kategori Arşivleri: Türkiye

Valiler Kararnamesi yayımlandı: 40 ilin valisi değişti

Valiler Kararnamesi yayımlandı: 40 ilin valisi değişti

Yeni yayımlanan Valiler Kararnamesi sonrası 20 ilin valisi merkeze alındı, 20 ile yeni vali atandı, 19 il valisi ise yer değiştirdi.

Bakanlar Kurulu’nda alınan kararlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayı sonrası Resmi Gazete’de yer aldı. Yeni ‘Valiler Kararnamesi’ne göre, 20 ilin valisi merkeze alındı, 20 ile yeni vali atandı, 19 il valisi ise yer değiştirdi.

Buna göre, Ağrı Valisi Musa Işın, Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş, Samsun Valisi İbrahim Şahin ve Van Valisi İbrahim Taşyapan merkeze alınan 20 vali arasında yer aldı.

Merkez valiliğine atanan isimlerin arasında Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş da yer aldı.

Değişen valilerin listesi ise şöyle

İçişleri Bakan Yardımcısı Sebahattin Öztürk, Ağrı Valisi Musa Işın, Amasya Valisi İbrahim Özefe, Aydın Valisi Ömer Faruk Koçak, Çankırı Valisi Mesut Köse, Denizli Valisi Ahmet Altıparmak, Eskişehir Valisi Azmi Çelik, Iğdır Valisi Ahmet Turgay Alpman, Karaman Valisi Süleyman Tapsız, Malatya Valisi Mustafa Toprak, Muğla Valisi Amir Çiçek, Niğde Valisi Etcan Peynircioğlu, Osmaniye Valisi Kerem Al, Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş, Samsun Valisi İbrahim Şahin, Şanlıurfa Valisi Güngör Azim Tuna, Tokat Valisi Cevdet Can, Uşak Valisi Ahmet Okur ve Van Valisi İbrahim Taşyapan, merkez valiliğine çekildi.

Kilis Valisi İsmail Çataklı İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığına, Siirt Valisi Mustafa Tutulmaz Afyonkarahisar Valiliğine, Bilecik Valisi Süleyman Elban Ağrı Valiliğine, Bingöl Valisi Yavuz Selim Köşger Aydın Valiliğine, Bayburt Valisi İsmail Ustaoğlu Bitlis Valiliğine, Giresun Valisi Hasan Karahan Denizli Valiliğine, Kocaeli Valisi Hasan Bahri Güzeloğlu Diyarbakır Valiliğine, Mersin Valisi Özdemir Çakacak Eskişehir Valiliğine, Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy Kocaeli Valiliğine, Zonguldak Valisi Ali Kaban Malatya Valiliğine, Şırnak Valisi Ali İhsan Su Mersin Valiliğine, Kırklareli Valisi Esengül Civelek Muğla Valiliğine, Afyonkarahisar Valisi Aziz Yıldırım Muş Valiliğine, Muş Valisi Seddar Yavuz Ordu Valiliğine, Ordu Valisi İrfan Balkanlıoğlu Sakarya Valiliğine, Tunceli Valisi Osman Kaymak Samsun Valiliğine, Adıyaman Valisi Abdullah Erin Şanlıurfa Valiliğine, Karabük Valisi Mehmet Aktaş Şırnak Valiliğine, Elazığ Valisi Murat Zorluoğlu Van Valiliğine, Bitlis Valisi Ahmet Çınar Zonguldak Valiliğine, Merkez Valisi Mehmet Tekinarslan Kilis Valiliğine atanırken İstanbul Valiliği Vali Yardımcısı Nurullah Naci Kalkancı Adıyaman Valiliğine, Tavas Kaymakamı Osman Varol Amasya Valiliğine, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Emin Bilmez Ardahan Valiliğine, İznik Kaymakamı Ali Hamza Pehlivan Bayburt Valiliğine, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Tahir Büyükakın Bilecik Valiliğine, Mamak Kaymakamı Ali Mantı Bingöl Valiliğine, Akdeniz Kaymakamı Hamdi Bilge Aktaş Çankırı Valiliğine, Hukuk Müşaviri Çetin Oktay Kaldırım Elazığ Valiliğine, Nizip Kaymakamı Harun Sarıfakıoğlulları Giresun Valiliğine, Osmangazi Kaymakamı Enver Ünlü Iğdır Valiliğine, Mülkiye Başmüfettişi Kemal Çeber Karabük Valiliğine, İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı Fahir Meral Karaman Valiliğine, Gaziosmanpaşa Kaymakamı Yaşar Karadeniz Kastamonu Valiliğine, Bağcılar Kaymakamı Orhan Çiftçi Kırklareli Valiliğine, Pendik Kaymakamı Yılmaz Şimşek Niğde Valiliğine, Mülkiye Başmüfettişi Ömer Faruk Coşkun Osmaniye Valiliğine, Ezine Kaymakamı Ali Fuat Atik Siirt Valiliğine, İçişleri Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanı Ömer Toraman Tokat Valiliğine, Kadıköy Kaymakamı Tuncay Sonel Tunceli Valiliğine ve Sincan Kaymakamı Salim Demir Uşak Valiliğine atandı.

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN 'dan kadir gecesi mesajı

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN ‘dan kadir gecesi mesajı

Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN Mübarek Ramazan-ı Şerif’i uğurlamaya hazırlanırken, Kadir Gecesi’ne erişmenin heyecan ve coşkusunu yaşadıklarını belirterek, “Kur’an-ı Kerim’de, “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır’ mealindeki ayetle, bu gecenin esenlik dolu olduğuna işaret edilmektedir” dedi.

Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN Kadir Gecesi dolayısıyla bir mesaj yayınladı. “Bu kutsal gecenin getirdiği esenlik ve selametin, tüm yurdumuzu, aziz milletimizi ve bütün insanlığı çepeçevre kuşatmasını; yeryüzünde barış ve huzura vesile olmasını diliyorum” diyen Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN şöyle devam etti:

Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Necla BAKAN

“Hiç şüphesiz, bu mübarek gece, kalplerimizin kötülüklerden arınması, gönül dünyalarımızın aydınlanması, manevi huzurumuzun artması için eşsiz bir imk’n ve fırsat sunmaktadır. Aziz milletimiz, bu eşsiz fırsatın şuurunda olarak, bu gecenin feyiz ve bereketinden manen en iyi biçimde yararlanacağına inanıyorum. Bu düşünce ve duygularla aziz milletimizin ve tüm İslam dünyasının Kadir Gecesi’ni tebrik ediyor; Yüce Mevla’dan barış ve huzur içinde hepimizi Ramazan Bayramı’na da eriştirmesini diliyorum.”

Balıktaki Cıva ALS’yi Tetikliyor mu?

Balıktaki Cıva ALS’yi Tetikliyor mu?

Yurtdışında 500 kişi üzerinde yapılan araştırmaya göre cıva içeren dip balıklarını tüketenlerin, tüketmeyenlere göre ALS görülme riskinin iki katına sahip olabileceği verisi elde edildi.

Çevrede doğal olarak bulunan toksik bir metal olan cıvanın yüzey balığı dediğimiz somon ve sardalye gibi balıklarda daha düşük oranda görüldüğüne dikkat çeken araştırma sonuçlarına göre deniz ürünlerini tüketirken mümkün olduğunca dip balığı olarak nitelendirilen balıklardan uzak durmamız gerekiyor. Hastane Derindere Nöroloji Uzmanı Dr. Keriman Oğuz’la ALS hakkında merak edilenleri konuştuk…

ALS kimlerde görülür?

Amiyotrofik lateral skleroz, beyin, beyin sapı ve omurilikte hücre harabiyetine bağlı olarak kaslarda zayıflık ve erimeye yol açan; Motor nöron hastalığı olarak da bilinen ALS, genellikle 40-60 yaşlar arasında ve erkeklerde daha sık görülen bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Dünyanın her yerinde ve her kesimden insanda ortaya çıkabilir. Nüfusun yüz binde 2-6 kadarında ALS hastalığı görülmektedir.

ALS’nin sebebi nedir?

Hastalığın sebebi tam olarak bilinmese de genetik yatkınlığın da etkili olabileceği düşünülmektedir. Tüm ALS hastalarının %90’ı ailesel geçişli değildir, %10’u ise ailesel ALS hastasıdır. Genetiğin dışında tarım ilaçları ve ağır metaller gibi çevresel toksinler, viral enfeksiyonlar ve kişilerin bağışıklık sisteminin kendi vücut antikorlarını yabancı olarak algılayarak ona göre reaksiyon göstermesi yani otoimmüniteden kaynaklandığı düşünülmektedir. Özellikle son yıllarda Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre cıva içeren dip balıklarını tüketenlerin, tüketmeyenlere göre ALS görülme riskinin iki katına sahip olabileceği verisi elde edilmiştir. Katılımcılara, deniz ürünleri tüketiminden ve kendilerinin yakalayıp yakalamadan ya da satın alıp almadıkları sorulmuş. Ardından araştırmacılar, katılımcıların yılda ne kadar cıva tükettiğini tahmin etmişler. Ayrıca, katılımcıların tırnak renk değişimleri incelenmiş. Sonuçta ALS’li olanların yüzde 61’i, ALS olmayanların yüzde 44’ünün cıva tüketiminin en üst çeyreğinde olduğu görülmüş. Araştırmacılar, düzenli deniz ürünleri yiyenler arasında cıva tüketiminin üst çeyreğinde olanlarda iki kat fazla ALS riski bulunduğunu göstermiştir.

Belirtileri nelerdir?

  • Her hastada başlangıç belirtileri aynı değildir.

  • Genellikle ilk belirti bir kolda ya da bacakta güçsüzlük ya da incelmedir. Örneğin yazı yazarken veya poşet ve çanta taşırken zorlanabilir.

  • Bazı hastalarda ise hastalık, konuşma bozukluğu veya yutma güçlüğü şeklinde başlar. Hastanın kendisi ya da yakınları peltek, genizden konuşma fark eder.

  • Bazı hastalar hastalığın başlangıcında özellikle geceleri belirginleşen kramplardan yakınırlar. Kaslarda seyirme ve ağrı bu belirtilere eşlik edebilir.

ALS nasıl teşhis edilir?

Hastalığa tanı koyduran özel bir test yoktur. Teşhisi klinik belirti ve bulgulara dayanılarak konulur. Ancak hastalığın diğer kas ve sinir hastalıklarla ayırıcı tanısının yapılabilmesi için bazı tetkiklere ihtiyaç duyulur. Tanı koymada en yardımcı yöntem elektromiyogramdır (EMG).

Hastalığın seyri nasıldır?

ALS’nin seyri hastadan hastaya farklılık gösterir. Ortalama yaşam süresi tanı konulduktan sonra 4-6 yıl olarak belirtilmiştir. Ancak tanı konulduktan sonra 10 yıl üzerinde yaşayan pek çok hasta vardır. İyi bir tıbbi ve sosyal destek ile bu ortalama tanı konulduktan sonra 20 yıla kadar uzamıştır.  Zaman içinde hastalık tüm vücut kaslarında tutulum yapabilir. Tüm vücuttaki kasların tutulmasıyla birlikte hasta günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştiremez. Çoğu zaman yardım için bir bakıcıya ihtiyaç duyar. Solunum kaslarının tutulması hastalığın kritik dönemidir.  Solunum ve beslenme yetersizliği ortaya çıktığında hastanın hızlı ve yakın tıbbi desteğe ihtiyacı vardır.

Hastalıktan etkilenmeyen kaslar var mıdır?

ALS vücuttaki tüm kasları etkilemez. Kalp kası etkilenmez. Barsak ve idrar kontrolünü devam ettirebilir. Göz kasları genellikle en son etkilenen kastır, bazen de hiç etkilenmez.

ALS’nin tedavisi var mı?

ALS’nin nedeni tam olarak bilinmediği için semptomatik olarak tedavi edilebilir. ALS’nin kesin bir tedavisi yoktur. Ağızdan alınan bazı ilaçların hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı, hastanın ömrünü uzattığı, hastanın daha uzun süre iş görmesini sağladığı kanıtlanmıştır. İlaç dışında hastanın mümkün olduğunca rahat ettirilip, normal yaşantısını devam ettirecek tedbirler alınması, rehabilitasyonlarına yönelik gerekli ek tedavilerin yapılması çok önemlidir. Özellikle bu tür hastaların bakımını ve rehabilitasyonunu üstlenecek kişilerin hastalıkla ilgili iyi bir eğitimden geçmesi gerekir.

Arifiye Belediyesi Personeli İftarda Buluştu…

Arifiye Belediyesi Personeli İftarda Buluştu…

Arifiye belediye Başkanı İsmail Karakullukçu, Belediye Personeline İftar Yemeği Verdi…

            Arifiye Belediye Başkanı İsmail Karakullukçu, 15 Haziran Perşembe günü, Hanlı Düğün Salonunda  Belediye Personeline iftar yemeği verdi.

            İftar yemeğine; Belediye Başkanı İsmail Karakullukçu, Başkan Yardımcıları, Meclis Üyeleri ve Belediye Personeli katıldı.

            İftar yemeğinde bir konuşma yapan Başkan İsmail Karakullukçu; “Çok değerli çalışma arkadaşlarım. Sizlerle birlikte, 2009 yılından bu yana uyum içerisinde Arifiye’mizi güzelleştirmek ve modern bir ilçe yapabilmek için çalışıyoruz. İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının manevi havasını birlikte yaşayalım, çocuklarımız Arifiye Belediyesi ailesini görsün, tanısın istedik.

Bu mübarek ayda rutin Belediyecilik hizmetlerimizin dışında, ilçemizde yaşayan ihtiyaç sahibi vatandaşlarımız için de hizmetlerimiz oldu. Kent meydanımızda, çocuklarımızın damağında; Ramazan şerbetimizle, allı güllümüzle, pamuk helvamızla tatlı bir tat bırakalım, etkinliklerle onların dünyasına bir yolculuk yapalım istedik. Hani klasik bir söz vardır; Nerde O eski Ramazanlar?…

 

İşte biz, tam da buraya dokunmaya çalıştık.  Tabi her güzel şeyin olduğu gibi Mübarek Ramazan ayının da bir sonu var. Sayılı gün geldi, geçiyor. Son haftaya girerken, hepinize özverili çalışmalarınızdan dolayı teşekkür ediyor, şimdiden aileniz ve sevdiklerinizle birlikte nice mutlu bayramlar diliyorum.” Dedi.

Türk Medyası Darbe Dönemlerinde Kötü Bir İmtihan Verdi

Medya temsilcileri ile iftarda bir araya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, burada yaptığı konuşmada, “Milletin bütün sırlarını, menfaatini yerle yeksan etmek kimsenin haddine değil. Haber peşinde koşmakla ihanete aracılık etmek tamamen farklı şeylerdir. Uluslararası karalama kampanyalarına kalemşorluk yapmak da gazetecilik değildir. Hele hele FETÖ’cülerin servis ettiği çarpıtmalar üzerinden devleti, devletin güvenliğini, ülkenin geleceğini hedef almak asla gazetecilikle bağdaşmaz” dedi.

Huber Köşkünde gerçekleşen iftar programında Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşma yaptı.

İftar sofrasını teşriflerinden dolayı teşekkür ettiği misafirlerinin Ramazan ayını tebrik ederek bu mukaddes ayın ülke, millet ve tüm insanlık için barışa, huzura ve dayanışmaya vesile olması temennisinde bulunarak konuşmasına başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, basın temsilcilerinin ülkede ve dünyanın dört bir köşesinde yaşanan hadiseler hakkında kamuoyunu bilgilendirdiklerine işaret etti ve “Bu çalışmaların tarafsız, hakkaniyete ve mesleğin temel ilkelerine riayet edilerek yürütülmesi şüphesiz ki çok ama çok önemli. Hakikatin en yalın haliyle okuyucuya ve izleyiciye aktarılması, bu mesleğin olmazsa olmazıdır” dedi.

Tahrif edilen hakikatin, hakikat olmaktan çıktığını; yanlı, tek taraflı, hatta kasıtlı bir haberin, gerçek anlamda bir haber olmadığını vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Maalesef bizler ülkemizde senelerce haber yerine özellikle de dezenformasyonla ağır bir propaganda bombardımanıyla hep karşı karşıya kaldık. Bilhassa medya dünyasının köşe başlarında bulunanlar ellerindeki bütün gücü milletin sesini duyurmak için, demokrasinin gelişmesi için değil özellikle de kendi ideallerini yansıtabilmek, bunu özellikle ısrarla devam ettirebilmek amacıyla kullandılar” diye konuştu.

“TÜRK MEDYASI DARBE DÖNEMLERİNDE KÖTÜ BİR İMTİHAN VERDİ”

Medyanın, halk adına kamuoyu oluşturan bir kuvvet olmaktan ziyade kendisini siyasetin, yargının, yasamanın, yürütmenin yerine koyan bir konumda olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk medyasının özellikle darbe dönemlerinde kötü bir imtihan verdiğine dikkat çekti ve “40 yıllık siyasi hayatım boyunca hem yerel, hem de uluslar arası medyada karalama kampanyalarının muhatabı olmuş birisiyim. Yani sadece ulusal değil uluslararası medyada da nasıl muhatap olduğumu sizler en az benim kadar biliyorsunuz. Siyaset yaptığımız partiler de aynı şekilde baskılara, haksız ve asılsız ithamlara maruz kaldı. Ve bir değil, iki değil, üç değil kapatıldı” diye ekledi.

Şu anda da genel başkanı olduğu partinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kahir ekseriyete sahip olduğu bir dönemde kapatılmak istendiğini, partisinin sayı itibariyle neredeyse Anayasayı değiştirebilecek güce sahip olduğu dönemde bunun yaşandığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerinin devamında şöyle konuştu: “Hatta ana muhalefetin başındaki zat o zamanlar Ankara’da da gerçekten yargıç varmış gibi ifadeler kullandılar. Tabii bunları kullananlar aynı şeylerin onlara da, bize de zaman zaman gelebileceğini düşünmediler. Kaldı ki bizler zaten siyasetin içinde bulunduğumuz dönemler içerisinde bunları çok yaşadık, yaşıyoruz. Bundan sonra da yaşamaya devam etmeyeceğimizi kimse bize garanti edemez. Bizler bütün bunlara rağmen hakkın ve hakikatin üstün geleceği inancıyla asla ümitsizliğe kapılmadan çalıştık, mücadele ettik ve bundan sonra da aynı şekilde mücadele edeceğiz.”

“HİÇ KİMSE MİLLÎ İRADEYİ YOK SAYAMAZ”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidarları döneminde diğer alanlarda olduğu gibi medya sektöründe de farklı seslerin, farklı görüşlerin dillendirilmesine özellikle imkân sağlamaya gayret ettiklerini ifade etti ve “Ayrıcalıklarını kaybedenler bundan rahatsız olsalar da, bugün medyamızın daha renkli, daha demokratik, daha çoğulcu olduğu bir muhakkaktır, bir gerçektir. Demokraside ulaştığımız seviye itibariyle ülkemizde artık hiç kimse millî iradeyi yok sayamaz. Kendini milletin ve seçtiklerinin üstünde göremez” dedi.

Türkiye’de Anayasa ve yasaların herkes için bağlayıcı olduğunun altını çizerek, “Nasıl siyasetçiler hukuk içinde hareket etmek zorundaysa, şüphesiz ki gazetecilerin de, medya dünyası mensuplarının da aynı şekilde hukuka bağlı kalmak zorunda olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz” ifadelerini kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kaldı ki özgürlük dediğimiz şey, sınırsız hürriyetin olduğu bir şey değildir. Özgürlüklerin de bir sınırı vardır. Ki benim özgürlük alanıma kadar bir özgürlük… Ben de kalkıp sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğumu söyleyemem. Ben de bir başkasının özgürlük alanının sınırına kadar bunu kullanabilirim, daha ileri gitmem mümkün değil” şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi: “Batıdaki bazı kuruluşlar sürekli bize gelirler hapisteki gazeteciler teranesi tutturmuş gidiyorlar. Biz yurt dışına çıktığımızda aynı şeyi söylüyorlar; ‘sizin cezaevlerinde çok tutuklu gazeteci var.’ Bugün ülkemizde arkadaşlar, size Bakanlığımızın rakamlarını veriyorum; mesleğini gazeteci olarak ifade ederek cezaevinde bulunan, kendi ağızları bu, 177 kişiden sadece 2’si sarı basın kartı sahibidir. Bakın sadece 2’si sarı basın kartı sahibidir. Bu 177 kişiden bir tanesi cinayet suçundan, diğerleri de terör örgütleriyle olan ilişkileri sebebiyle cezaevinde bulunuyor. Değerli dostlar, bunu öyle bir dezenformasyonla Batı dünyasına bildiriyorlar ki, Batı dünyası da alıyor onunla bizim önümüze geliyor. Diyoruz ki; siz bizim Bakanlığımızın size verdiği bilgilere, belgelere mi bakacaksınız, yoksa onların yalanlarına mı? Ne derseniz deyin aynı şeyi döndürüyor ve karşımıza geliyorlar.”

“HABER PEŞİNDE KOŞMAKLA İHANETE ARACILIK ETMEK FARKLI ŞEYLERDİR”

Son günlerde yapılan tartışmaların bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inandığını sözlerine ekleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Haber peşinde koşmakla ihanete aracılık etmek tamamen farklı şeylerdir. Manşetini, kalemini, gazete sayfalarını terör örgütünün emrine verenlerle eline silah alıp dağa çıkan arasında temelde bana göre hiçbir fark yoktur. Terör örgütü mensupları ile iş birliği içinde hukuku çiğnemenin millî güvenliği tehdit eden eylemlere girişmenin elbette bir müeyyidesi olacaktır” vurgusunda bulundu.

Dünyanın hiçbir ülkesinde devlet sırlarını yasa dışı yollarla ele geçirip tahrif ederek, eğip bükerek haberleştirmenin gazetecilik faaliyeti olarak görülemeyeceğinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu açıklamalarda bulundu: “Milletin bütün sırlarını, menfaatini bu şekilde yerle yeksan etmek kimsenin haddine değildir. Uluslararası karalama kampanyalarına kalemşorluk yapmak da gazetecilik değildir. Hele hele FETÖ’cülerin servis ettiği çarpıtmalar üzerinden devleti, devletin güvenliğini, ülkenin geleceğini hedef almak asla gazetecilikle bağdaşmaz. Bugün ortalığı ayağa kaldıranlar nümayişle suç bastırmaya çalışmak yerine öncelikle kendilerini hesaba çekmeli. FETÖ ile işbirliklerini sorgulamalıdırlar. Hukuk önünde hiç kimse layüsel değildir, dokunulmaz asla değildir. Kendi istedikleri kararlar çıkmadığında yargı kurumuna saldıranlar, en büyük zararı bu ülkeye veriyorlar. Unutmayın adalet yollarda değil, adliye binalarında aranır.”

“SİYASETTE SÖYLEYECEK SÖZÜ OLANIN BUNU İFADE EDECEĞİ YER YOL KENARLARI DEĞİL, MECLİS KÜRSÜSÜDÜR”

Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in ‘ yollar yürümekle aşınmaz’ sözünü hatırlatarak, “Varsa bir haksızlık müracaat edeceğin yer bellidir. Siyasette söyleyecek sözü olanın bunu ifade edeceği yer de yol kenarları değil Meclis kürsüsüdür” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Gelirsin Meclis’te bunları ifade edersin. Mahkeme kararına itirazın da usulleri bellidir. Bunun dışında bir hareket tarzının ne ülkeye, ne millete, ne de adaletin tecellisine bir katkısı olmayacaktır. Zira biz ülkemizi güçlü kılmak istiyorsak, biz bu ülkeyi birlik beraberlik içerisinde muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmak istiyorsak, o zaman ülkeyi karıştırmanın hiçbir anlamı yoktur” değerlendirmesinde bulundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Sizin gibi 15 Temmuz’da da bunu yapanlar oldu, sizin 15 Temmuz’dakilerden ne farkınız var? Onların elinde F16’ları vardı, helikopterlerle saldırıyorlardı, tanklarla toplarla saldırıyorlardı, sizler de şu anda yollarda yürüyüşler yapıyorsunuz, işte akşam da karavanlarda istirahat ediyorsunuz; olay bu. Ama sizler eğer kalkıp da ‘TEM’i veya E5’i, buraları da biz işgal ederiz’ falan diyecek olursanız, o zaman durum aynen 15 Temmuz’a dönüşür ki ona da tabii ki müsaade etmek gibi bir lüksümüz asla yok. Zaten yapılan iş şu anda hukuki değildir, onu da söyleyeyim. Bunu yasal yollardan böyle bir adımı yapmak suretiyle gidişiniz, şu andaki hükümetimizin bir inceliğidir, daha da ileri gidiyorum bir lütfudur, bunun da çerçevesi içerisinde devamı. Ama bu şekilde kalkıp da gerek ulusal, gerek uluslararası bazda, özellikle ülkemizi ‘özgürlüklerin olmadığı bir ülke’ havasında yansıtmanın gayreti içerisine girmek asla bu ülkeye bir şey kazandıramayacağı gibi kendilerine de bir şey kazandırmayacaktır. Bunu bir tehdit yolu olarak düşünüyorlarsa, hiç mi hiç kazandırmayacaktır. Zira her şey ortada, 15 Temmuz’da olanların akıbeti belli. Daha bitmedi işimiz, devam ediyor.”

“ÜLKEMİZİN VE MİLLETİMİZİN MENFAATİNİN OLDUĞU YERDE BANA GÖRE DİĞERLERİ TEFERRUATTIR”

15 Temmuz’un banileriyle daha yapacakları çok işlerinin olduğunu, virüsün bütün bünyeyi sardığını ve bu virüse karşı yürütülen mücadeleyi küçük ölçekte ele alamayacaklarını kaydeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu sürece gelene kadar bizim de eksiklerimiz-yanlışlarımız olmuş olabilir, göremediğimiz, gözden kaçırdığımız şeyler olabilir, bundan dolayı iş buraya kadar gelmiş olabilir. Fark ettik, şimdi de üzerine üzerine gidiyoruz” sözlerine yer verdi.

Türk demokrasisine verdikleri katkılardan dolayı medya temsilcilerine teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, medyanın kendisi ve hükümetle aynı şeyi konuşmak zorunda olmadığını kaydetti ve konuşmasına şöyle devam etti: “Ama bir şeyi özellikle rica ediyorum, o da şudur: Yerli ve millî olarak ülkemizin ve milletimizin menfaatinin olduğu yerde bana göre diğerleri teferruattır, buna bizim dikkat etmemiz lazım. İşte şu anda dağlarda olanlarla dağlara kaçırılanlar ve onların verdiği desteklerle ülkemizi hala karıştırmanın gayreti içerisinde olanlar, ekonomide ciddi bir sıçramanın işaretlerinin ortaya çıktığı bir dönemde bunun bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur. İşte ilk çeyrekte yüzde 5 gibi bir büyümenin yakalandığı Türkiye, artık 2017’yi çok daha farklı bir şekilde inanıyorum ki oranlarını yükselterek gerçekleştirecektir.”

“HALKIN MORALİNİN YÜKSEK TUTULMASI MEDYA İLE BİRLİKTE OLACAKTIR”

2023 hedeflerine ulaşmada moral etkeninin önemine işaret ederek, halkın moralinin yüksek tutulmasının medya ile birlikte olacağını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Gerek yazılı, gerek görsel medyada halkımız bu enformasyon kanallarının kendilerini teşvik edici mahiyeti olduğunu gördüğünde inanıyorum ki herkes işine çok daha farklı sarılacaktır. Sizler bu işin bilgide inanıyorum ki lojistiği durumundasınız. Ve bunu psikolojik olarak vermek halkımızı çok daha farklı bir yöne doğru götürecektir. Bunun yanında da özellikle yatırımcılarımızı teşvik edecektir” dedi.

Medya temsilcilerinin yaklaşan Kadir Gecesini ve Ramazan Bayramını kutlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan sözlerini, Ramazan Bayramının Türkiye için barışa, kardeşliğe vesile olması temennisiyle tamamladı.

MHP Sakarya İl Başkanı M. Levent Bülbül Güven Tazeledi.

MHP  Sakarya İl  Başkanı Muhammed Levent Bülbül Güven Tazeledi.

Milliyetçi Hareket Partisi Sakarya İl Teşkilatı 12. Olağan Kongresi Adapazarı Orhan Gazi Kültür ve Kongre Merkezi’nde yapıldı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel Sakarya Kongresini Divan Başkanlığı üstlendi. Divan Başkan Yardımcılığını   Sakarya  Milletvekili Zihni AÇBA,Katipliği Dursun Yelken Yaptı.

Kongrede bir  Konuşma Yapan MHP  Sakarya İl  Başkanı Muhammed Levent Bülbül  çok  sert  konuştu.

MHP Milletvekili Açba dan sert sözler..

MHP Milletvekili Açba, “iktidarın temsilcileri şehit cenazesinde en ön saftaydılar uzanıp yüzlerinin kızarıp kızarmadığı’na bakmak istedim” diyerek Ak Partili vekili bombaladı

İSİM VERMEDEN ELEŞTİRDİ

MHP Sakarya Milletvekili Zihni Açba partisinin il kongresine şehidimizi son yolculuğuna uğurladıktan sonra katıldı. Açba kongreye katılan partililere Sakaryalı Jandarma Uzman Çavuş Yakup Yılmaz’ın cenazesinde ki izlenimlerini aktardı. Açba , “Cenaze namazını kılarken en ön safta it denilen Öcalan’a “Onunla empati yapmak lazım” diyen iktidarın milletvekilli vardı. Arka saflardan çok merak ettim acaba yüzü kızarıyor mu” diye. Uzanıp bakmak istedim. Yine aynı ön safta hain örgütün siyasi sözcülüğünü yapan Osman Baydemir’e elinde karanfillerle ziyarete giden eski belediye başkanı  25 nci Dönem Sakarya Milletvekili olan şahsı da gördüm” diyerek teröristle yakın ilişkili isimlere gönderme yaptı.

TERÖRLE MÜCADELE

Terörle mücadeleyi destekleyen sözler sarf eden Açba ” İki sene önce Türkiye’de “Böyle şeyler olur mu ?

Türkiye’de bunlar yapılabilir mi?

Türkiye Cumhuriyeti bunları yapar mı?

Diye sorduğumuzda bu ülkenin vatandaşların yüzde 90’nının “Hayır ya bu devlet öyle bir hale geldi ki bunları yapabilmesi mümkün değil.

Bu örgütle mücadele edemez. Bu örgütlerle kucak kucağa oturmuş bir devlet yönetimi var.”

Kanaatini ifade edecek iken Allah’ım şükürler olsun bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini iktidar olarak yönetenlerin bizim kanaatimize göre yanlışlıkları var ama terörle mücadeleye konusunda destekliyoruz.

Şunu da söylemek lazım. İktidarın yarınlarına kefil miyiz?

Bizler asla yarınlarına kefil değiliz”

Kongrede konuşan il Başkanı Levent Bülbül, “15 Temmuz’u darbe girişimi olarak ifade ediyoruz ama bunu bir iç savaş girişimi olarak da niteleyebiliriz. Milliyetçi Hareket Partisi’nden başka bu hadiseleri görüp gerekli uyarıları yapan ve geleceğimize sahip çıkarak Türk devletinin çökeltilmesine müsaade etmeyiz diyen başka bir hareket yok” dedi.

Divan Başkanı Ruhsar Demirel ise, “Ben demin raporların oy birliği ile kabul edilip edilmediğini sordum ama bakıyorum ki burada gönül birliği var”

Yapılan oylamada tek aday olan Levent Bülbül 549 delegenin oyuyla tekrar başkan seçildi.

SAKARYA  İL  YÖNETİM KURULU

Muhammed Levent Bülbül. Kerim Ergezen, Erbay Kayatürk, Ömür Açba, Rafet Bayram, Fethi Paker, Murat Aşan, Ahmet Kazıcıoğlu, Suat Yılmazer, Yılmaz Salman, Dursun Yelken, Engin Kaba, Serdar Gül, Sema Balaban, Ahmet Ziya Akar, Muhammet Varol, Muttalip Açıkgöz, Hüdaverdi Bahadır, Paşa Demirci, Halil Hakan Oturmak, Hasan Sağlam, Leyla Tankal, Kemal Tank, Ahmet Boyun, Oğuz Alkaş, Ali Öğütlü, Cüneyt Karaman, Mustafa Kanarya, Aydın Bostancı, Fatih Şimşek, Kubilay Acartürk, Fatih Kır, Mehmet İr, Abdulmelik Yavuz, İbrahim İskender, Fatih Özkür, Bülent Hoşsöz, Nihat Bakır, Nurcan Serdaroğlu, İslam Tiryaki, Vadettin Uzunoğlu, Yasin Alkan, Bahadır Çallı, Turhan Tuncay, Yıldıray Yılmaz, Hasan Coşkun, Mustafa Erdik, Mehmet Ergin Salan, Vedat Balcıoğlu.

Üst Kurul Delegeleri: Levent Bülbül, Ahmet Koyun, Ahmet Kazıcıoğlu, Ahmet Ziya Akar, Ali Doğan Eroğlu, Berat Taner, Kemal Tank, Kerim Ergezen, İsmail Küçük, Oğuz Alkaş, Ömür Açba, Suat Yılmazer, Turgut Babaoğlu, Yılmaz Salman.

 

MHP Geyve İlçe Başkanı  Şerafettin KAYA,Geyve Belediyesi Meclis  Üyesi Engin TOKLU MHP Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel , Sakarya  Milletvekili Zihni AÇBA, MHP  Sakarya İl  Başkanı Muhammed Levent Bülbül  Görüşme  İmkanı Buldular .

Geyve İlçesi İftar Krizi Yaşıyor

Geyve  İlçesi İftar  Krizi Yaşıyor

MHP  GEYVE İLÇE TEŞKİLATI  BASIN AÇIKLAMASI

MHP  Geyve İlçe Bşk.Şerafettin KAYA”Saygıdeğer Geyve’li hemşehrilerim,

Değerli Geyve ve Büyükşehir Belediye Başkanım;

Dün itibarı ile halkımızla hasbihal ve günlük ihtiyaçlarımız için Geyve çarşısında dolaşırken işbu açıklamanın konusunu teşkil eden olayı ve neden olduğu sorunlar yumağına şahit oldum. Konu; Geyve ve Büyükşehir Belediye başkanlarımızın arasında yaşanan olumsuzlukların ayyuka çıkmasıdır. Bu durumdan halkın zarar görmesi ve rahatsız olmasıdır.

Başta samimiyetimle belirtmek isterim ki; adımdan söz ettirmek, reklam ya da herhangi menfeat beklentisinde olmak niyetinde değilim, durumdan vazife çıkarmak ve yerel yönetimin ilimiz ve ilçemizin en tepesindeki insanlara yön vermek ise haddim değildir. Siyasi ve toplumsal bilincin sorumluluk duygusuyla hareket ettiğimin sadece halkımızın yaşanan olumsuzluklara karşı seslerini duyurma ve çözüm bulma adına açıklama yaptığımın bilinmesini isterim. Yazdığım her cümle benim değil halkın birebir ağzından dökülen ancak cesaret edip dile getiremediği duygulardır. Bazılarının ancak arkanızdan konuşup yüzünüze söyleyemeyeceği cümlelerdir. Bu nedenle sözlerimin sizdeki yansımasının bende karşılığı yoktur. Ben elçiyim, umarım zeval olmaz.

Öncesini bilmiyorum; ancak geçen yıl Büyükşehir Belediyesi adına Geyve’de verilen iftar yemeğine Geyve Belediye başkanımızın katılmadığından bahisle halkımızın bu durumdan 1 yıldan beri rahatsız olduğuna şahit olmaktayız. İlk zamanlar arada bir yoklayan dikkate alınmayacak çapta başağrısı misali günübirlik yaşanan, gelip geçici durumdur şeklinde iyiye yorumladık. Ancak aradan geçen bir yılda memleketimizin bu topraklarında yetişmiş iki güzide insan arasındaki sorunun çığ gibi büyüyerek kangren haline geldiğine şahit olmaktayız.

Bugüne kadar yazılı, görsel medya ve sosyal medyada çıkan haberlerin farkında ancak sorunları çözme değil aksi tesir yapar endişesiyle sütünde durmadık. Ancak halkın bu konuda patlama noktasında olduğunun altını çizmek istiyorum. Dün birkaç sivil toplum kuruluşu başkan ve üyeleri ile muhtarlarımızın durumu bana aktarması ile çarşıya indiğimde karşılaştığım herkesin konusunu etmediğim halde beni görür görmez çözüm yönünde yardım ve katkıda bulunmamı isteyen talepleri olmuştur. İnsanlar bu durumdan son derece rahatsız, maddi-manevi muzdarip durumdalar. “Büyükşehir tepeme biner” “zabıta tepeme biner” diye ön plana çıkıp zarar görme korkusuyla kimse kimseye bir şey diyemiyor.

Diyeceğim odur ki;

Değerli başkanlarım, artık şapka düşmüş kel görünmüştür. Sizin aranızdaki sorunun ne olduğu “bizi ilgilendirmez” değil ilgilendirir çünkü sonuçlarına halk katlanıyor, daha fazla bedel ödemek istemiyor ve hepsinden de önemlisi sizden kavga değil verdikleri oy’un karşılığı icraat, hizmet bekliyor. Birbirini seven, güleryüzlü, kolkola  ve uyum içinde yönetim anlayışı ile bu sinerjiyi kendilerine aktarmanızı istiyor. Zaten yıllardır “Sakarya’nın güneyi yatırımlardan gereken payı alamıyor” modundaki halk siyasilerin arasındaki kısır çekişmeler sonrasında mevcut ve periyodik kaynaklardan dahi mahrum kalındığı hissine kapılıyor, maalesef buna da kendilerini inandırmış durumdalar. Herkesi aynı anda mutlu etmek imkansızdır, bu nedenle biz siyasetçilerin seveni olduğu kadar sevmeyeni de olması kaçınılmazdır. Sizler sizi sevenleri üzüyor sevmeyenleri de sevindiriyorsunuz. İçinde bulunduğumuz durum zaafiyettir, birilerinin felaketinden faydalanmak insani olmasa da maalesef başka birileri bu zafiyeti kendi adına hayra ve ranta çevirme gayret ve amacındadır. Durumdan nemalanmak derdindedir. Kavganın kazananı yoktur ama bu kavganın kaybedeni Geyve halkıdır. Bu olumsuz durumdan dolayı mevcut periyodik yatırımların dahi başka ilçelere veya başka kalemlere kaynak olarak aktarıldığını dahi düşünenler var. Ayrıca bu dumanlı hava siyasi rakipleriniz içinde ellerini ovuşturacakları, hamle yapacakları bir durumdur, bu yönde de harekete geçilerek oy devşirme, siyasi rant elde etme amacıyla atağa geçeceklerini de unutmayın. Aynı geminin insanlarına basit, ilkel, basiretsiz yönetim tarzı ile değil ceviz kabuğu incir çekirdeğini dahi doldurmayacak meseleler için işkence yapmaya, maddi ve manevi bedel ödetmeye kimsenin hakkı yoktur. Bu konuda hassasiyet noktasında cümlelerin ardı arkası kesilmiyor, çok şeyler yazılabilir ancak meselenin özü anlaşılmış durumda olduğundan kısa kesmek istiyorum.

Ayrıca bu konunun buraya gelmesinde değerli (!) katkı saylayan kendilerini gazeteci ve medya mensubu diye tanımlayanlara da şunu demek istiyorum; Bizlerin haklı olduğumuz ve halkın sesini iletmemiz noktasındaki haberlerimizi yayınlamazken, sosyal medyada sırf bastırılmış ideolojisinin etkisinde muhalefete “uzlaştırıcı olacakmışız” yönünde mesaj vermeye kalkan zavallılar, bizim kayığımız yok, ayaklarımız yere sağlam basıyor ve karadayız, kayığına bindiğiniz kişilerle size iyi yolculuklar diliyorum ve el sallıyorum, “güle güle”. Siz önce bindiğiniz kayığa bakın, biz toplumsal sorumluluk bilinciyle zaten görevimizi yaparız, Ülkücü Hareket bu ülkede yarım asırda “ezan dinmez, bayrak inmez” uğruna 5000 şehit vermiştir. Kimsenin kayığına binmemiş, şu an olduğu gibi yapıcı eleştirilerini bölge, ülke ve milletin yararına yapmakta ve yapacaktır, siz işinize bakın, hakkın ve haklının sesi er-geç duyulur evvel Allah…

Sonuç olarak; Değerli belediye başkanlarım; oluşan bu tablodan başta Geyve halkı rahatsız ve tepkili, kızgınlığından dolayı burnundan nefes alıyor ama kimse kimseye bir şey diyemiyor ama derdini anlatacak muhatap bulduğunda cümlelerin sonu gelmiyor . Herkes ittifakla her iki belediye başkanının yarın akşam yapılacak iftarda yemeğinde el ele, kol kola görmek istiyor. Haklılar da, çok şey de istemiyorlar, bu durum onların haklı olmasından ziyade “size hizmet etmeye talibiz” diye oy istediğiniz insanlara karşı sorumluluk bilinci ve uyum içinde hizmet etmek görevinizdir. Bu makamlar biz ölümlü, fani insanlara baki değildir. Baki olan davanın ve devletin ilanihaye yaşamasıdır, bekasıdır. “Çivi çiviyi söker” zihniyeti ile didişmek yerine her şeyin en iyisine layık bu necip milletin evladına hizmet etmek için çivi çakın, proje üretin, verdiğiniz sözü yerine getirin ve hizmet edin. Baki kalan gökkubbede hoş bir sada bırakın, sizden bekleneni ve yakışanı yapın.  (Benim bildiğim küskün geçen bir yılın ve) kaosla geçen zamanın telafisi yok. Yarın bu konu çözülmelidir, öğleye kadar sonuç alınmazsa İçişleri Bakanlığı, başbakan ve cumhurbaşkanlığı nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağının bilinmesini isterim. Bu aymazlığı ve sorumsuzluğu diğer bir ifade ile halkın ayyuka çıkmış feryadını birileri duymalı ve gereğini yapmalıdır.

Yarın akşam iftar yemeğinde GEYVE HALKI, BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞBAKANI SAYIN ZEKİ TOÇOĞLU İLE GEYVE BELEDİYE BAŞKANI MURAT KAYA’YI AYNI MASA ETRAFINDA KOLKOLA, GÖNÜL GÖNÜLE GÖRMEK İSTİYOR.

Devletin bekası esastır; atanmış, seçilmiş en büyük mülki amirinden vatandaşına kadar devletin her kurum ve kuruluşu uyum içinde olmalı, birbiri ve halkı ile barışık olmalıdır.

Umarım mesaj alınır, gereken halkın istediği ve özlediği yönde yapılır. Bize düşen ise yapıcı muhalefet bilinciyle hislere tercüman ve klavuz olmaya çalışmaktır.

Her iki belediye başkanım başta olmak üzere Geyve halkına ve herkese en derin saygı ve sevgilerimi iletir hayırlı Razamanlar dilerim.

Mehmet Kır’dan Büyükşehir iftarına davet

Mehmet Kır, tüm Geyvelileri Büyükşehir’in iftarına davet etti. Geyve eski Belediye Başkanı Mehmet Kır yayınladığı mesajla tüm Geyvelilere birlik ve beraberlik çağrısı yaparak, Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin Geyve’de yarın düzenleyeceği iftar organizasyonuna katılmaları yönünde davette bulundu.

Mehmet Kır’ın açıklaması şöyle;

 

Geyve eski Belediye Başkanı MEHMET KIR” Tüm Geyveli ve Alifuatpaşalı hemşehrilerimin, İslam Aleminin 11 ayın sultanı olan Ramazan-ı Şeriflerini tebrik eder, içinde bulunduğumuz rahmet, bereket, birlik, beraberlik ve Kur’an ayının huzura, kardeşliğe, barışa ve hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz eder; İslam Alemi’nin de kurtuluşuna vesile olmasını dilerim.

16 Haziran Cuma akşamı, Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Zeki Toçoğlu’nun Geyve Adnan Menderes Kapalı Pazaryeri’nde vereceği geleneksel iftar yemeğinde tüm Geyveli ve Alifuatpaşalı , Sakaryalı hemşehrilerimin, gönüldaşlarım, komşularımla buluşmak ümidiyle hepinize en kalbi, en derin sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunarım.

Hepinize hayırlı Ramazanlar diler; dualarla idrak edeceğimiz bin aydan daha hayırlı mübarek Kadir Gecenizi ve Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik ederim.

İKİ YIL ÖNCE  FAKİR İFTARI  ŞİMDİ  ZENGİN İFTARıMI MI?

Bem-Bir Sen Sakarya Şube Başkanı Ahmet Öksüzali ” İki sene önce Murat bey katılırken fakir iftarıydı da şimdi mi zengin iftarı oldu. ?

Milli Eğitim bakanlığı‘da Eğitim Emekli  Müfettişi Cemalettin Dinçer “ Aksırıncaya,tıksırıncaya kadar yiyin. Fitil,fitil burnunuzdan gelsin.

İrfan Tufanoğlu Yığın yîğin spor yapıp kilolarınızı atarsınız spor malzemelerinin parasını vatandaş öder çûnkû buna mûsait

Yazdan Kalma Bir yazı

YAZDAN KALMA BİR YAZI

( 1 )

Ama yaz, ve hani derler ya,
“yazdan kalma” diye, onlar da olmayacak-
artık hiçbir şey gelmeyecek.

(Ingeborg Bachmann)

Enis Batur, Oktay Rifat’ın yolculuk kitapları üzerine düşüncelerini aktardığı bir yazısına da yer veriyor kitabında. Burada “Üç günlük geziyle bir yazar bir yeri,  bir memleketi tanımaz.  Kendine göre bir sonuçlara varır.  Hep genel konularda dolaşır durur.” diyormuş Oktay Rifat. (Oktay Rifat’a Doğru, Sel Yayıncılık,  2014, s. 112)

Geçen yaz yaşadıklarımı ben de sezon sonundan alarak aktarayım size.  Ancak bendeki gözlemler üç günlük değil bir ömürlük sayılır.

“Bir sahil kentinde limana bağlı teknelerin ağırlığını ‘küçükler’ oluşturuyorsa, orada insanlık sürüyor demektir.” demişti Nazım Alpman bir köşe yazısında (18 Ağustos 2008, Birgün)

Kumla’da Gemlik-Küçükkumla-Mudanya arası işleyen bir İDO vapuru var. Gemlik ve Armutlu’dan İstanbul’a giden bir de hızlı feribot. Büyüklerden her ikiside. Sahilin sessizliğini onlar bozuyorlar. Ama niye yalan söyleyeyim boğaz vapuru her uğradığında onu gördükçe mutlu oluyorum.

Sahili düzenli dolaşan iki de gezi motoru var. Mehtap turlarıyla ünlü İzzet Kaptan ve Behçet Kaptan. Ama o eski, nostaljik tadı yok tekne turlarının da. Sahiller sitelerle boydan boya apartmanlarla çevrilmiş çünkü.   Mavinin yanına yakışan o yemyeşil kıyıları, zeytinlikleri, çamlıkları, çınar gölgelerini arıyorsunuz.

İzzet Kaptan emekli olmuş,  yolculuklara yakışan mehtap turlarının adını belediye “mavi tur” koymuş. Behçet Kaptan başka. Gemlik’te banklarda oturmuş kitabımı okuyorken Behçet Kaptan’ın  küçük sevimli teknesi anonslar yapıyordu. Saat 15:00’da; “Gemlik-Küçükkumla Turu”. Benim için iyi bir fırsat. Hem böylece yıllar yıllar sonra Gemlik-Manastır-Küçükkumla sahillerinin son durumunu denizden de görebilecektim.

Ve motorlarda çalan müzikler, benim küçüklüğümde Modern Talking ile Nurtaç Düzgit/Grup Turbo kasetleri falan çalınırdı. O yıl hangisi moda ise… Denizi yaran küçük tekne yaz sezonu boyunca aşina olduğum şarkıyı dinletiyor yine:

Dön hadi artık dünyaya

Aç gözünü zaman dar

Vazgeç artık eh be yavrum

Bunun sonu çok zarar

Eller ne dese inanmadın

Yürek yandı aldırmadın

Vuruldu kaç kere yüze

Sevmiyor dediler duymadın

Her yer de okyanus sen boğuldun derede

Zamanla unutulur hani aklın nerede

Saatin mi bozuldu niye kaldın geçmişte

Al bir zaman bir de akıl bu da benden sana hediye

(Derya Uluğ/Okyanus)

Kıyıdaki değişimi daha iyi görebilmek için sancak tarafında yerimi aldım ve küpeşteye de hafiften yaslandım. Cep telefonu elimde kamerası alesta. Anımsadığım her yeri tek tek çekeceğim.  Gemlik Körfezinin sol tarafı kıyı boyunca serbest liman bölgesi (Gemport).  Sağ taraf çay bahçesi ile ünlü Manastır mevkii. Adını eski zamanların keşişler bölgesi olmasından alıyor. En tepeye kadar yazlıklarla dolmuş.

Manastır da 1984’e kadar şirin ve boş bir sayfiye yeriydi. Bu tarihten sonra heyelan tehlikesine ve Bayındırlık Bölge Müdürlüğü Afet İşlerinin raporlarıyla tescil edilmesine rağmen… Uğur, Huzur ve Küçük adlı apartmanlar da yıktırılmıştı…

Halbuki ne kadar güzeldi. Küçükken sık sık gelirdik buraya. Gemlik’ten kalkan küçücük motorların yanaştığı ahşap şirin bir iskelesi vardı. Yamaçtan incecik ama çok soğuk ipil ipil bir pınar akardı. Hani karpuz çatlatan dedikleri cinsten. Günübirlikçiler o pınarın çevresinde toplanırlardı. Pınar suyunda adeta buz kesen bostanlar yaz ortasının pikniğine serin lezzetler katardı. Arada da keşişlerden arta kalan kalıntılar üzerinde kurulan çay bahçesinden mesireciler ihtiyaçlarını karşılarlardı. Apartmanlar arasında sıkışıp kalmış bu yerin şimdiki adı da “Saklı Bahçe”olmuş.

Deniz güzel miydi değildi belki çakıl taşlık maşlıktı falan ama bizlere yetiyordu. Henüz bozulmamış zeytinlikler, işgal edilmemiş kıyılar…

Manastır’dan sonraki rota Küçükkumla sahili. Sahile adını veren kıyıdan köy 3 km içeride.

İnsan bir yerde uzun zaman kalınca bazı şeyler değerini mi yitiriyor ne? Galiba beklentiler karşılıksız kalıyor ve bazı şeyler de gizemini yitiriyor. Bir zamanların zeytinliklerle kaplı Küçükkumla’sının betonlaşan şantiye halindeki görünümü bende bu duyguyu yaratmıştı. Binerken 10 liralık bileti kesen lostromonun yanında duran Kaptan’a “Ben Küçükkumla’da kalacağım” demiştim. Sezon sonu olduğundan fazla müşteri de yoktu çünkü…

İndikten sonra büyük hayal kırıklığıyla eve doğru yol alıyorum…

Hatırlıyor musun

Nasıl sapsarı 

Katırtırnakları açar

deniz kıyılarında

(Sappho)

Karşı yaka, körfezdeki yerleşimlerden, körfezin çıkış noktalarından biri de Mudanya’dır…

Peki Mudanya farklı mı?

Mudanya hem mütareke binası hem de poyraz rüzgarıyla meşhur. Son yıllarda ilçe kıyılarını işgal eden yüksek apartmanlar poyrazı kestiğinden  mi nedir eski Mudanya müdavimlerinin  şikayetlerine neden olmuyor değil. Poyraz aslında Yunanca Boreas’tan geliyor. Poyraz’ın hikayesini bilir misiniz? Halikarnas Balıkçısı “Anadolu Efsaneleri” adlı kitabında aktarıyor.  Pan bir periye (Prtys) aşık oluyor. Onu kaçırmak isteyince peri çama dönüşüyor. Çamlar işte bu perinin ruhunu simgelediğinden her poyraz estiğinde inliyorlardı.  Flüt çalıp dolaşan Pan  çobanların tanrısıdır. Satirler  keçi ayaklıdır. O da bir satirdir. Pan hedonizmi yani dünya zevklerine düşkünlüğü simgelemektedir.  Panik yani çığlık sözü de ondan gelmektedir.

Kumyaka ve Trilye Mudanya kadar ünlü iki şirin Rum köyü. Buradaki kiliselerin de tarihi açıdan önemi çok yüksek. Bahar ayıyla beraber Kumyaka ile Trilye arasındaki asfalt yol kenarlarına katırtırnakları ile laden çiçekleri eşlik ediyor. Akdeniz iklimi öyle bir iklim ki çakır dikeni ile katır tırnağı yan yana. Katırtırnaklarından sözaçınca da aklıma Kumyaka geliyor…

Kumyaka’lı ablayla tesadüfen karşılaşmıştık Bursa’da bir yerde. Bir arkadaşımla Körfez’deki kıyıların betonlaştığından  dem vuruyorduk.  Meğerse o da kulak misafiri olmuş.  Mudanya’dan da söz açıldığında söze giriveriyor: “Mudanyamız güzeldir.”

Mudanya’da oturduğunu fakat  Kumyaka’lı olduğunu söylüyor. Kumyaka-Trilye arasında yaptığımız bir yürüyüşte asfalt yol boyunda  tüneyen çok büyük bir yılanla karşılaştığımızı söylemiştim. Cevabı hazırdı ona da: “Sen fırsatı kaçırmışsın yılan para demektir.”  Ne yapaydım yani eve mi götüreydim yılanı diye söylendim, hayret o ise köyde doğduğu halde hiç yılan görmemiş. Mezarlığa geldiklerinden falan söz açıp gitti…

Yılan, tahminim bir bozyörük (hazer) yılanıydı… Tehlikesiz hatta yararlı bir hayvandır ama çok iri ve ürkütücü bir hayvandı. O ise benim bedenimden ürkerek fırlayıp kaçmıştı. Zaten Türkiye’de yaşayan 54 tür yılandan sadece 13 türün zehirli, 3 türün yarı zehirli, 38 türün ise zehirsiz olduğu bilinir.

Denize yakın yaşamanız balıklar ya da deniz kuşlarına yakın olmakla beraber karayla ilintili canlılardan uzak olacağınız anlamına gelmez. Bir yol boyunda iri bir yılana rastlayabileceğiniz gibi bir çadır kampındaki baraka veya  ağaçlar arasında da yaşamını sürdüren yırtıcı hayvanlara  rastlayabilirdiniz. Hepsi de sonuçta bir insandan ürküp kaçarlar.  Kurşunlu’da mesela gelincik (kakım) görürdüm. Ancak bazı hayvanlar hakkında insanların önyargıları vardır. Gelincik ve yılan hakkında anlatılanlardan bir tanesi ise ibret verici:

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan önce ölen ve yalnız yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için ormanda yaralı bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan gibi olmasa da gelincik biraz uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna da bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincik ile bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve döner.  Gelinciğin kanlı ağzını görür. Çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür. Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesi duyulur. Anne odaya yönelir. Odada beşiğin içindeki bebeğini ve yanında duran parçalanmış bir yılanı görür…

Kraliçe Viktorya döneminin de bir simgesi haline gelen bu korkusuz ve cesur hayvanın kürkü  bir şal gibi  boynunu da süslermiş…

Yılan görmek paraya tabirse ya yunus balığı neyin alametiydi. Kumla’da geçen yaz  iki kez canlı canlı yunusları gördüm.  İlkinde Büyükkumla’da denizden iki defa fırlayıp kaybolmuşlardı. Yanımdaki bir genç kitap okuduğum bankta bana bakıp “Sen de gördün mü?” diye sormuştu.  Ben daha önce yunusların körfezde sadece heykellerini görürdüm, Gemlik’te, Mudanya’da, Güzelyalı’da ve Küçükkumla’da…

Diğerini ise Küçükkumla iskelesindeki oltacılar göstermişti.  O daha açıkta yüzüyordu çünkü.  Balıkçılardan niye bu kadar seyrek göründüklerini sorduğumda  aslında açık denizlerde yaşadıklarını  fakat sardalya sürülerinin peşine takılarak kıyıya kadar sokulduklarını öğrenmiştim. B.Kumla’dakiler çok daha yakında görünmüşlerdi. Zaten bir dip balığı değil zargana, sardalya, palamut, hamsi, istavrit, uskumru, kılıç gibi su yüzeyine yakın yaşayan hava balıklarıydı bunlar.

Yukarıda çamlar, meşeler,  ardıçlar,

Ve çoğu unutulmuş ağıl yerleri

Önlerinde, susuz, sessiz bahçeleriyle

Taştan, tuğladan evler

Sade, sımsıcak köy evleri

Aşağıda dar uzun çayırlar

Ve yol boylarında

İncecik ve yalnız kızlar gibi

Yaban gülleri

(Ferit Durmuş)

Ferit Durmuş 1954 Ankara Örencik doğumlu.  İnsan sevgisiyle dolu doğuştan şair. Bursa’da yaşıyor. “Geçip Giderken” ilk şiir kitabı. Her dizesi sevgi, özlem ve doğa sevgisi içeren şiirler yüklü. İnsana ve doğaya olan yakın duyarlılığı kadar toplumsal sorunlara da duyarlı. Bunu yakından bilenlerden biriyim. Neden mi? Çocukluğumdan tanışız çünkü.

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız kısa bir telefon görüşmesinde bana Kurşunlu’dan çocukluk günlerimden kalan aramızdaki konuşmayı anımsattı. Taştan kumdan kale yapıyormuşuz.  Ona, “Her taşın bir öyküsü vardır” dediğimi anımsattı. Bir güzel insana ne de güzel söylemişim. Unutmamış…

O yıllar kumdan kaleler kurardık, kumsaldaki taşlarla ördüğümüz minik iskelelerimiz de olurdu. Ben çocuktum o ise genç bir şair…

Narlı’da bir çocuk babasına suda yüzen yavru kefal (ilarya ya da liza) sürülerini gösteriyor heyecanla. Adam çocuğa “Deniz böyle temiz olursa balık da çok olur bak” diye öğüt veriyor. Karacaali köyü kahvesinde çardak altına toplanmış ihtiyarlar da kendi aralarında tartışıyor. Masa üzerindeki bir kafesin içine 2 kumru konmuş. Biri kuşlara bakıp konuşuyorken, beriki “Bu kuşlar aslında kafeste yaşar” diyor. Belli ki kafesin sahibi o, kuşları kafesleyen de galiba o. Ama kuşlar öyle mi? Kuşlar doğaya ait tıpkı denizdeki balıklar gibi…

“Bir hayvan bütün  işinin yaşamak olduğunu düşünür; insan ise yaşamı  bir şeyler yapmak için  bir olanak olarak görür.” der Aleksandr Herzen  (Suçlu Kim? Yordam Kitap,  1.Baskı, 2016, s. 28) Hayvanların insanları şüpheye düşürecek  yetenekleri de var halbuki bilhassa yuvalar kurma konusunda. Bu tür belgesellerden  birisinde bu muazzam yuvalara şahit olmuştum.  Bir erkek kirpi balığının eşini cezbetmek için kumdan yaptığı  yuva insanı hayrete düşürüyor. Hele ki bu yuvalara gösterdikleri ihtimam yanında evlerimiz bizim kumdan kalelerimiz kadar ilkel kalıyorlardı. Ya binbir sabır ve meşakkatle kunduzların inşa ettikleri o  muhteşem barajlar, yer altına kentler kuran karıncalar, kuleler diken termit yuvaları. Onlara kim söz söyleyebilir ki.

 “Mekanın Poetikası”  ise Gaston Bachelard’ın bir başyapıtı.  “Bu kitapta inceleme alanımızın iyice belirlenmiş olması, bizim için çok elverişli bir durumdur. Gerçekten de çok basit hayalleri, mutlu mekanın hayallerini incelemek istiyoruz.  Soruşturmalarımıza, bu yönelim çerçevesinde, yer-severlik (to pophilie) adı verilebilir.” diyordu Bachelard. (İthaki Yayınları, 2013, s. 27-28)

“Her hayvanın kendi yuvasını yaparken gösterdiği ustalık ve özen  o hayvana öylesine uygundur ki,  daha iyisini becerebilecek  başka bir varlık yoktur. Bu da onu tüm duvarcılardan, marangozlardan ve yapı ustalarından daha yetkin kılar;  çünkü şimdiye kadar hiçbir insan kendisi ve yavruları için,  o küçücük hayvanların yaptığı ölçüde yetkin bir yapı ortaya koymamıştır,  öyle ki bu konuda  şöyle bir atasözü bile vardır: insanlar  her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka.”  (a.g.e., s. 125)

Örneğin, sosyal dokumacı kuşlarının (philetarius socius)  yuva ve paylaşım konusundaki dayanışmaları insanlara parmak ısırtacak seviyededir.  Vogelkop çardak kuşları ise   dişisine yaptığı   kur ve  yuva süslemesiyle  insan hemcinslerine taş çıkartır.

“Ama içi boş bir kabuk, tıpkı boş bir kuş yuvası gibi, sığınma üstüne kurulan düşleri çağırır. Doğa, bizi şaşırtmak için çok basit bir yol kullanır: yaptığı şeyi kocaman yapmak.” (Bachelard, a.g.e., s. 141-157)   Dev istiridye (tridacna gigas) 14 libre (7 kg) lık bir yumuşakça olmasına rağmen  kabuklarının ise her biri  250-300 kg gelir ve boyları 1-1,5 metre arasındadır. Çin’deki zengin mandarinlerin bu hayvanın tek bir kabuğundan yapılmış banyoları bile vardır…

Benim deniz canlılarıyla yaşadığım ilk heyecan çocukluk yıllarıma rastlar. O vakitler zeytinlikler çadır yeri olarak kiraya verilirdi. Şimdi adı Gemlik’le anılan Kurşunlu’da birkaç yaz geçirmiştik. Lodoslu bir günde kıyıya vurmak üzere olan  iki küçük zargana balığını   deniz suyuyla doldurduğum bir leğene koymuş, elimle yakaladığım yavru balıkları ertesi gün denize bırakmıştım. “Her Gün Yaşamak” adlı minik öykümde anlatmıştım bunu.

Bundan başka birçok kıyı balıklarını da yine Kurşunlu’da tanıdım. Kaya balıklarını, dikenli izmaritleri, isparileri.  Büyükkumla’ya ziyaretlerimizden birinde daha yakından tanıştım horozbinalarla. Bu küçük ama yapışkan balıklar da kıyıya yakın ve yosunlarla kayalar arasında yaşıyorlardı. Bir taşın altından bir yosunun arasından çıkıveriyor ama elinizden kayıveriyorlardı. Avucumun içinde misafir etmiştim kazara onları da…

İnsanlar ne diye bu kadar özensiz, gelişigüzel ve umursamazcasına konutlar yapar ki…

( 2 )

“Jan Hendrik van den Berg şöyle yazar: Şairler ve ressamlar doğuştan fenomenologtur.  Hayalgücü, sergilediği capcanlı eylemlerle bizi geçmişten de gerçeklikten de  koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar. Hayal etmeden nasıl öngörebiliriz ki?” diyor aynı kitapta Gaston Bachelard (s. 20-27)

Hiçbir zaman Fransa’yı terk etmemiş veya bir vahşi orman görmemiş olmasına rağmen, en ünlü resimleri vahşi orman resimleridir  Henri Rousseau’nun. Şöyle dermiş: “Seralara girip egzotik diyarların yabancı bitkilerini gördüğümde, sanki bir rüyaya girmiş gibi oluyorum.” Lise yıllarında ders kitaplarımı tablo imitasyonlarından kaplamaktan hoşlanırdım. Defter kapaklarımdan bir tanesi de Henri Rousseau’nun 1910 yılında yaptığı Negro Attacked” (Jaguar saldırısı) tablosu idi.

Ya zakkumlar. Mis kokularıyla rengarenkler. Pembe hayaller gibi. Geçen yıl yaya yolunu yapınca kaybolup gitmiş zakkumlar da. Şu Küçükkumla’ya da keşke bir ressam eli deyse diyorum.

Ancak bugün (Mehmet Aksoy heykeli örneği) ülkede egemen olan sanat anlayışıyla geleceğe bakışın ipuçları veriliyor aslında. Küçükkumla’ya da yansıyor bir şekilde. Yazları yaşamaya başladığım bu beldenin hemen girişinde Tankut Öktem’in de bir heykel atölyesi bulunur. Ölümünden sonra kızı Oylum Öktem İşözen atölyeyi yürütüyor. Küçükkumla’ya girişinizde  sizi ilk karşılayan bu heykeller olur. Heykellerden birisi de Zeki Müren’in heykelidir (aynı heykelden şimdi Bodrum’daki evinin bahçesinde de vardır bir tane)… Atatürk’ün, İnönü’nün heykelleri ve daha birçok heykel bulunur. Oylum Öktem İşözen atölyenin başına gelenleri heykellere saldıranları üzülerek anlatır…

 “Bir kasabada günlerce kalırsınız. Belediye parkında oturmaktan, derenin kenarındaki gazinoda gazoz içmekten, belediye meydanındaki çok katlı iki üç binayı görmekten içinize sıkıntı çöker.  Tozlu yollarda geçen şehirlerarası otobüsler bile bir yenilik getirmeye başlar size.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 61. Baskı, s. 574)

Küçükkumla’daki akşam yürüyüşleri de meşhur.  Sıkılan kendini sahile atıyor. Akşam saatlerini iple çekenler de vardır. Kim bilir? Sahil yolu yer yer çay bahçeleri, çay ocakları, lokanta ve balıkçı dükkanlarıyla vs. kaplı ama en çok da butiklerle dolu. Buna ek birçok süpermarket ve küçük bir de “Halk Pazarı” var. Alışveriş 20:00 gibi canlanıyor…

Yıllar önceki 25 Ocak 2005 tarihli gazeteden bir haber başlığı: “Marmaris’te kitapçıdan eser yok. Butikler her yeri işgal etti.” Marmaris Belediyesi’nin yaptığı bir işyeri taramasında hiç kitapçı olmadığı saptanmış. Bar ve cafeler,  konaklama tesislerinin ve restoranların yoğunlukta olduğu ve toplam 3 bin işyeri bulunan  Marmaris’te bir tek kitapçının olmaması hayli ilginç değil mi?

Aynı yılın sonundaki  başka bir haber ise (8 Aralık 2005) vak’aya ışık tutar nitelikte: “Bu ormanı yok edip golf sahası yapacaklar.” Antalya Manavgat Sorgun çamlığına  golf tesisi yapılmak istenmesine karşın  sivil toplum üyeleri  ormanın yok edilmemesi için karşı olduklarını ifade eden  dosyayı başbakanlığa  göndermişler…

O günden bugüne yıllar geçti, durum ne kadar değişti bilmiyorum. Geçen yaz Küçükkumla’da da daha ilk günlerde benzer hayal kırıklığını yaşamıştım; Kumla’daki yazlığı bana satan emlakçı gence “Burada rahat kitap okuyabileceğim bir mekan var mı?” diye sormuştum. Sadece B.Kumla’daki küçücük bir parkı tarif edebilmişti. Oysa 1-2 kitabevi olmasına ve kitapçıya ilgi de gösterilmesine rağmen parkta başta 1-2  bayan dışında hiç kitap okuyana rastlamamıştım. Gerçeğin   nedenini ancak sezon sonunda anlayabildim. Onu da anlatayım.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu insanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmak için elde etmeye çalıştıkları sermayeyi ekonomik (maddi), toplumsal  (sosyal) ve kültürel (eğitim yoluyla kazanılmış) sermaye olmak üzere üç türe ayırmıştı. Kültürel sermaye Bourdieu’ya göre kişinin entelektüel birikimidir. Bourdieu bunların pratikte yansıyan toplamına ise “Simgesel Sermaye” demişti. Tanımladığı başka bir ünlü kavramsa “Simgesel Şiddet”ti. Simgesel şiddet ise varolan düzenin (iktidarın) yeniden üretimi ve devamını sağlamak  için uygulanan fakat fiziksel şiddet içermeyen baskı biçimi…

Birçok kitap okudum geçen yaz o parkta ve aynı banklar üzerinde. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ını, Melih Cevdet Anday’ın “Aylaklar”ını, Demirtaş Ceyhun’un “Entelektüel’den Entel’e”sini, Jean Paul Sartre’ın, “Aydınlar Üzerine”sini, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ını…

“Herkes bir köşeye oturmuş. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Böyle kaç yer sayabilirsin bu şehirde?” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 61.Baskı,  s. 539)

“Mikro Faşizm” ya da Mahalle Baskısı, dışlama, zorlama, yaptırım amaçlı toplum içinde kendinden farklı kesimlere uygulanan baskı biçimlerini ifade ederler. Biz Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramını tartışmıştık konuşmuştuk hep. 1981’de kullanılmış ilk kez mahalle baskısı kavramı “Türkiye’de Din ve Laiklik” adlı bir makalede… Oysa sıradan ya da mikro faşizm gerçeği de vardı… Sıradan faşizmin tarifini de Tanıl Bora Birikim dergisinde yapmış ilk defa. Bora ise sıradan faşizm kavramı yerine kullanarak günlük ilişkilerde kendini dışa vuran baskı şeklinin en tehlikelisi olduğunu belirtmişti. Bachmann Sorunsalı’na (çekip gitme isteği) da adını veren şair yazar İngeborg Bacchman’ ın üzerinde bilhassa durduğu kavramlardan birisidir  mikro faşizm:

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”

Daha önce de bir şeyler okumuştum hakkında Malina’nın… Sonra geçen yaz bu parkta romanın tamamını okudum… Yazlıktaki banklar üzerinde ve yanımda o parkın müdavimi olan sevimli bir kedinin eşliğinde. Sıradan faşizmi de bu sözlerle anlatıyordu Bachmann…

Bunlardan bilhassa niye bahsettim. Yukarıda anlatayım demiştim ya. Kumla’da gün içindeki programımın akışı pek değişmezdi.  Sabah kahvaltısından sonra o gün okuyacağım kitabı çantama koyar evden çıkardım. Son durağım B.Kumla Köyü. Genellikle önce köy kahvesinde anıt çınarın yanındaki masalardan birisine oturur çay ve soda içerdim. Oradan da Ali Sevinç Parkı’na geçerdim.  Her gün öğleüstü sıcakları bastırana kadar bu böyle sürer giderdi.  Ta ki motosikletli birkaç gencin yanıma sokulup  motor gürültüsüyle  beni taciz etmesine kadar.  Bu tacizler neyse ki  sezon sonuna denk gelmiş oluyordu. İşte aynı parkta okuduğum Malina da böyle… Buna denk gelmişti. Küçükkumla için adeta seferberlik ilan eden belediyeler demek ki sıra Büyükkumla’ya gelince es geçmişti…

Biraz deniz kenarı biriktirdim,

sessizlik

biraz

rüzgara sözüm var.

(İlhan Berk)

Çadırıyla gelen üniversiteli iki genci de o zaman tanıdım. Şık bir minik çadırın parçalarıyla ufak bir  tatil kaçamağı yapmaya karar vermişler gibiydiler. İki arkadaş ya da iki kafadar. İkisi de çekingendi. Baktım ki bu gençler zor durumda ben de hemen çemirledim ve çadırı kurmalarına yardım ettim. Sonunda çıka çıka bir çenge ortaya çıktı. Yani derme çatma bir çadır.  Burak ile Şafak (ya da bana kendilerini öyle tanıttılar) inanın belki de hayatlarındaki en güzel 2 günlük tatili yaptılar orada. Ertesi gün parka geldiğimde denizde hem sohbet ediyor hem de birbirleriyle şakalaşıyorlardı.

Gençlik öyle bir yazdır ki
Ne yurt ne ev ne oda
Yalnızca gökyüzü
Yeter insana

(Haydar Ergülen)

Kumla’nın en güzel köşelerinden biri Ali Sevinç Parkı’nda oturmuş etrafı seyrederken pikniğe gelmiş çocuklardan biri eline konmuş bir böceği annesine gösteriyor; küçük çocuk avazı çıktığı kadar  “böcek anne bak böcek” diye çığlık atarken   benim de o anda sevinçle  “böcek böcek” diye bağırasım geliyor…doğayı ne kadar seviyorum börtü böceğiyle…  “Hiç böcekten korkulur mu?” diye bağırıyor yaşlı bir adam…

Çocuklar ve yaşlılar… Hele hele ki çocuklar…  Küçükkumla onlara çok daha güzel… Biri bana bir balkondan tükürüp içeri kaçan afacan… Diğeri Annemle Küçükkumla’da dolaşırken belki de ikimizden birinin kafatasını yarıp geçecek 1 kg lık bir dirhemi pencereden sokağa fırlatan cinai bir vak’anın müsebbibi olacaktı yaramaz… Hepsi şaka gibi ama gerçek. Geçen yaz Kumla’da yaşadıklarımız inanın aslında biraz facia, biraz korku filmi gibiydi.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla
.

(Nazım Hikmet)

Gemlik-Narlı arası halk otobüsleri gider gelirler. Gemlik-Küçükkumla arası 8 km. dir Küçükkumla’dan ötesi Narlı arası  da 8 km. Küçükkumla sahili topu topu 1-2 km. Geçen yaz ben de kafama estikçe değişiklik olur diye hepi topu 3-4 kez en fazla 15 km sahilde gidip geldim. 2’si Küçükkumla’dan Narlı’ya yaya olarak.  Yöredeki ünlü dondurmacının Küçükkumla’dan sonraki bir şubesi de Narlı’da. Burada görevli genç bunu öğrenince şaşırıyor. Çünkü yol yürüyüş için müsait değil. Bana kalsa  Gemlik-Armutlu arasını da yürürüm. Tam 35 km. Ne var ki işte yol müsait değil. Küçükkumla ve Narlı sahilini boydan boya kaldırımla kaplatan belediye Küçükkumla-Narlı  arasındaki güzergaha bir yaya yolu yapmayı akıl edememiş!

Gemlik ve Trilye’nin zeytinleri, Karacaali’deki fıstık çamları ve Narlı’ya adını veren Nar yemişi…  Narlı balıkçı barınağı ve deniz feneriyle de dikkat çeken bir balıkçı köyü idi. Şimdi yenilenen o görkemli camii minaresiyle de dikkati celbediyor, reklamı yapılan tesisle de. Peki bu şatafatlar niye? 9 Eylül 2011 tarihli Gemlik Körfez gazetesinde yayınlanan bir haberde yöredeki gazetecilerden Kadri Güler açıklıyor:

“Bu tesisin bulunduğu koyda özel yazlık konutlar var. İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın da burada bir konutu var. Kadir Topbaş’ın orada olması, Oba Sitesi’nin bulunduğu bölgeye hizmetin de gelmesine kolaylık sağlamış. Topbaş’ın Narlı Köyü’ne de büyük yararları dokunmuş. Narlı Köyü’nün iskelesinin yapılması, yeni çeşme, sahil yolunun asfaltlanması Topbaş’ın yüzü suyu hürmetine yapıldığını sanıyorum.”

Tesis denilen Karacaali’deki izci kampının hemen yanındaki bir koyun sosyal tesis adı altında otel yapılıp halka kapatılmasıydı. Yani Bursa Büyükşehir Belediyesinin Narlı’daki tesislerinden bahsediyorum. Günlüğü 80-100 liraya önceden rezerve edilen bir yerden sosyal tesis diye söz etmek mümkün olabilir miydi?

Son yılların en itici sloganlarından biri şu “Cazibe merkezi olacak” sloganı. Özellikle belediyeler çok sık kullanıyor bunu. Bırakın o yer cazibe merkezi olmasın ve doğal kalsın. Sizin cazip dediğiniz şey belki başka biri için öyle değildir;  ya asfalt, ya cam, ya beton ya da demirdir. Gemlik’e bağlı Karacaali’deki  İzcilik Kampı da cafe, restoran ve toplantı salonundan oluşan tatil köyüne dönüştürülüyormuş… Öte yandan büyükşehir belediyesi Bursalıların doğal güzelliklerden, denizden yararlanacağını iddia ederek 55 odalı 150 kişinin konaklayacağı “ayrıcalıklı” bir tatil köyü inşa ediyormuş!

Gemlik ilçesi ile arasında sadece 8 km. lik kısa bir mesafe olmasına rağmen Gemlik ile Kumla’nın ambiyansı çok farklıdır. Gemlik kendi sanayii için bir banliyösü iken Kumla Marmara Bölgesi’nin bir sayfiyesi hatta Ankaralısı, Eskişehirlisi için de bir tatil yeri sayılır.  Kıyılar apartmanlarla çepeçevre çevrilince Kumla’daki  bu yağmadan da kazançlı çıkanlar hanımağa dedikleri olmuş.  Çünkü vakti zamanında erkek kardeşlerine zeytinlikler verilirken kıyılar taşlık, kumlu ve verimsiz diye çeyiz olarak kızlara taksim edilmiş.

Büyükkumla köyü ise deniz kıyısında olmasına rağmen denizle neredeyse iç içe. Ancak köyde günlük yaşam pek değişikliğe uğramamış. Birkaç (esnafa göre yaz 2) aylık yazlıkçı uğrağında alışveriş canlanıyor, esnaf kazanıyor. Köylüler de bu kalabalıktan incir, zeytin ve zeytinyağı gibi yöresel ürünler satarak istifade ediyor. Balık satışını ufak kayıklarıyla sahilin uygun yerlerine yanaşarak bizzat kendileri yapıyor.

( 3 )

Küçükkumla köyü 3 km içeride demiştik. Bütün yaz boyu adını duyduğumuz köylerle balkonumuzdan seyrettiğimiz zirvelere doğru kısa bir tur düzenlemek istiyoruz. İlk durağımız Küçükkumla köyü. Köylüler bizi iyi karşılıyor. Köy kahvesine oturuyoruz.  Çaylarımızı yudumlarken ilk dikkatimizi çeken görmeye asmalar gibi alışık olmadığımız kivi ağacı. Meyveleri de gel beni ye dercesine tepemizden başımıza sarkıyor.

Köyde geleneksel Türk tipi eski evler ve oldukça gösterişli kubbeli eski bir hamam var. Bu yapı bana başka bir Rum köyü olan Özlüce’deki kaderine terk edilmiş kilise’yi anımsatıyor. Bence bu tip yapılar Vakıflar ya da devlet kurumları tarafından sadece onarılmalı tescil edilmeli ve sonra da köylülere teslim edilmelidir. Bir kültür merkezi olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledim. Dernek, kooperatif, kahvehane, düğün salonu, okul, derslik, her ne için bir şekilde böylesi tarihi yapılar kullanılmalı ve yaşatılmalıydı. Ben eski evlerin fotoğraflarını çekerken Küçükkumla köyünde tanışıp konuştuğumuz bir köylü dertliydi: “Sahili çok daralttılar” diyordu…

Tatil yörelerinde pek görmeye alışkın olunmayan ancak Kumla’da sezon boyunca sürdürülen bu inşaat çalışmaları bir şeye değdi mi peki? Sahildeki arazileri dönüm dönüm satmaktan öte. Kumsala yayılan şezlong ve çadırları kiraya vermekten başka…  Belediye başka ne yapar?

Plajı satmak veya kiralamak denizi halktan soyutlamaktır. Kumsala yıllar önce oturtulmuş apartmanların alt katlarını adeta dalgalar yalıyor. Birinin bodrum penceresinden içeri göz attığınızda şaşıp kalırsınız. Güneşlenmek için kullanılması gereken kumsal bu binaların bodrum katlarına hapsedilmiş. Hem bu apartmanlarda yaşamak da büyük cesaret…

“Belli mi olur ne zaman değişeceği denizin.”

(Semonides)

Köyden ayrılıyoruz. Zirveyi görebilmek için mümkün oldukça nasıl ki dağdan uzaklaşmak gerekirse “Dağlara çıkmayan uzakları göremez” diyor ya bir Çin atasözü tepelere doğru uzanıyoruz. Tepelere uzanan dolambaçlı yol ise bitmek bilmiyor. Küçükkumla’dan yamaçlara doğru çıkıldıkça soğuğa pek dayanıklı olmayan zeytin ağaçlarının da seyrekleştiğini yerini makilere bıraktıklarını görüyorsunuz. Isı rakım yükseldikçe nispeten düşüyor ve hava birden birkaç derece soğuyor tabi. Zirveye ulaşıyoruz. İnsanlar buralara da el atmış birkaç tesis ve düzlük bir alanda meşelik içinde de bir piknik yeri var. Zirve seyir terası gibi. Aşağılara bakınca  yazlıkçıların  da zeytin ağaçlarının yetişmesine uygun ılıman bölgeleri ne kadar işgal ettiğini görüyorsunuz…

Eski filmlerdeki siyah beyaz fotoğraflardaki Gemlik’in ya da ortaçağdaki adıyla Kios ya da eski adıyla Gemilik’in güzelliğinden eser bırakılmamış. Gemlik’i güzelleştirmek adına betonlaştırmak “Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma” diyen Orhan Veli’ye nazire yaparcasına beton görüntüsü çıkarı vermektir karşınıza… Homeros “sıvı altın” dermiş ya zeytinyağına lime lime kesilmekte o altın damarlarımız… 1971 de çekilen “Ah Bir Zengin Olsam” cıvıl cıvıl renkleriyle  eski evleriyle hayal perdesi gibi. 1962’de Gemlik’te de çekilmiş “Gurbet Yolcuları”nın manzarası eşliğindeki o dokunaklı “Göçmen Kızı” türküsünün sözleri geliveriyor aklıma:

Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyunda
Elinde bir besli kuzu hem kucağında

Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayım da gizli yerde sarayım seni

Telgrafın tellerinden haber var mıdır
Ne haber var ne mektup kalmışım öksüz

Memduh Ün, “Sinemaların üzerindeki büyük afişlere  ‘fener’ denirdi eskiden” diyordu Pınar Tınaz Gürmen’e (Türk Sinema ustalarından Sinema Dersleri,  İnkılab Kitabevi, 2006). İşte ben bu fenerlerden geçerken gördüm. Küçükkumla’da “Cinema Venüs” adında 1 tane sinema var. Başka birine  daha rastlamadım. Olmamasından iyi, küçük ama şirin…

Günümüzde giderek tatil ve dinlenme gibi aktiviteler için geliştirilen sunum (konsept) oteller, kruvaziyer gemiler, butik oteller, tatil köyleri ve benzerleri tatil anlayışlarını farklı konumlara taşıdı. Tatil artık deniz, güneş ve kumsaldan ibaret değil kimine göre. 3e dedikleri eğitim, eğlence ve heyecan gibi işlevler de aranıyor. Hem konfor hem de hizmet bekleniyor.

Rant değeri yüksek (alışveriş ve ticaret merkezlerine, eğitim kültür ve ulaşım olanakları gelişmiş bölgelere yakın)  diye kullanım ömrü dolmadan yıkılan binalar ülke ekonomisine de sosyal ve ekonomik maliyetler yükler. “Demek elli yılda bir evler, kuşaklar ve anılar değişiyor. Yaşamak böylece al baştan mı ediyor? Hayır değişerek sürdürüyor kendisini.” diyordu Melih Cevdet Anday (Aylaklar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, s. 202).

Ne diyordu Yunan yazar Kozmas Politis, “Zaman, eline geçen her şeyi mahveden gözü dönmüş insanoğlunun yanında çaylak kalır.” (Yitik Kentin Kırk Yılı, Belge Uluslar arası Yayıncılık, 1994, 2.Baskı, s.41)  Ne yazık ki Türkiye ile gelişmiş dünya ülkeleri arasında kentleşme konusunda çok farklı bakış açısı bulunduğunu yazan iki köşe yazısı okumuştum. İlkini Oktay Akbal Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde yazmıştır. Akbal’a göre Avrupa’da tarihsel doku korunuyor, kentler ise dışarıya doğru gelişiyordu. Ancak bizde tersineydi. Oray Eğin ise Akbal’dan yıllar sonra benzer konuyu ele alıyor  İsrail’le Türkiye arasında bir karşılaştırma yapıyordu. Eğin’e göre  İsrail’deki resmi binaların korunmuş eski yapılar olmasına karşılık çalışanların temiz giyimli insanlar oldukları vurgulanıyordu. Ancak bu da bizde tersineydi. Aslında her iki yazı tarihe ve insana  verilen değer üstüne dikkat çekmek için kaleme alınmıştır. Bu iki yazıyı anımsayınca, son yıllarda yaşanan doğa katliamları ile ilgili haberleri okudukça insanın “inşaat fakültelerini kapatın, yerine  tarım, deniz, orman okulları açın” diyesi geliyordu…

Geçtiğimiz günlerden birinde yıkılıp yeniden yapılmakta olan  Çevre ve Şehircilik  Bursa İl  Müdürlüğü’nün inşaatının yanından geçiyordum. Bir tarafta mesaisi biten işçiler toplanmış, mesaisini tamamlamış Yapı İşleri  Müdürlüğü bürokratları da yollara dökülmüşlerdi. İster istemez gereksiz bulduğum yıkım ve mahalleyi duvar gibi kapatan yeni  inşaat üzerine serzenişte bulunuyorum. Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü çalışanlardan biri konuşmamızı duymuş olacak ki bana bakıp gülümseyerek “Yenilemek iyidir” diyor. Yazık, kalan kısmını belki bahçeli lojmanları da yıkacaklarını da öğrenmiş oldum ondan. Birilerinin kazanç elde etmesi için iş çıkarıldığını söyleyince de “Maliyetler  bir türlü düşmedi.” diyordu…

2016 yazında Kumla’dan Gemlik’e halk otobüsüyle dönüşüm sırasında bir vatandaşın çevrecilerle ilgili bir veryansınına da tanık olmuştum. Çevrecileri  devletin işine karışmakla itham ederek  yazlık  konutlarda oturan  vatandaşları kastederek şikayet etmeye hakları olmadığını ima ediyordu. Haklı mıydı tabi ki hayır çünkü o sıra yörede henüz maden faciasının acıları sürerken Soma  Yırca’da temel geçim kaynağı zeytinliklere kurulması planlanan bir tesis için 6 bin tane asırlık zeytin ağacı bir gecede yerinden sökülüyordu…

Sadece Soma’da mı? Bodrum’da, Manisa’da, İskenderun’da, daha birçok yerde benzer şekilde zeytin ağacı katliamı sürüyordu…

Gemlik Körfezi boylu  boyunca zeytinliklerle kaplı ve yemyeşildi bir zamanlar. Tabi ki (Gemlik Sunğipek Fabrikası Asım Kocabıyık) üniversite yerleşkesine dönüşen kısım hariç bırakılırsa Gemlik’ten Kumsaz’a kadar olan bölge yıllar önceden fabrikalarla dolup taşmış sonra Serbest Ticaret Bölgesi olmuştu. Rıhtımına yanaşmak için  açıklarda bekleşen konteynırlar ve diğer yük gemileri ise artık körfezin değişmeyen manzarasından bir parça

Ne var ki denizin kuşları martılar, karabataklarla, tepelerde tek tük kalmış zeytinliklerle de olsa bütün çirkin ve düzensiz yanlarına rağmen körfez yine de doğaseverlere yazı iple çektiği güzellikleri sunmaya devam ediyor. Siz bu satırları okuduğunuzda belki ben de balkonumdan zeytinlikleri sonra sahile yürüyüp denizi seyre dalmış olacağım. Belki bu yıl,  belki son defa…

İnsan ayrılırken
fırlatmalı şapkasını denize,
içinde yaz boyu topladığı
deniz kabukları
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda,
kurduğu sofrayı sevgilisine,
devirmeli denize,
bardağında kalan şarabı dökmeli denize,
ekmeğini balıklara vermeli
ve denize bir damla kan katmalı,
bıçağını dalgalara saplamalı
ve salmalı sulara ayakkabılarını,
yürek, çapa ve haç
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda!
Döner gelir sonra.
Ne zaman?
Sorma.

(Ingeborg Bachmann)

TAMER UYSAL KİMDİR?

1965’de Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini Bursa’da yaptı

Çocukluğu Demiryolu altındaki mahallelerde geçti. Çınar Lisesi’ni bitirdi. 1988 yılında Ege Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu şimdiki adıyla İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Uludağ Üniversitesi’nde geçen memuriyet yılları içinde Nilüfer Ticaret Lisesi’nde öğretmen stajyerlik yaptı,genç beyinlerle tanıştı. Ancak yasalar öğretmenlik yapmasına engeller koydu.  Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde Basın ve Halkla İlişkiler biriminde görev yaptı. Belediyedeki görevinden 2015’te baskılar ve siyasi uyuşmazlık gibi nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Ayrıca Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü mezunudur. Türkiye çapında bazı dergilerde yayımlanmış, yazı ve şiirleriyle yayımlanmamış şiirleri vardır. Bursa’daki bazı yerel radyolarda (radyo mix, radyo press …) 1995-2000 arası kültür-sanat ağırlıklı programlar yapan Uysal, Ticaret gazetesinde çeşitli konularda zaman zaman konuk yazar olarak yazılar kaleme aldı.

Türkiye çapında yazı ve şiirleri; Aykırı Sanat, İmgelem, Yoğunluk, Amigra, Güney Kültür Sanat, Lacivert Sanat, Şehir Kültür Sanat, Öner Sanat, Olay vs. gibi basılı dergi ve gazetelerde yayımlandı. Bunun yanında birçok e-dergiye de metin vermekte

Şemsi Bayraktar"2,1 milyon hektar arazi tarım dışına Çıktı"

-Zeytinliklerle ilgili düzenleme…

-TZOB Genel Başkanı Bayraktar:

-“Zeytinliklerle ilgili düzenlemenin komisyona geri çekilmesi

yerinde bir karardır”

-“Bu yapısıyla Zeytin Sahaları Koruma Kurulları zeytinlikleri

koruyamaz. Kamu yararı kavramı Toprak Koruma Kurullarında

olduğu gibi istismar edilebilir”

-“Toprak Koruma Kurulları tarım arazilerinin tarım dışına

çıkarılmasını önleyemedi. Bu kurullar görev yapsa, bu kurulların

faaliyette olduğu dönemde 2,1 milyon hektar arazi tarım dışına

çıkarılabilir miydi?”

-“Toprak Koruma Kurullarında tarım arazilerinin tarım dışına

çıkarılmasına itiraz eden, şerh koyan Ziraat Odalarımızın kurul

üyeliği iptal ediliyor. Bizim yerimize Kurula ticaret erbabı alınıyor”

-“Kanun tasarısında zeytinliklerle ilgili düzenleme konusunda

ciddi endişelerimiz vardır. Görüşümüz de alınmamıştır”

-“Düzenleme, Türkiye’nin zeytincilikte dünya ikinciliği hedefiyle

örtüşmemektedir”

-“Yapılmak istenen değişikliklerle önemli bir tarım, sanayi,

ticaret ve istihdam alanı olan zeytincilik sektörü büyük ölçüde

zarar görecek, geçimini zeytinliklerden sağlayan üreticilerimiz de

mağdur olacaktır”

-“Meralar, özellikle tarım dışı sektörlerde yatırım yapılacak alan

olarak görülüyor. Bu bakışın değişmesi lazım. Aksi halde

hayvancılıkta sürdürülebilirlikten söz edilemez”

-“Kanun tasarısında meralarla ilgili madde, endişelerimiz

dikkate alınarak komisyona çekilmelidir”

 

Ankara – 09.06.2017 – Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, kamuoyunda Üretim Reformu Paketi olarak bilinen Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesine İlişkin Kanun Tasarısı’nda, zeytinliklerle ilgili düzenlemenin komisyona geri çekilmesinin yerinde bir karar olduğunu bildirerek, “kanun tasarısında zeytinliklerle ilgili düzenleme konusunda ciddi endişelerimiz vardır. Görüşümüz de alınmamıştır” dedi.

Bayraktar, yaptığı açıklamada, Üretim Reformu Paketi Kanun Tasarısı’nda yer alan zeytinliklerle ilgili düzenlemenin bu şekliyle geçmesi halinde, zeytinlikleri her türlü sanayi tesisine açık hale getireceğini, düzenlemenin Türkiye’nin zeytincilikte dünya ikinciliği hedefiyle örtüşmediğini belirtti.

Yapılmak istenen değişikliklerle önemli bir tarım, sanayi, ticaret ve istihdam alanı olan zeytincilik sektörünün büyük ölçüde zarar göreceğini, geçimini zeytinliklerden sağlayan üreticilerin de mağdur olacağını belirten Bayraktar, şunları kaydetti:

“Bir alanı zeytinlik dışına çıkarmak telafisi mümkün olmayan sorunlar doğurmaktadır. Zeytinlik alanlarında yatırım yapanların kendilerine tahsisi edilen yerleri tahsis süresi bitiminde eski vasfına getirmekle yükümlü kılınsa da, bu alanlarda tarımı bırakan, üretimden uzaklaşan üreticilerin yeniden tarıma dönmesi mümkün görülmemektedir. Zeytin yetiştirilen alanlarda yapılacak faaliyetler nedeniyle doğal yapısı bozulan toprağın verim gücü düştüğü gibi, toprak ve su erozyonuna açık hale gelecek, çölleşme riski daha da artacaktır.

Tasarıda alternatif alan bulunmaması ve kurulun uygun görmesi şartıyla bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir hükmü getirilmektedir.”

-“Zeytin Sahaları Koruma Kurullarının oluşumu endişemizi artırmaktadır”-

Tasarıda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebileceğinin belirtildiğine dikkati çeken Bayraktar, şu bilgileri verdi:

“Tarımdan birinci derecede sorumlu olan Tarım Bakanlığı’nın yetkisinin valiliklere devredilmesiyle birlikte karar sadece valinin inisiyatifine bırakılmaktadır.

Tasarıda zeytin sahaları koruma kurulunun oluşturulması öngörülmüştür. Kurul, zeytinlik sahası bulunan her ilde valinin başkanlığında, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ildeki üst düzey temsilcileri ile Ziraat Fakültesi, Ziraat Odaları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı araştırma enstitüsünden birer üye, ticaret borsası, ticaret borsası yoksa ticaret ve sanayi odasından bir temsilci, Zeytinyağı İhracatçılar Birliği’nden bir temsilci olmak üzere 11 üyeden oluşacaktır. Kurulun oluşumuna baktığımızda kamu ağırlıklı bir yapı söz konudur. Bu da endişemizi artırmaktadır. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Araştırma Enstitüsü, Ziraat Odası, Zeytinyağı İhracatçılar Birliği, Ziraat Fakültesi olumsuz oy kullansa bile zeytinlik alanlar aleyhine karar çıkma riski fazladır. Sonuç olarak bu yapısıyla Zeytin Sahaları Koruma Kurulları zeytinlikleri koruyamaz. Kamu yararı kavramı Toprak Koruma Kurullarında olduğu gibi istismar edilebilir. Nitekim Zeytin Sahaları Koruma Kurulları gibi işlev görev Toprak Koruma Kurulları da tarım arazilerini koruyamamıştır. Toprak Koruma Kurulları tarım arazilerinin tarım dışına çıkarılmasını önleyememiştir. Bu kurullar görev yapsa, bu kurulların faaliyette olduğu dönemde, 2,1 milyon hektar arazi tarım dışına çıkarılabilir miydi? Burada kamu yararı kavramı her zaman istismar edildi. Toprak Koruma Kurullarında tarım arazilerinin tarım dışına çıkarılmasına itiraz eden, şerh koyan Ziraat Odalarımızın kurul üyeliği iptal ediliyor. Bizim yerimize Kurula ticaret erbabı alınıyor.”

Bayraktar, zeytinciliğin geleceğinin ve son yıllarda yapılan büyük yatırımların heba olmaması için zeytin ağaçlarının korunması gerektiğini bildirdi.

 

-“Meralarla ilgili madde de komisyona çekilmeli”-

 Kanun tasarısında durumu ve sınıfı çok iyi veya iyi meraların dışındaki meraların tahsis amacının değiştirilmesi bölümünün de olduğunu belirten Bayraktar, “durumu ve sınıfı çok iyi veya iyi olmayan meralar olsa da meraları, yerleşim alanları içinde bulunan endüstri, teknoloji geliştirme, organize sanayi bölgeleri, sanayi sitelerinin ve münferit sanayi işletmelerinin yerleşim yerleri dışına çıkarılması için ihtiyaç duyulan yerler olarak görmek doğru değildir. Bütün meralar korunmalı ve geliştirilmelidir” dedi.

Dünyanın her yerinde hayvancılık için ucuz ve kaliteli yem girdisi sağlayan kaynağın meralar olduğunu vurgulayan Bayraktar, şunları kaydetti:

“Meralar, özellikle tarım dışı sektörlerde yatırım yapılacak alan olarak görülüyor. Bu bakışın değişmesi lazım. Aksi halde hayvancılıkta sürdürülebilirlikten söz edilemez. Gelişmiş bütün ülkelerde yapılan şehir planlarında, doğal ortamlar ve tarım arazileri korunmakta, çevreye zararları minimize edilerek bu alanların sürdürülebilirlikleri garanti altına alınmaktadır. Ülkemizde ise şehirlerin içinde kalan hayvancılık işletmelerinin ve tarım alanlarının yok olmasıyla neticelenen bir süreç yaşanmaktadır. Hem tarım hem de mera alanları açısından zengin değiliz. Bunun bilincine varmalı, bunları korumak için çaba göstermeliyiz. Et ve süt başta olmak üzere, dünyada gıda fiyatlarının hızla arttığı dikkate alınırsa, konunun önemi çok daha iyi anlaşılır. Kanun tasarısında meralarla ilgili madde, endişelerimiz dikkate alınarak komisyona çekilmelidir.”

Edirne ‘Engelsiz Kent Bayrağı’nı kazanmak için çalışıyor

Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, en büyük hedeflerinin Edirne’ye ‘Engelsiz Kent Bayrağı’nı kazandırmak olduğunu söyledi.

HEDEF; ENGELSİZ KENT EDİRNE

Türkiye ve Balkan Ülkelerinin Kör Örgütleri, Edirne’de buluştu. 40’a yakın delegenin bir araya geldiği Balkan Körler Danışma Komitesi 25. Olağan Toplantısı Trakya Üniversitenin Balkan Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi.  Türkiye ve Balkan Ülkelerindeki körlerin durumunun değerlendirildiği toplantıya Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan da katıldı.

Toplantının açılış konuşmasını yapan Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan ‘Çağdaş Kent’ tanımının tüm dünyada farklı tanımlandığını ifade etti. Gürkan, “Kimi çağdaş kenti büyük binalarda ölçeklendirir, kimi yollarıyla, kimi sosyal donatılarıyla tanımlar. Benim de bir çağdaş kent tanımım var. Bence Çağdaş Kent; engeli ne olursa olsun; sabah tek başına evinden çıkıp; tek başına şehre gidip, tüm işlerini halledebiliyorsa ve yine tek başına eve dönebiliyorsa o kent çağdaş bir kenttir. Edirne böyle bir kent midir? Maalesef değil. Peki; dünyada böyle bir kent var mıdır? Maalesef yok. Ama bu durum önümüze bu hedef koymamıza engel değil. Üniversitemiz, bilim adamlarımız, teknik uzmanlarımızla hep birlikte Edirne’nin bütünüyle engelsiz bir çağdaş kent olması için mücadele ediyoruz. Edirne’de birçok şeyi yaptık. Yapmaya devam edeceğiz. En büyük hedefimiz Edirne’ye Engelsiz Kent Edirne bayrağını kazandırmak” dedi.


656. Kırkpınar Yağlı Güreşleri efsanesine tanıklık etmek için 10-16 Temmuz tarihlerinde Sarayiçi Er Meydanı’na davetlisiniz…