Dilerim. Milletimizin Başımız Sağolsun.

Telefoncu Kardeşimin Dükkanına Misafir Olduk Sıcakkanlı Karşılamasına Teşekkürler Sohbet Ettik Sorunlarını İsteklerini Dinledik Partimizi Anlattık…Halkla Esnasımızla İç İçe Olmaya Söz Veriyoruz. Biz Halkız Esnafız Çiftçiyiz İşçiyiz İşçi Birlikteyiz

Kızıltepe Barış Spor Kulübü Sn Başkanı Mehmet Erbek’le Partimizin Hakkında Sn Genel Başkanımız Gürsel Yıldız Önderliğinde Ziyaretlerimiz Devam Ediyor

Hak ve Huzur İçin Hizmet İçin Kardeşlik Barış İçin Çıktık Yollara

Hak ve Huzur İçin Hizmet İçin Kardeşlik Barış İçin Çıktık Yollara
Hak ve Huzur Partisi Mardin  İl Başkanı  Nusret Uygur “Bizler Hak ve Huzur İçin Hizmet İçin Kardeşlik Barış İçin Çıktık Yollara Samimice Temiz Ve Yeni Nesil Siyaset İçin Lafla Değil İcraatla Sayın Genel Başkanımız Gürsel Yıldız Önderliğinde Halka Hizmet Ve Huzur İçin Geliyoruz…….

Nusret Uygur “Milletin Huzuru Refahı Barış Ve Kardeşliği Doğuyla Batının Kucaklaşıp Selamlaşması İçin  Sayın  Genel Başkanımız Gürsel Yıldız Önderliğinde Lafla Değil İcraatla Yaptıklarımızla Yapamayacaklarımızla Değil Samimice Dürüstçe Yep Yeni Bir Türkiye İçin  Yollara Çıkıyoruz Gümbür Gümbür Geliyoruz .

Hak Ve Huzur İçin Biz Vatanımızı Milletimizi Çok Seviyoruz….Bizler Huzurlu Mutlululuk Dolıu Yep Yeni Nesiller İçin Diyoruz Ki Yeni Nesil Siyaset Yalansız Dürüst Siyaset      Kadınlarımız İçin Esnaf Çiftçi Genç Yaşlı Emekli Dul Yetim İçin Hep Birlikte Doğuyla Batının Beraberliğini  Barış Ve Kardeşliği Tesis Ve Temin Etmek İçin Var Gücümüzle Çalışacağımıza Söz Veriyoruz Eşit Yuttaş  Ayrımı Yapmadan Spor Ve Sosyal Faaliyetlerimizle Fark Yaratan Bir Ülke İnşa Etmeye Sn Genel Başkanımız Gürsel Yıldız Önderliğinde Geliyoruz Türkiyem Cennet Ülkem Türkiyem 4 Mevsimiyle İnsanıyla Mükkemmel Ülkemizi Şaha Kaldırmaya Geliyoruz…….

mardin1mardin3

sanliurfa1sanliurfa2sanliurfa3sanliurfa4sanliurfa5sanliurfa6sanliurfa7sanliurfa8sanliurfa10sanliurfa11sanliurfa12sanliurfa15sanliurfa16sanliurfa17sanliurfa18
hal46

sanliurfa9

Hak ve Huzur Partisi Mardin İl Başkanı Nusret Uygur Kızıltepe'de

 Hak ve Huzur Partisi Mardin  İl Başkanı  Nusret Uygur    Kızıltepe  ilçesinde   çalışmalarını  sürdürdü.

 Hak ve Huzur Partisi Mardin  İl Başkanı  Nusret Uygur’a  Yaptığı  çalışmaları  ve  Yörenin dünü  bugünü  ve  yarınınları  konusundaki  düşüncelerini   sorduk

Hak ve Huzur Partisi Mardin  İl Başkanı  Nusret Uygur Mardin  ilimizin  ilçeleri Dargeçit ,Derik ,Kızıltepe ,Mazıdağı ,Midyat ,Nusaybin ,Savur ,Yeşilli ,Ömerli’dir.

Bu gün  Kızıltepe’deyiz.Sıcak kanlı  insanlarımızın  bulunduğu   ilçemize  gelen  ayrılmak istemez. Ortak  sorunların  çözümünde  Sivil Toplum Kuruluşlarının  göz  ardı  edilmediği  bir  çalışma içindeyiz.  Hak ve  Huzur Partisi  olarak  Mardin  ilinin  sorunsuz  il  olması için  Çözüm odaklı   çalışmalarımız  bulunmaktadır.Ortak  sorunların çözümünde  Tüm  taraflar  birlikte  haraket  ederek çözüme  ulaşırız. Ortak  sorunlara  baktığımızda Şehir içi trafik sorunu,Oto parkların yetersizliği, şehir içinde gelişi güzel araçların uzun süre yol işgali.,Kaldırım işgallerin önlenmesi.,Çarpık kentleşme, yenilenen eski yapılara ayrık nizam şeklinde ruhsat verilmesi, yapışık nizama son verilmesi.İşgal edilmiş yolların açılması ve dar yolların genişletilmesi.Çevre ve trafik kirliliğine sebep olan sanayi sitesi, marangozlar, sobacılar, eski buğday pazarı, gıda toptancıları gibi iş sektörlerin yerleşim alanı dışına tahliye edilmesi. Derelere  akıtılan endüstriyel, evsel ve diğer atık sular hayati risk oluşturmakta ve enfeksiyon hastalıklarına davetiye çıkarmaktadır.Termik santral çevreye verdiği zararların önlenmesi için gerekli filtreleme ve diğer koruyucu tedbirlerin acilen alınması.Şehir şebeke suyuna arıtma sistemi kurulması.

Şehrin imar planına göre hisseli arazilerin ve ruhsatsız eski yapıların ifrazı yapılması.Çevre yolunun yapılması için acil eylem planının uygulanması.Park ve bahçelerin artırılması ve denetimlerinin eksiksiz yapılması.Toplu alanlarda WC yapılması.Dezavantajlı İnsanlarımızın gündelik yaşamlarını rahat geçirmeleri için başta ulaşım araçları olmak üzere kaldırımlar ve diğer alanlarda gerekli altyapının hazırlanması.

mardinkiziltepe1

Semt pazarları denetimi ve pazar amirliği kurulması ve seyyar satıcılara şehir içinde izin verilmemesi.Çalışan anneler için kreş veya anaokulu  Yapılması,Anne ve çocuklar için park ve oyun sahaların genişletilmesi ve denetimli olması. Gençler ve iş arayan yetişkinler için kültür evi ve kurs programların yapılması.Aile, kadına ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için danışma merkezi kurulması.Aş evi ve halk ekmek fırının kurulması.

Her ilçede   proje, üretim ve koordinasyon birimi kurulması.Şehir içi duraklara arabaların park etmesi engellenmeli ve şehir araçlarında kendi durakları dışında yolcu indirip bindirmemeli.Her  ilçeyi  temsil edebilecek ve tüm kurumların ortak katkısıyla  Atletizm,Atıcılık,At Yarışları, ,Avcılık,Ayak Voleybolu, Basketbol, Bilardo, Bisiklet, Binicilik Boks, Dağcılık, Futbol, Güreş, Hentbol, Jimnastik, Judo, Kayak, Kaykay, Kick Boks, Koşu, Maraton, Masa Tenisi, Motor Sporları, Okçuluk,Tenis,Voleybol,Yağlı Güreş,Yüzme,Halter ile  Gençlerin boş zamanlarını ilgi ve yetenekleri doğrultusunda değerlendirmelerini sağlayan eğitsel, sanatsal, kültürel ve bilimsel çalışmaları devreye  sokmamız şart. Yol kadar,Kaldırım kadar,Su kadar   önemliNusret Uygur”Tarihi şehir, Kızıltepe Ovasının içinde bulunduğu Türkiye-Suriye sınırında yer alan bütünüyle geniş bir plato görünümündeki Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yer almaktadır.Güneydoğu Anadolu Bölgesi,  yüzey şekillerinin sadeliği ile dikkat çeker. Bu plato çanaklaşmış havzalarla orta yükseklikteki kubbeleşmiş dağlar ve tepelerden meydana gelip kuzeyden güneye doğru yavaş yavaş bir alçalma gösterir ve nihayetinde Mezopotamya düzlüklerine kavuşur. Bölge, doğu yarısında yer alan Diyarbakır havzası, kuzeydoğu kenarında Toroslar, güneyde Mardin-Midyat Eşiği ve batıda Karaca Dağ volkan kütlesi ile kuşatılmıştır.  Gaziantep bölgesinde Sof Dağları’ndan sonra en önemli yükselti Araban ve Yavuzeli ovaları arsında bir duvar gibi yükselen Karacadağ kütlesidir. Gaziantep platosunun devamı niteliğindeki Şanlıurfa Platosunda da durum pek farklı değildir. Arat, Germüş, Susuz ve Tektek Dağları, Şanlıurfa bölgesindeki önemli yükseltilerdir. Gaziantep ve Şanlıurfa platolarının güneyinde Suriye sınırı boyunca ovalar zinciri uzanmaktadır.  Bunları batıdan doğuya doğru sıralayacak olursak;Kilis, Elbeyli, Haral, Suruç, Harran ve Ceylanpınar ovalarıdır. Mardin-Midyat Eşiği’nin güneydeki ovalarını da yukarıda sözünü ettiğimiz ovalar zincirine dahil etmek doğru olacaktır. Genelde kalkerli olan bu ovalar kuzeyde yer alan dağlardaki nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla örtülmüştür. Mardin Eşiği’nin güneyindeki Nusaybin ve Kızıltepe Ovaları bölgenin önemli tarımsal alanlarını teşkil eder. Güneydoğu Anadolu Bölgesinin akarsularını, Dicle ve Fırat nehirleri ile bu nehirlerin kolları meydana getirir.

Fırat Nehri kaynağı Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’dan alan iki büyük akarsu olan Karasu ve Murat’ın Keban yakınlarında birleşmesiyle oluşur. Delucan mevkiine kadar Ergani ve Maden suyu ile karışanDicle Nehri, Ambar Çay, Batman Su, Garzan Su, Botan Su gibi kollarla beslendikten sonra ülke sınırlarını terk eder. Daha sonraDicle Nehri, Güney Irak’ta Fırat ile birleşerek Şatt-ül Arap adıyla Basra Körfezi’ne dökülür. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bölgedeki ova silsilesinin devamı olan Kızıltepe Ovasının önemli iki su kaynağı olan Zergan Çayı ve batısında Şanlıurfa il sınırını teşkil eden Cırcıp DeresiAbdülaziz –Sincar (dağ) sisteminin oluşturduğu boğazda Ceylanpınar (Rasülayn), Aviç, Çağçağ, Muhabin, Cerrah ve Vadi-i Radd Çaylarınınkatılımıyla, Haseke (Suriye) kentinde tek bir nehir olarak Habur ismi ile anılır. Habur Havzası ve oluşturduğu kültür bölgesi daha sonra tekrar ele alınacaktır.Tarihi CoğrafyaGerek fiziki gerekse de kültürel anlamda Kuzey Mezopotamya sınırları içersinde yer alan Ova; doğuda Nusaybin Ovası, kuzeyde Tur-Abdin dağ silsilesi, batıda Ceylanpınar Ovası ve güneyde Abdülaziz Dağları’na değin kesintisiz devam eden Suriye düzlükleri ile çevrilidir. 640 yılında başlayan İslam fetihleri ile beraber Arapçada “Ada” anlamına gelen “el-Cezire” olarak anılmaya başlayan Kuzey Mezopotamya; XIII. yüzyıl Arap Coğrafyacısı İbn Şaddad’ın, “el-A’lak el-Hatira fi zikr umarâ’üş-Şam ve’l-Cezira” adlı eserinde, merkezi Nusaybin olan Diyar-ı Rabia Cezire’nin doğusu, merkezi Diyarbakır olan Diyar-ı Bekrkuzeyi, Harran merkezli Diyar-ı Mudar ise Cezire’ninbatısını oluşturacak şekilde üç ana bölgeye ayrılmıştır. Kuzey Mezopotamya’nın doğal sınırı olan ve yaklaşık 200 km uzunluğundaki Tur-Abdin dağ kütlesi, kenarlarında bulunan Mardin, Kızıltepe, Dara, Nusaybin ve Cizre gibi önemli kentlerle güneydeki Sincar-Abdülaziz sistemine göre daha büyük bir kütleyi temsil eder.

Assur kaynaklarındaKaşiyari ya da Kaşyari Dağı olarak anılan bölge, Strabon’un ve Ptolemeus’un coğrafyalarında Mons Masius (Masius Dağı), Teofilakt’a göre İzala Dağı, daha sonraki dönemlerde ise Tur Abdin (Esirler/Kullar Dağı) adını almıştır. Osmanlı Döneminde Tûr Nahiyesi olarak isimlendirilen bu idari alan, Hasankeyf livasına bağlı olup, merkezi Midyat olarak görülmektedir.Assur ülkesinden kuzeye yapılan seferlerde, Naşipina(Nusaybin) ve Kızıltepe-Ceykanpınar düzlüklerini de içine alacak şekilde, Huzirina’ya (Sultantepe, Şanlıurfa) kadar olan bölge Hanigalbat veya daha geç dönemlerdeBit Bahiyani olarak geçmektedir. Daha sonra detaylı bir şekilde ele alacağımız Mitanni Krallığı Döneminde bölge yerel kullanımda Mitanni olarak anılırken, Eski Mısır arşivlerinde Naharina veya NahrimHitit metinlerinde ise Hurilerin Ülkesi olarak anılmaktaydı.

 

Bölgeye verilen bu farklı isimlendirmelerden Mitanni ve Hanigalbat politik bir yapıyı, Huri bölgenin etnik yapısını; Nahrina (Nhr:Nehir) ise Fırat ve Dicle üzerindeki coğrafi konumu belirten adlar olarak kullanılmış olmalıdır. Tarihin değişik dönemlerinde farklı isimler ile anılan Kızıltepe şehrinin günümüz itibariyle bilinen en eski isimleri Qosar, Dunaysır ve Tell Ermen isimleridir. Kanaatimizce Qosar ismi Dunaysır ve Tell Ermen isimlerinden daha önce kullanılmış bir isim olmalıdır. M.S.640’lı yıllarda bölgenin İslam fetihlerine maruz kalması beraberinde de bölgede bir Araplaşma süreci yaşanmasına zemin hazırlamış ve şehirde yaşayan Ermeni nüfusundan dolayı da şehre Ermenilerin Tepesi ve Ermeni Tepe anlamına gelen Tell Ermen isminin verilmiş ihitimalini doğurmuştur. Şehir, XII-XIII. yüzyıla tarihlenen metinlerde Koçhisar olarak geçmiş ve nihayetinde Cumhuriyet dönemi ile birlikte günümüzdeki Kızıltepe ismi ile anılmaya başlamıştır. Bazı antik kaynaklarda bölgedeki Ermeni Krallığı’nın başkenti olan Tigranokerta Kızıltepe şehri ile aynı yerleşim alanı olarak gösterilse de, birçok tarihçi Tigranokerta yerleşiminin günümüz Diyarbakır ilinin Silvan ilçesi olduğuna inanmaktadır.          Kızıltepe’nin tarihi coğrafyasından söz ederken ebette ki ticaret yolları ve bu yolların Kızıltepe ile olan ilişkilerine de değinmek gerekir. Mezopotamya üzerine yapılmış olan tarihi coğrafya çalışmaları incelendiğinde Güney Mezopotamya ve Anadolu’yu birbirine bağlayan çeşitli önemli yolların Tur Abdin bölgesinden geçtiği görülecektir. Söz konusu bu yolların en önemlilerinden bir tanesi Kaşiyari Yolu’dur. Assur’un başkenti Nineve’den başlayarak Dicle nehir yatağının takip edildiği bu yol, Silopi-Cizre Ovası’nda Dicle güzergâhından ayrılarak Kaşiyari (Tur-Abdin) Dağları’nın güneyinden devam ederek Nusaybin ve Kızıltepe’ye kadar gelir, buradan yol Mardin üzerinden Diyarbakır’a ve dolayısı ile İç Anadolu’ya doğru uzanırdı. Yolun diğer güzergâhı da dağ sırasının güneyinden batıya Edesa’ya (Şanlıurfa) kadar gider ve burada Fırat yolu ile birleşir, Maraş ve Kayseri üzerinden tekrar Anadolu’nun iç kesimlerine ulaşılmış olurdu. Ticaret yollarının bölge için ne kadar önemli olduğunu günümüzde bile Kızıltepe şehrini Kuzey-Güney olarak ikiye ayıran karayolunun halk arasında halen İpek Yoluolarak isimlendirilmesinden anlamak mümkündür. Söz konusu bu yol I. Dünya Savaşı’na kadar bölgeyi, Halep, Bağdat ve Musul’a; bu bölgelerden de Arabistan ve Asya’nın iç kesimlerine bağlayan başlıca yol olması nedeniyle önemliydi. Suriye-Türkiye sınırının ortaya çıkmasıyla beraber büyük oranda önemini yitiren yol, şehrin gelişiminde de uzun bir dönem duraklamasına ve önemini yitirmesine neden olmuştur. Ticaret Kervanlarının yerini büyük yük taşıma araçlarının aldığı günümüz Kızıltepe’sinde, yük taşımacılığı ve ticaret, tarımdan sonra gelen en önemli gelir kaynağı olma özelliğini halen korumaktadır.

 

Kızıltepe ve Mardin bölgesinde M.Ö. VI. yüzyılda Ortadoğu’nun en dinamik gücü olan İran kökenli Pers İmparatorluğu’nun hakimiyeti söz konudur (M.Ö. 539-331). İmparatorluk I. Dara zamanında (M.Ö.522-485), Satraplıklara ayrılarak yönetilmeye başlanmış ve Mardin bölgesi Suriye-Finike-Filistin satraplığına bağlanmıştır.

 

Bölgedeki Pers egemenliği, M.Ö. 331’de Makedonyalı Büyük İskender’in Erbil yakınlarında Pers ordusunu yenilgiye uğratmasıyla son bulmuştur. M.Ö.323 yılında Büyük İskender’in ölümünün ardından, komutanlar ve askeri valiler  imparatorluğu nüfus alanları halinde paylaşmaya girişmişlerdir. Bu paylaşım sonucunda Mardin bölgesi, imparatorluğun doğu kısmının neredeyse tamamını eline geçiren Selevkosların elinde kalmıştır. Selevkos krallarından IV. Antiokos Epifanes’in Helen kültürünü yayma çalışmaları karşısında bölgenin yerli halkları olan Aramiler ve Ermeniler buna tepki göstermek-teydiler. Bu tepkiler çatışmalara dönüşmeye başladığı sıralarda Partlar, kralları I. Mitridates (M.Ö. 171-138) önderliğinde bölgedeki Selevkos varlığını tehdit edecek kadar güçlenmişlerdi. Dicle kıyısındaki önemli merkezlerini birer birer kaybetmeye başlayan Selevkosların bölgedeki varlığı, M.Ö. 129’da Part Kralı II. Ferhad’ın akınları ile sona ermiştir.

 

Partların bölgedeki etkinliği artarken M.Ö.132’de Şanlıurfa yöresinde Aramiler, Arap bir hanedanın önderliğinde Abgar (Abgerm) Beyliği’ni kurdular. Etkisi Kızıltepe yöresine kadar ulaşan bu beylik, M.Ö. 88-70 yıl-larında bölgede varlık gös-teren Ermeni Tigran Beyliği’nin baskıları sonucu yıkılmıştır. Bu dönemde Kızıltepe’nin önemli bir yerleşim alanı olduğunu düşünmekteyiz. İsmini Ermeni Kralı Tigran’dan alan krallığın başkenti Tigranokerta’nın Kızıltepe olduğu konusunda halen süren ciddi tartışmalar söz konusudur. Batı Asya’ya doğru ilerleyen Doğu Roma İmparatorluğu, Kızıltepe Ovası’nı ve Nusaybin’i alıp Ermeni beyliğine son verdikten sonra Partlar ile karşılaşmış, fakat onlar karşısında başarı sağlayamamışlardır. Nitekim M.Ö.37’de Roma İmparatoru Antonius, Partlar ile barış yapmak zorunda kalmıştır.

Miladın başlamasıyla Hıristiyanlaşan Aramiler, M.S I. yüzyıla kadar bölgede çeşitli beylikler olarak örgütlenmişlerdi. M.S. 105 yılında Roma İmparator-luğu’nun doğu seferinde büyük bir Hıristiyan nüfusunun kıyıma uğradığı bilinmektedir. III. yüzyılda bölge Sasani ve Roma İmparatorluklarının çatışma alanı haline gelmektedir. Bu süreçte sınırlar oldukça değişkendir ve bölge sürekli el değiştirmektedir. 502’de Sasanileri’n Nusaybin’de güçlü bir garnizon kurmaları karşısında İmparator Anastasius Dara’yı tahkim ederek, burayı Bizans’ın doğudaki ordu karargahı haline getirir.

      

Bölgenin İslamiyet ile tanışıp yoğun bir Araplaşma sürecine maruz kalmaya başlaması 640’lı yıllara denk gelir. Halife Ömer dönemine denk gelen bu süreçte yerli halkın büyük çoğunluğu Hıristiyan’dır. VIII. yüzyıla kadar Arap aşiret ve aşiret federasyonlarının yoğun akınları ve iskanları sonucu bölge büyük oranda Araplaşır. Bölgede sırası ile Emevi ve Abbasi hanedanları Kızıltepe ve Mardin bölgesinde hakimiyet sağlamışlardır. Bu hakimiyet Abbasiler döneminde Mardin bölgesinin Bizanslılar tarafından yağmalanma-sıyla sarsıldıysa da, bedevi Hamdani Beyliği ile  Mardin bölgesindeki Arap hakimiyeti yeniden sağlanmıştır.

990’lara gelindiğinde Kızıltepe’nin Humeydiyye Kürtleri’nden olan Meyafarkin (Silvan) beyleri olan Mervaniler’in eline geçtiği görülmektedir. Bu durum bölgenin Selçuklu hakimiyetine girmesine kadar devam eder. 1040’lı yıllarda batı İran sınırına kadar gelmiş olan Türk boylarının, bazı Kürt kabileleri ile birlikte Cezire’nin kuzeyinden bölgeye girmeye başladıkları görülmektedir. 1071 Malazgirt Savaşı’nda Bizanslıların, Selçuklulara yenilmesinin ardından, 1085 yılında, Kızıltepe ve Mardin bölgesinin Artuk Bey tarafından fethedildiği görülmektedir. Bu süreç sonra Kızıltepe şehrinin önemi artmış ve günümüzde bile halen ayakta duran Dunaysır (Ulu Camii, 1204) Camii gibi birçok kamusal yapının inşa edildiği görülmektedir. Artuklulardan sonra bölgede sırasıyla Eyyübiler, İlhanlılar, Moğollar, Karakoyunlular ve Akkoyunluların varlıkları söz konusudur. 1507’den 1517’e kadar bölgede İranlı Safevi hakimiyeti söz konudur. 1513’te Çaldıran Savaşı ile Osmanlılar Safevileri mağlup etmiş ve onları bölgeden çekilmeye zorlamışlardır. Kısa sürede toparlanıp tekrar bölgeye akınlar düzenlemeyi planlayan Safeviler bu sefer, İdris-i Bitlisi’nin aracılığı ile Osmanlıların müttefiki olan Mezopotamya ve Doğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerinin direnişi ile karşılaşmışlardır. Bu güçlü direnişi fırsat bilen Osmanlılar kuzeyden güneye doğru inmeye başlamışlardır. 1517 yılından itibaren bölge artık Osmanlı toprağı olarak zikredilmeye başlamıştır. Osmanlı hakimiyetindeki bölge, İmparatorluğun merkezine uzak olması, barındırdığı etnik ve dinin çeşitliliğin yanı sıra, bazı aşiretlerin güç dengelerinde söz sahibi olmak istemelerinden dolayı çeşitli isyan ve ayaklanmalarla Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kalmıştır.

Kurtuluş Savaşı sürecinde Fransız işgali altında bulunan bölgedeki Kürt aşiretleri, Mustafa Kemal’in başlattığı kurtuluş mücadelesinde ona müttefik olmuş ve işgalci güçlere karşı birlikte savaşmışlardır. Bu süreçte yıkık viran bir köy görünümünde olan Koçhisar veya Tell Ermen’nin adı, 1937 yılında Kızıltepe olarak değiştirilmiş ve Mardin Vilayetine bağlı bir ilçe merkezi haline gelmiştir.

EKONOMİ

İlçemiz ekonomisinin temelini tarım ve hayvancılık teşkil  etmektedir. Bunu takiben  ilçemizin E-24 karayolu (İpek yolu) üzerinde oluşu Irak’a  karayolu ile yük ve gıda taşımacılığı yapılıyor olması nedeniyle Karayolu taşımacılığı 2. sırayı kapmakta ve sektör olarak oldukça hareketlidir. Ancak bu hareketlilik ve canlılık Habur sınır kapısının açık veya kapalı olması oranında zaman zaman sekteye uğramakta, hal böyle olunca da ilçede ekonomik olarak büyük duraklama ve sıkıntılar yaşanmaktadır.

    İlçemiz geniş  bir tarım arazisi potansiyeline sahiptir. İlçemizin toplam arazisi  1.401.701 dekardır. Bunun 1.319.250 dekarı ekilebilir ve tarıma elverişli arazidir.Tarıma elverişli 1.319.250 dekarlık araziden ancak 527.700 dekarı sulanabilir arazidir. Sulamanın yeterli olmayışı yağışların tarımsal üretim ve verim üzerinde doğrudan etkisini artırmaktadır. Bu durum bazı yıllar verim kaybına ve çeşit azlığına neden olmaktadır.

    İlçede 1 yem fabrikası, İl Özel İdaresinin  ortağı olduğu 1  un  fabrikası,1 mercimek fabrikası (kapalı ) bulunmaktadır. İlçemiz Şenyurt bucağında T.M.O.Ajans Müdürlüğü hizmet vermekte olup alım yapmaktadır. İlçemizde biri merkezde biri Dikmen beldesinde olmak üzere 2 adet tarım kredi  kooperatifi (1000 ortaklı),çukobirlik (kapalı), Ziraat odası,Ticaret ve sanayi odası,Esnaf kefalet kooperatifi,Ticaret borsası,200 ortaklı olup inşaatı bitirilen S.S. Küçük Sanayi Sitesi yapı kooperatifi ile Ziraat Bankası, Halk bankası,Vakıflar bankası,İş bankası,Akbank,Yapı Kredi bankası şubeleri mevcuttur. İlçede fuar,sergi ve panayır gibi faaliyetler yapılmamaktadır.

 

artuklu

811 yıllık Artuklu eseri Kızıltepe Ulu Cami. Ecdâd, ruhunun güzelliğini taşa nakşetmiş..

 Kızıltepe (Koçhisar) Ulu Camii

Şehrin en büyük tarihi kalıntısı Kızıltepe (Koçhisar) Ulu Camiidir. Yapımına Mardin Artukoğulları’ndan Yavlak Aslan tarafından (1184-1200) başlanmış ve kardeşi Artuk Aslan tarafından(1200 ila 1239)da tamamlanmıştır. Kıble duvarına paralel üç nef mihrap önünde iki nef boyunca 9.75 metre çapında tromplu bir kubbe ile kesilmiştir. Caminin iç kısmı, mihrabı ve duvarları zarif oyma işleme yazılarıyla süslenmiştir. Camii kısa bir süre öncesine kadar harabe bir şekilde dururken son yıllarda rest ura edilerek yeniden ibadete açılmıştır. Caminin minaresi olduğu sanılmasına rağmen günümüze bu minareden eser kalmamıştır. 1940’lı yıllarda caminin yıkılan taşları toplanarak emniyet binasının yapımında kullanılmıştır. Taşköprü, Tarassut Kulesi Şahkullubey Kümbeti, Harzem Harabeleri günümüze kadar ayakta kalan tarihi hazinelerdir

 

 

 Yeni Nesil Siyaset Yalansız Dürüst Siyaset Diyorum

Hak ve Huzur Partisi Mardin İl Başkanı Nusret Uygur “Halkımızdan samimi söylüyorum Olumlu Tepkiler Alıyoruz Sayın  Genel Başkanımız Gürsel Yıldız önderliğinde söz Veriyoruz. Mardin Hizmet Aş İş Ekmek Yatırım Görecek Huzur Hak Hukuk Gelecek Tüm Ülkemin Doğusuyla Batısı Kucaklaşacak Barışla Kardeşlikle Yaşayacak Biz Milletin Sesi Memleket Meselelerinden Hak Ve Huzur İçinde Selamlaşıp Kardeşçe Yaşamak İçin Biz Birlikte Özlenen Türkiyeyi İnşaa Etmeye Geliyoruz Yeni Nesil Siyaset Yalansız Dürüst Siyaset Diyorum.

MURATHaber-Murat  DEMİRKAN-(Habervole) GüneyDoğu Temsilcisi- Mardin

mardincami